YENİ ORTA DOĞU ŞEKİLLENİYOR!

1740

H.Hüseyin Yıldırım

Evet yeni Orta Doğu şekilleniyor. 20.Yüzyılda Orta Doğu’ya verilen şekil artık emperyalist-kapitalist sistemin çıkarına cevap veremiyordu. Yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. ABD’nin 21.Yüzyıl politikası dedikleri GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi) ile yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Fas’tan Pakistan’a kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bölgenin uzun bir süre geniş çaplı bir savaş alanına dönüşeceği birçok kesim tarafından kabul görüyor. Bu proje ile kaybedenler ve kazananlar olacak. Kürdlerin bu alt-üst oluşta ne kazanacağı boyutu bizim açımızdan önemli.

Şu anki süreçte dünyanın karşı karşıya olduğu cihatçı İslamcı tehdite karşı operasyonlar devam ediyor. Fakat operasyon sadece bunlara yönelik değildir. Esas operasyon devletlere yapılmaktadır. Çoğu zaman da ABD ve müttefikleri statükocu bölge devletlerine direkt kendileri saldırmaktadır. Ya da birbirleriyle veya içteki aktörlerle vuruşturulmaktadır. Zaman zaman kim güçsüzse açık veya gizli olarak en güçsüz olana destek verilerek çatışma derinleştirilmektedir. Bu yöntemle hepsi güçten düşürülerek birer birer tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Bu arada uzun süreli birlikte çalışacakları güçler güçlendirilmektedir. Kürdistan’ın Güney ve Güneybatı’sında olan biten de budur. Koalisyon güçlerinin her alanda Güneyli ve Güneybatılı Kürd siyasal güçlere destek vermesi bunun örneğidir. Bu şu demektir; Orta Doğu’ya şekil verilirken öne çıkarılmaya çalışılan güçlerden biri Kürdler olmaktadır. Bu durum GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi) yazılımıyla birlikte kodlanmıştır. Ki bu konuda proje sahiplerinin defalarca resmi açıklamaları olmuştur. Bunu görmemek süren savaşı anlamamak demektir. Anlaşılmadığı için de düşmanın yarattığı ve kimi Kürdlerin telallığını yaptığı “ABD Kürdleri sattı satacak“ gibi aslı astarı olmayan kirli bilgi ortalığa saçılmaktadır. Amaç bellidir. Kürdler ile ABD karşı karşıya getirilmek istenmektedir.

Bunun en bariz örneği ABD’nin YPG’ye ağır silah yardımında bulunma kararına ilişkin Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, “Bu karardan dolayı ABD’ye savaş ilan edecek değiliz. Bu, IŞİD’in yok edilmesine yardımcı olmaz. Aksine daha fazla sorun ortaya çıkartır. Bunun ABD tarafından da anlaşıldığını düşünüyorum. Bana, bunun bir tercih değil, kısa vadeli bir gereksinim olduğunu söylediler. Rakka’da IŞİD’i yendikten sonra YPG ile işlerinin biteceğini belirttiler. Bekleyip, göreceğiz,” dedi.

Bu düşünce Kürd siyasi dünyasında da epey rağbet görmektedir. Batı’nın GOP ile sömürgecilerimize karşı savaş verdiği, kaosa sürüklediği, devlet sistemlerini paramparça ettiği, Kürdlerin önünü açtığı bu süreçte Kürd siyasal örgütlerinin “ABD bölgede yabancıdır. Kalıcı değildir, yarın çekip gidecek. Biz Türkler, Araplar ve Farslarla kalacağız. Bu nedenle ilişkimizi bozmayalım. Hassasiyetlerini incitmeyelim. Sömürgeci ülkelerin toprak ve siyasi birliğine karşı bir itirazımız yok. Onlarla kardeş, dost, stratejik müttefikiz. Birlikte yaşamak istiyoruz“ vs. gibi Kürdlere kaybettiren politikalarla sömürgecilerimize hizmet edilmekte ve Kürdlere bir statüko vermeye çalışan ABD ve müttefiklerini zor durumda bırakmaktadır.

