YILDIZIN PARLADIĞI AN

1070

Ahmet Zeki Okçuoğlu

Stefan Zweig tarihçi değil, ama bugüne kadar hiç kimse tarihin akışını onun kadar güzel izah etmedi. Yıldızın Parladığı Anlar adlı kitabının önsözünde Zweig, “Gününün yirmi dört saati boyunca yaratıcı olan hiçbir sanatçı yoktur;” diyor, “onun yarattığı en büyük ve en kalıcı yapıtlar, yalnızca ve yalnızca ilham perisinin geldiği o pek ender rastlanan anlarda oluşmuştur. Aynı şekilde, gelmiş ve geçmiş bütün çağların en büyük şairi ve yaratıcısı olarak kendisine hayranlık beslediğimiz tarih de sürekli yaratıcı olmamıştır. (…) Tarihte de, sanatın her türünde ve günlük yaşamda olduğu gibi çok görkemli ve unutulmaz anlara ender rastlanır.”

Stefan Zweig, tarihte ender rastlanan “görkemli ve unutulmaz anlar”ı izaha şöyle devam ediyor;

“Tarih, çoğu kez bir kronik hazırlayıcısı gibi titiz bir çalışma ile gerçek olayları halkalar gibi art arda ekleyip binlerce yılı saran dev bir zincir oluşturur; her türlü heyecan ve gerilim için bir hazırlık dönemi, her gerçek olay için de bir oluşum süreci gereklidir. Bir ulusun içinden bir dahinin çıkabilmesi için milyonlarca insanın dünyaya gelmesi gerekli olmuş, gerçek bir tarihsel olayın, yani yıldızın parladığı anların oluşması için de milyonlarca saat beklemek zorunda kalınmıştır.

“Nasıl ki atmosferdeki bütün elektrik akımı bir paratonerin ucunda bulunuyorsa, en küçük bir zaman dilimine bile inanılmaz sayıda çok tarihsel olay sığdırılmıştır. Başka zamanlarda kendi haline, peş peşe ve yan yana gelişen olaylar, her şeyi belirleyen ve her şeye karar veren o bir tek anlık zaman dilimi içine sıkışı verir: Tek bir evet, tek bir hayır, bir anlık erken davranma ya da bir anlık geç harekete geçme, bu anı, yüzlerce kuşak da geçse , asla geri getiremez ve bu yitirilen an, bireyin ve milletlerin yaşamını ve hatta bütün bir insanlığın yazgısını belirler Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate ve çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı böylesine trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları yıldızın parladığı anlar diye adlandırdım, çünkü onlar tıpkı yıldızlar gibi hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar.”zwieg

Stefan Zweig kitabında, ileri sürdüğü “Yıldızın parladığı anlar” teorisine kanıt olarak, tarihin akışını değiştiren on iki olaydan söz eder. 1942 yılında eşiyle birlikte hayatına son veren Zweig, sabredip altı yıl daha yaşasaydı, hayatına son verdiği günlerde tarihinin en büyük trajedilerinden birini yaşayan mensubu olduğu Yahudi milletinin yıldızının parladığı ana da tanık olacaktı.

Dominique Lapierre ve Lary Collins, “Kudüs… Ey Kudüs” adlı tarihi romanda, İsrail devletinin kuruluşuyla son bulan altı ay içinde bu coğrafyada vuku bulan siyasi ve askeri gelişmeleri kaleme alıyor. Romanın en çarpıcı bölümü de şüphesiz, Bağımsızlık ilanı konusunda “Henüz zamanı değil” diyen Yahudiler neredeyse çoğunluk oluştururken Başbakan Ben Gurion’un, Milli Onüçler Kurulu’na “Ya şimdi ya da hiçbir zaman!” diyerek, bir oy farkla bağımsızlık kararı aldırması ve İsrail devletini ilan etmesi…

Sadece Yahudiler değil, başta Amerika olmak üzere önde gelen devletler de İsrail’in bağımsızlık ilanına karşıydı. Ben Gurion buna rağmen İsrail için yıldızın parladığını görmüştü. gurion

Romanda Ben Gurion’un tutumu şu satırlarla dile getiriliyor;

