ZİGGURAT’LARA HAYIR!

1008

M.Mamaş

Her dönemin evrensel düzeyde özgün mücadele tarzı ve yapısı bulunduğu gibi, değişen toplum sosyolojisi ve siyasi yapıların dinamiğine alternatifler oluşturamayan bütün örgütlenmeler bürokratikleşerek despotik karakterli oluşumlara dönüşürler. Bu karakter, çoğunlukla onları karşısında mücadele yürüttükleri iktidara benzetir. İktidar reenkarnasyon(ruhgöçümü) misali kendi transferini yapar.

Savaşanların benzeşmesi esprisi budur.

Kapitalist uygarlığın yeni geliştiği manifaktürel dönemde ilk örgütlü yapılar, mesleki dayanışmanın belirlediği “loca” tarzı yapılardır. Meslek grupları bu yolla feodaliter yapılar karşısında kendi dayanışma ve mücadele kuruluşlarını hayata geçirmişlerdir.

Daha sonraki, yani artık manifaktürel kapitalizmin fabrikasyon aşamasına geçtiği ve herkesin artan nüfusla beraber kendi ulusal pazarını korumak zorunda hissettiği dönemde ise siyasi iktidarı hedefleyen organizasyonlar, tipik örneği Büyük Fransız Devrimi’inde görüldüğü biçimleriyle “kulüp”lerdir.

Sermaye sahiplerinin biraz bol beden giyindikleri, birikimleriyle özgüvenlerinin arttığı bir zamandır. “jironden” ve “jakoben” kulüplerini hatırlarsınız. Kulüpler politik programlar oluşturur, emekçiler kent sokaklarında ve Balzac’ın ifadesiyle “halkın parlamentosu bar”larda bunu tartışırlardı. Sonrası malum…

Kapitalizmin tekelcilik döneminde ise “parti” oluşumu öngörüldü ancak mekanizmaları 1871 Paris Komünü zamanında dahi kurulamamıştı. V.İ.Lenin, Bolşevik Parti tipi ile bu aracı sistematik duruma getirdi ve Ekim Devrimi ile bunun doğrulamasını gerçekleştirdi.

Tarihçi Eric Habsbawm, Leninist parti modelini 20.yüzyılın en önemli çözücü gücü olarak değerlendirmiştir.

1.Globalleşme’de “loca”,2.Globalleşme’de “kulüpler”,3.Globalleşme’de “Leninist Parti” modeli çağı yanıtlamıştır denilebilir.

21.yüzyıl dünyası ise özgün modelini hala bulamamıştır. Bulamadığı için, “yeni çağı”  20.yüzyılın araç-modeliyle zorlayıp durmaktayız. Bu zorlama kimi zaman öyle ifrada varıp uçlaşıyor ki, yalnızca politik araç olarak literatüre alınan “parti” veya “örgüt” neredeyse birer Ziggurat’a dönüştürülerek tapınma merkezlerine benzeyebilmektedir.

Kapitalizmin artı-değer sömürüsü amacıyla toplumu savunmasız kılmak için liberalizmin ihtiyaç duyduğu  “bireyi her şey, toplumu hiçbir şey yapmasına” karşı, bizler de “toplumu her şey, bireyi hiçbir şey”leştirmedik mi?

Toplum için parti, parti için birey önermesiyle kurulan felsefe bireyi parti Ziggurat’larında tapınmacı yaparak yaratıcılığını ve eleştirel varlığını öldürmüştür. İktidara alternatif olmak sebebiyle yola çıkanlar “parti” teşkilatında biat ettirilerek teslim alınmıştır. Böylece iyice kapanarak, toplum adına yola çıkanlar toplumdan korkan, hatta ona güvenmeyen bir çizgiye çekilmişlerdir. Toplumun önünde engel haline gelen “parti” örnekleri de az değildir.

Bu gericileşme, “parti” yapısının eleştiriden uzaklaşarak iyice bürokratikleşmesini, bu bürokratikleşmenin de bir “ruhban sınıfı” oluşturarak mü’minler cemaatini arkalamış  ve idari tedbirlerle toplumdan gelen basınca direnmeye yol açmış ve bu nedenledir ki çoğu “parti” ve devlet yöneticileri her zaman sorgulanmayan aynı kişiler veya aynı kişinin uzantısı olmuşlardır. Hep aynı lider, aynı yönetici kadrolar ve Merkez Komite…

Fikret Kızılok’un şarkısındaki gibi; “Süleyman hep Başbakan…”

Tüm bu ve benzeri noktalardaki itiraz duygusu hizipleşme olarak addedilmiş ve böylece tasfiyesi, “atomlar elektronlarını atarak kararlı hale gelir” mantığıyla “çelik çekirdek” oluşturmak cazip bir tarza indirgenmiştir. Oysa ağır çekirdek yoğunlaşmasının evrende “kara delikler” oluşturduğu hiç hesaplanmamıştır. Fidel Castro bu gerçeği, “Satürn gezegeni gibi uydularını yutan” gelenek olarak tanımlamakla isabetli bir tespitte bulunmuştur.