Bu izlenen politika sonucudur ki Kürdler milli bir politika oluşturamıyor. Milli birlik kuramıyor. Kürdler devletleşemiyor. Eğer GOP anlaşılmış olunsaydı milli bir politika oluşturulurdu, milli birlik kurulurdu, en aşağı Kürdistan’ın Güneyi’nde çoktan bağımsızlık ilan edilmiş olunurdu. Güney ve Güneybatı(Rojava) arasında milli bir konsensus oluşturulurdu. GOP anlaşılmadığı için bağımsızlık ıskalanmış, milli siyaset ve milli birlik oluşturulmamış, sömürgecilerimizle ilişki geliştirilmiş ve bunun sonucu Kürd bağımsızlığı boşa çıkarılmıştır.

Fakat ABD ve müttefikleri, Kürdlerin bu zaafına rağmen işin peşini bırakmamıştır. Bir taraftan Kürdler uyarılmakta, bir taraftan da tüm desteğini vermektedirler. Yaygın olarak birçok çevrenin haklı olarak dediği gibi ABD ve müttefikleri, Kürd siyasal güçlerine rağmen Kürdleri devleştirecektir. Olan biten de budur. Temenni edelim ki Kürd siyasal güçleri bu can alıcı durumu bir an evvel kavrayıp GOP’a göre kendilerini politikleştirsin ve pratikleştirsinler. Bu hem ABD ve müttefiklerinin işini kolaylaştırır, hem de daha sancısız olarak Kürdler emin adımlarla devletleşmeye gider.

Kürdler bu politikanın gereğini yapmalıdır. Şu da bilinmelidir; şu an hem Kürdistan’ın Güneyi ve Güneybatısı’ndaki kazanımlar esas olarak ABD ve müttefikleri tarafından Kürdlere sunulmuştur. Kuşkusuz Kürdler bu kazanımlar için ağır bir bedel ödemişlerdir ama ABD ve müttefikleri olmasaydı bu kazanımlar elde edilmeyecekti. Bugün bile ABD ve müttefikleri Kürdler üstündeki koruma şemsiyesini kaldırırsa Kürdler mevcut kazanımları koruyamazlar ve sömürgecilerimizin saldırılarıyla Kürdler kendilerini yeniden dağlarda bulurlar. Bu nedenle ABD ve müttefiklerin plan ve projeleri dikkatlice takip edilmeli ve ona uygun Kürd milli çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmalıdırlar.

Kürdler bunu değil de “Yarın ABD ve müttefikleri çekip gidecek veya Kürdleri satacak, aman sömürgecilerimizle arayı bozmayalım“ şeklinde bir politika geliştirirlerse kaybeden olurlar. Yarın ne olacağını kimse bugünden karar veremez. Bu nedenle Kürdler bugünün politikasını ıskalayıp düşmanın yarattığı kirli politika zemininde yarının politikasını inşa etmemelidir. Bugüne uygun politikalarını belirlemelidir. Yarının işi gelecek kuşakların işidir. Bugünkü nesil günün kendilerinin ayağına getirdiği fırsatı iyi değerlendirir, güç olurlarsa yarının nesillerine kendilerini yaşatma imkanını yaratmış olurlar. Yarın ne mi olacak? Yaygın bir tanımlamayla “dün ola devran döne“ ile birlikte biz yine de dünya karar kılıcı güçleri bilir deyip geçelim. Ne olursa olsun o günün koşullarında oluşacak yeni durumda Kürdler de yerini alır. Fakat bugünün nesli yarından korkmayı değil, bugünün fırsatını düşünmelidir.

ABD ve mütrefikleri mümkün olan tüm araçları devreye koyup Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkeleri parçalamayı, sömürgecilerimiz de kendi toprak ve siyasi birliğini korumaya çalışmaktadırlar. Kürdler bunun ne anlama geldiğini kavramak zorundadır. ABD ve müttefiklerinin politikasının destekleyicisi olmanın ötesinde aktörü olmalıdırlar. Sömürgecilerin politikasının tam tersi bir politikaya sahip olmalıdırlar. Bunun kalkış noktası da Kürdlerin millet olmasından kaynaklı bağımsızlık hakkını politika edinmeli ve bunun mücadelesini vermelidirler.

Kürdistan sorunu sömürgecilerin iç sorunu değildir. Sömürgeci ülkelerin demokrasi sorunu değildir. Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürd milletinin egemenliğini eline alma sorunudur. Ne yazık ki Kürdistan sorunu bugüne dek iç sorun olarak görüldü. Fakat tüm çabalarına rağmen karşılık bulmadı. Onca çaba boşa çıktı. Kürd hareketini zaafa uğrattı. Bunun telafisi var. ABD ve müttefikleri sömürgecilerimize yönelmiştir. Kaosa sürüklemiştir. Sömürgeci ülkelerin toprak ve siyasi birliği tartışma sahasına getirmiştir. Bugünden sonra bu yarılma yama tutmaz. Bu nedenle Kürdler eski politikalarında diretirlerse kaybederler. Onu değil önlerine bağımsızlığı koyarlarsa dünyanın bu koşullarında bağımsızlığa ulaşırlar.