“Ben Gurion seçimini çok önceden yapmıştı. (…) Yahudi devletini ya şimdi ilan etmek gerekiyordu ya da hiçbir zaman. Yahudi milleti bu kesin günü ertelerse, duraklaması ona çok zarar verebilir ve uğrunda nicedir çarpıştığı bir özerklikten ebediyen yoksun bırakılabilirdi. Çünkü Birleşik Amerika, Yahudileri devletini kurmayı ertelemeye ve ateşkesi kabul etmeye çağırırken, bu erteleme süresinin Filistin sorununun yeniden incelenmesiyle geçeceğini ima etmişti. Her yeni tasarı, kaçınılmaz olarak, Yahudileri Araplara karşı birtakım tavizler vermek zorunda bırakacak, böylece Siyonist hareketin üç yıldan beri topladığı ürünler azalacaktı. Devletlerini kurduklarını hemen ilan etmekten ve Filistin’de geri dönülmesi imkansız bir durum yaratmaktan vazgeçerlerse, Yahudiler kısa süre sonra hayallerini Birleşmiş milletler tarafından Filistin sorunun başka şekilde çözümüyle değiştirmek zorunda bırakılabilirlerdi.”

Biz Kürtler yıldızın, başka milletler için cömert davrandığından bizim içinse hiç parlamadığından yakınıp dururuz. Oysa tarihi gerçekler aksini gösteriyor. Son yüzyıl içinde yıldız Kürtler için de iki defa parladı. Hem de bir an değil uzun süre parlaklığını koruyarak.

Yıldız Kürtler için ilk defa, Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen Orta Doğu’nun yeniden inşası döneminde parladı. Dünya’nın altüst olduğu ve Ortadoğu haritasının yeniden çizildiği bu dönemde oldukça güçlü bir potansiyele ve halk desteğine sahip olan Kürt milli siyaset sınıfının İstanbul’da oturup, ondan bundan merhamet dilenerek, “Armut piş ağzıma düş!” siyaseti izleyeceği yerde, ülkesini Kürt düşmanı ittihatçılara ve onların aleti olan Hacı Musa, Kör Hüseyin Paşa, Şeyh Mahmut Berzenci gibi cahil feodallere terk etmeyerek Kürdistan’a çekilse; ülkesini işgal eden Ruslara, Fransızlara ve İngilizlere “Ben de varım! Bu topraklar benden sorulur!” dese ve gerektiğinde onlara karşı savaşsa; arkasına alacağı muazzam Kürt dinamiğini harekete geçirerek, Kürt milli haklarını talep etse, Kürtler şu anda bu durumda mı olurdu?..

Kürt milli siyaset sınıfının sahip çıkmadığı Kürt potansiyeline ittihatçılar sahip çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nda uğradığı büyük yenilgiden sonra büyük oranda dağılan İttihat Terakki Partisi’nin kalıntıları Kürtlerin başına geçerek Ruslara, İngilizlere ve Fransızlara karşı “milli” kurtuluş savaşı verdiler. Sonra da ona Türk kurtuluş savaşı dediler.

Tarih, sunduğu fırsatı kaçırmanla kalmaz, büyük bedeller de ödetir onu kaçırana. Nitekim Kürtler de Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması döneminde tarihin kendisine sunduğu büyük fırsatı kaçırmanın bedelini Lozan’da bir hayli ağır ödedi.

Yıldız Kürtler için ikinci defa Körfez Savaşı’ndan sonra parladı ve o gün bugündür parlaklığını koruyor. Yıldız bir kez daha Kürt siyaset sınıfını oluşturan güçlere, “Hadi birleşin, el birliğiyle devletinizi kurup, sonra da bağımsızlığınızı ilan edin!” diyor.

Tarihten ders çıkarmayan Kürt siyaset sınıfı, onun kendisine cömertçe sunduğu bu fırsatı da elinin tersiyle itiyor; yine milli birliğini kurma yerine birbirini yiyor; yine birleşerek birlikte ülkesinin efendisi olmak yerine, onu düşmanlarına peşkeş çekerek, onlara uşaklıkta yarışıyor…

Bu gidişle Kürt siyaset sınıfı bir kez daha tarihin kendisine sunduğu bu eşsiz fırsatı da kaçıracak… İş işten geçtikten sonra da nihayet bir araya gelerek, hep birlikte yeni Sykes-Picot’u ve Lozan’ı suçlayıp ağlaşacaklar…
02 Ağustos 2016