Merkeziyetçilik ilkesi kutsanarak verili yapıların işleyiş itibarıyla neredeyse askeri bir hiyerarşiye evirildiği açık. Programlar tüzüklerin baskısına yenilmiştir. Sol yapıların entelektüel damarını evrensel ölçekte yitirmesinin bununla ilgili olduğu düşüncesindeyim. Kadrolar gerçeği anlayıp analiz etmek yerine onu “parti çizgisine” uyarlamaya zorlanmıştır veya kendileri böyle bir zorunluluk duymuşlardır. Çoğunlukla kastlaşan bu yapı “yeni” kuşakları ekabiriyetle baskılayarak “taş mektebi” mezunlarını çoğaltmışlardır.

Bu noktada teorik mazeretlerimiz haylice gelişkin, özdirencimiz kaskatı sertliktedir. Malum, Lenin “demokratik merkeziyetçilik ilkesi” için “yasadışı” şartlarda “merkeziyetçi”, “yasal” şartlarda da “demokratik” kısım ağır basar dediğinden dolayı kendi bütün gericiliğimizi buna uyarlarız hemen de!

Aslına bakarsanız, kanaatime göre mücadeleyi “yasal ve yasadışılık” ikilemi ile değerlendirmek son derece eksiklidir ve tahrifata açıktır. Hoş, böyle ele alınsa bile “yasadışı” alanın idealize edilmesi başlı başına bir sorundur.

Lenin ve partisi işin gerçeği “yasal” alanda kalarak mücadele etmeyi zorlamışlardır hep. Çünkü “yasadışı” alan zahmetli, yabancılaştırıcı, karanlık alanlarla dolu ve kitlelerle bağ kurmanın güçleştiği bir alandır. Örneğin, Bolşevik Partisi’nin 1905 Rus Devrimi döneminde üye sayısı 180 bin civarıdır ancak Lenin’in “gericilik yılları” dediği sonraki birkaç yıl içinde üye sayısı 170 civarına inmiş ve neredeyse sadece kadro hareketine dönmüştür.

Bütün bunlar “sınıf mücadelesi” yürüten ülkeler ve “partiler” için önemlidir. “yasallık” iyot gibi açıkta bulunmak anlamına gelmeyeceği gibi, “yasadışılık” da başarının temel kıstası yerine konulamaz.

Milli Bağımsız Mücadelelerinin yürütüldüğü sömürgelerde ise konuyu “yasallık-yasadışılık” ikileminde ele almak hepten yanlış olur. Zira sömürgelerde hiçbir şey “yasal” değildir, kurduğunuz “yasal” bir kuruluş adı ne olursa olsun sömürgesizleşmeyi, ülkesinin bağımsızlığını savunuyorsa bir mücrim gibi muamele görmesinin ötesinde, sömürge egemenliğinin kendisi dışsal(işgalci) ve de “yasadışıdır”. “Yasadışı” dışsal bir egemenliğe karşı kendimizi “yasadışı” adlandırmamız tersinden bu egemenliği “yasallaştırmak” (içselleştirmek) olmaz mı? Dolayısıyla, sömürge Kürdistan’da da bu ikileme girmek yersiz ve yersiz olduğu kadar kendimizi daraltmak manasına da gelir.

Sömürgelerde klasik tanımıyla “devrim” yapılmaz. Çünkü “devrim” kavramı, işgalin olmadığı yerlerde, bir toplumsal sınıfın diğerini aşağıdan yukarı iktidarını yıkarak yukarıdan aşağı kendi lehine yeniden kurduğu anlamı ifade eder. Bu süreç içsel niteliktedir. İşgal altında olan yerlerde ise işgalden arındırma ve sömürgesizleşme mücadelesi yürütülür. Dışsallığın (işgalin) reddi mücadelesidir. Ve bu iki konu gerçekten karıştırılmamalıdır. Sömürgeler “devrim” yapmazlar. İşgalden arınarak “sömürgesizleşirler” ki buna bütün toplumsal sınıflar birlikte müdahale ederler.

Böyle bir kavram kaosu içinde bizler“Yasallık-yasadışılık” ikilemi yerine “meşru alan”, “meşru mücadele tarzı” ve “meşru yöntemler” kavramsallığıyla durumu açıklığa kavuşturmak istiyoruz.

21.yüzyıl dünyasını 20.Yüzyılın “araçlarıyla”  değiştirmek mümkün mü?

Kendini “yasadışılık-yasallık” ikilemiyle konumlandıran çoğu “parti” bu gericileşme bağlamında neredeyse düşmanlarına benzediler. Mesela, düşman “yargısız infaz” yapar(sanki yargılı olanı meşruymuş da!) ama biz de kendi içimizde binlerce “iç infaz” yapmamışız gibi! Hem de hiçbiri araştırmaya, kamu hukukuna ve toplum denetimine ve vicdanına açık olmayan infazlar… Çoğunun kaydı bile yok. Bunları hangi “bağımsız mahkemelerde” yargıladık peki! Tabii ki “parti hukukuyla parti mahkemelerinde!”. Yani Ziggurat’larda. Davut yoldaşımın dediği gibi, “hem mağdur, hem iddia makamı, hem yargıç ve hem de infaz edicileriz”

Hangi “parti” kendi yaratıcılarını tasfiye veya imha etmemiştir?