Kimi çevreler niye sahadaki partilerin politikalarını eleştiriyorsun, deşifre ediyorsun diyorlar. Kürd olmam yetmiyor mu? Kaderi tartışılan üyesi olduğum Kürd milletidir. Kürdleri ilgilendiren her mesele benim de sorunumdur. Konu hakkında düşüncelerimi söyleme hakkım var. Şunu daima söylüyorum; Kürdistan bağımsızlığını ıskalayan Kürd politik güçlerin politikasının Kürd milletine zarar verdiğini söyledim, bu politika sürdürülürse söylemeye devam edeceğim. Bana göre Kürd milletine kaybettiren eski politika kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmelidir. Bağımsızlık hedefi baz alınarak yeni bir strateji benimsenmelidir. Dediğim budur. Yanlışlık bunun neresinde?

Yaygın bir iddia yine ortalığı kasıp kavuruyor. Nedir bu? ABD ve müttefiklerinin işgaline uğrayan ülkelerde barıştan bahsediliyor. Kim kiminle barışacak? ABD ve müttefikleri ile bölge devletlerini, bölge devletlerinin kendi aralarında ve herbir ülkenin iç dinamiklerini kim barıştıracak? Niye barıştırsın? Irak ve Suriye’de olan biten ortada. Merkezi hükümet güçten düşürülmüş, ordu darmadağın edilmiş, etnik gruplar ve mezhepler arası savaş kızıştırılmış. Aralarında habire düşmanlık geliştirilerek savaş körüklenmiş. Zaman zaman orada burada “barış masası“ kurulur ama bunun sadece oyalamadan öte bir işe yaramadığını herkes bilse de barış sürekli konuşulur durulur. Barış yerel güçlerin elinde değil ki. Barış ancak dış güçlerin istemesi halinde gerçekleşir. Bu da, tüm yerel güçlerin çatıştırılarak güçten düşürülmesi ve bunlar içinde baştan beri kendi çıkarlarına uygun olarak desteklediği güçlerin etkin kılındığı bir süreçte olur. Bu süreç henüz gelmedi. Savaş daha yeni başladı. İran ve Türkiye sırada ve de diğerleri. ABD’nin 21.Yüzyılın projesinden bahsediyoruz.

Orta Doğu’daki mevcut statüko buna zaten zemin oluyor. Orta Doğu çoklu etnik ve mezheplere sahiptir. Hepsi de birbirleriyle kavgalıdır. Bu da savaşa zemin oluşturmaktadır. Geçen yüzyılda bölgeyi dizayn eden güçler bölge üstünde hakimiyetlerini sürdürmeyi böyle uygun görmüşlerdir. Şimdi ise bu tasfiye edilmek istenmektedir. Bu da bölgeye askeri olarak müdahale edilmeyi gerektiriyor. Bölgeye çeki düzen vermeye bu bölünmüşlük ve kavgalı ortam zaten olanak sunuyor. Bölge üstünde hakimiyet kurmak önce bunların bu bölünmüşlüğünü derinleştirmek, birbiriyle çatıştırarak üstlerinden hakimiyet kurmakla mümkündür ki bugün uygulanan plan bu düşüncenin sonucudur.

William Hartung boşuna Donald Trump için, “Generalleri seven başkan” dememiştir. General demek savaş demektir. Bu nedenle dış politikanın diplomatlardan ziyade askerler tarafından yönlendirilmesini temel almış bulunuyor.