Özgürlükler alanını belirleyen eleştiri ise, hangi yapı eleştiriye tahammüllüdür?

Parti çizgisi adına üyelerini keşişleştiren, yöneticisini azizleştiren ve muhaliflerini de imha eden ne çok “parti” var! Her tarafı korkuluk olan, trafik yön ve işaretleriyle dolu ve “tapınak içi cinayetleri” normal gören, kendini sorgulatmayan, eleştiriye allerjen muamelesi yapmayan ne çok “parti” var!

Bunun TC’nin ya da kurulu düzenin yaptığından farkı ne?

Hangilerimiz temiziz?

Kendi yoldaşlarının kanını dökmeyen kaç yapı var? Nice birikimler bürokratik despotizmle berhava edilmemiş midir kolayından?

“Her devrim çocuklarını yemek” zorunda mıdır?

Burjuva devrimini ve politik aracını Robespieer, sosyalist devrim ve politik aracını da Stalin kirletti. Merkeziyetçiliği diktaya dönüştürerek kendi yoldaşlarını ve muhaliflerini öldürmek suretiyle “çözücü gücü”  ve mekanizmalarını kendileri çözdüler. Ve “demokratik”lik ilkesi tamamen yok edilerek kendi Ziggurat’larını yarattılar.

Robespieer, Fransız Devrimi’nin “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” idealini katliamlarla kanlı bir ihtirasa sürükledi ve bütün muhalifleri giyotin listeleriyle tasfiye ederek “karşıdevrimi bastırma” hükümranlığıyla hareket etti. Kendi eşyoldaşlarını bile yoketti.

Stalin de, Lenin’in bütün mücadele hayatı boyunca koruduğu “ideolojik ikna” yöntemini “biyolojik imha” yöntemine dönüştürerek devrimin popüler çoğu liderini bile öldürdü. Kitlesel katliam ve sürgünlerle de “devrimi korudu”(!)

Şimdi, buradan miras aldığımız ve demokratik olma özelliklerini yitirmiş yapılarla demokrasi istemekteyiz. Hepimiz birer Baas ve İttihatçı-Kemalist kopyasına dönmüşken bununla demokratiklik vaat ediyoruz. Ne bizde var ne de karşı cephede mevcut. Buyurun cenaze namazına!..

İşte, bütün bu ve benzeri sakatlıkların eski çağın araçlarıyla yeni çağı zorlamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu yüzdendir ki sürekli biçimde tek hücreli canlılar gibi bölünüp çoğalmakta ve sonrasında bir türlü bitmek bilmeyen “inşaa” ve “yeniden inşaa” süreçleriyle birer piramit ustasına dönmekteyiz. Klasik anlamdaki tüm parti ve yapılar bu ve benzeri sebeplerden dolayı “basın ilan kurumu gibi” bildiriler yayınlayıp duran, karşılık bulamayınca da iyice buyurganlaşan ve sorunsalı çözemeyince de kendi içinde ve dışında hırçınlaşan yapılar haline geldiler.

Dünyanın gülümseyen yüzü olan “sol-demokrat-modernist” akım, gün geçtikçe asık suratlı ve böyle giderse de betonlaşacak olan yüzü haline getirildi. Hümanizmasını kaybeden bu geleneğin, neden siyasal İslam’ın barbarlık sergilediği coğrafyalarda seçenek olamadığı da özellikle incelenmelidir. Sanırım, Marks’ın 1844 Elyazmaları kitabında, “gerçek olan bir şey varsa o da benim Marksist olmadığımdır” mecazı bu noktayı aydınlatmaya yeterlidir. Marksizm’in Marksistlerden kurtarılması sorunu var mecazıyla bunu tamamlamak yanlış mıdır?

Hepimiz bu geleneklerden geldiğimize göre, “Satürn gibi uydularını yutan”, yıllarca her şartta ağır bedeller ve büyük emekler vermiş kadrolarını kolayından kaybeden, gittikten sonra da tüm emeğini çöpe atmayı meziyet yaptığımız bir tarz gerçekten insani olabilir mi! Sol siyaset kadar, kendisine emek vermiş, yıllarını vermiş insanlarına bunca hakir yaklaşan başka bir gelenek var mı acaba?

İsveç’teki bir papaz’ın bizim coğrafyamızdaki bir  “sol-demokrat-modernist”  parti’den daha özgürlükçü olduğu bu Ortadoğu’da cidden sorunların öyle basit olmadığını anlamamız gerekiyor.

Peki, “yenisi” nedir? derseniz, size cevabım şu olur: Bilmiyorum!

New age mi, Kolon mu, network tarzı örgütlenme mi vs… vs… Gerçekten bilmiyorum!

Birileri bulana kadar önerim şu; “az merkeziyet, çok demokrasi”…Veya “partilerin” halka arzı!

Ziggurat’lara hayır!

03.02.2015