Orta Doğu Balkanlaştırılacak. Bu da, ancak geniş bir savaşla olur. Eski devletler yıkılacak, yeni devletler kurulacak, yeni sınırlar çizilecek. Önce bir kaos yaratılacak. Bunun startı çoktan verildi bile. Emperyalist-kapitalist sistem ve bölgedeki müttefiklerinin çıkarı gereği Fas’tan Pakistan’a kadar bölge yeniden dizayn edilecek. Bunun stardı 1982 yılında Lübnan’da verildi. Lübnan bugün her ne kadar siyasi sınırlarını korusa da fiilen beş bölgeye ayrılmış durumdadır. Libya keza beş parçaya bölünmüştür. Irak üç bölgeli –Şii, Sünni ve Kürd- bir parçalanmayla karşı karşıyadır. Suriye aynı akıbetle karşı karşıya. Sünni Araplar, Nuseyriler, Dürzi ve Kürd bölgesi olarak bölünme süreci yaşamaktadır. Suudi Arabistan, Katar, BAE, Kuveyt, Ürdün, Mısır, Sudan, Fas, İran, Türkiye, Somali, Afganistan ve Pakistan sıralarını bekliyor. Tüm bu ülkelerde bir iç savaşı tetikleyecek dini, mezhep ve sınıfsal sorunları var. Bu ülkeler etnik ve mezhepler temelinde bölünebilecek kadar küçük parçalara bölünecektir.

Orta Doğu Balkanlaştırılıyor. Geçen yüzyıl kurulan Orta Doğu devletleri yapay devletlerdir. En ufak bir sarsıntıda paramparça olmamaları için hiçbir neden yoktur. Çünkü toplum yamalı bohça gibidir. Birbirine bağlılığı yoktur. Beraber koruyacakları ortak bir değerleri yoktur. Bugüne kadar bir arada oluş nedeni başlarında güçlü yönetimlerin var olması ve bu yönetimlerin süper güçler tarafından destekleniliyor olmasıydı. Yönetimlerin hafif sarsılması ve süper güçlerin desteğini kesmesi ve kendilerine yönelmesi koşullarında bu devletlerin ayakta kalmasının imkanı yoktur. Bugün Mısır’da, Fasta, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de olan biten budur. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye aynı akıbetle karşı karşıyadır.

ABD ve İsrail Orta Doğu’da Pan-Arabizm temelinde güçlü bir yapı istemez. Politikası Arap toplumunu dini, aşiretler şeklinde bölmeye dayalıdır. Ve bunların birbirine kırdırtılmasıdır.

Mevcut Arap devletlerinin küçük ve iç çatışmalarla zayıflamış küçük devletlere bölünmesi taktiğini ilk defa ayrıntılı olarak fomülle eden kişi Amerikalı ya da Avrupalı değil, İsrailli bir stratejistti. Bu kişi Oded Yinon’du. Likud partisinin kurucularından olan Oded Yinon, İsrail’in kendini geleceğe taşımanın ve güven içinde yaşamasının yolunun Arap dünyasının paramparça edilmesine bağlıyordu. Buradan hareketle mevcut Arap devletlerinin etnik ve mezhep temelinde bölünebilecek kadar küçük parçalara bölünmesini teorileştirdi. 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilatı‘nın gazetesi için “1980’lerde İsrail için bir strateji” başlıklı bir makale yayınladı ve burada, İsrali’n kendini geleceğe taşımak ve güven içinde yaşaması için bütün mevcut Arap devletlerini etnisite veya din temelinde küçük devletlere bölmesi gerektiğini savundu.

Oded Yinon‘a göre;

“Lübnan’ın topyekün dağılıp beş eyalete bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası da dahil olmak üzere bütün Arap dünyası için bir emsal teşkil etmektedir ve şimdiden bu yol izlenmektedir. Daha ileride Suriye ve Irak’ın da Lübnan’da olduğu gibi etnik veya dinsel açıdan diğerlerinden farklı olan bölgelere bölünmesi İsrail’in uzun vadede doğu cephesindeki temel hedefidir; bu devletlerin askeri gücünün dağılması ise kısa vadedeki temel hedeftir. Suriye, etnik ve dinsel yapısına uygun bir şekilde, şu anda Lübnan’da olduğu gibi birden fazla devlete ayrılacak, bu şekilde sahil şeridinde bir Şii-Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam’da kuzey komşusuna düşman başka bir Sünni devleti olacak, Dürziler de bir devlet kuracak, hatta bu belki de Golan’da olacaktır. […] Bir taraftan petrol zengini olan, diğer taraftan ise içeriden parçalanmış bir Irak’ın İsrail’in hedeflerine aday olacağı kesindir. Irak’ın dağılması bizim için Suriye’nin parçalanmasından daha da önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’e en büyük tehdidi oluşturan Irak’ın gücüdür.  […] Araplar arası her tür çatışma bize kısa vadede yardım edecek ve daha önemli amaç olan, Irak’ı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi farklı isimlere bölme amacına giden yolu kısaltacaktır. Irak’ın, Osmanlı zamanında Suriye’de olduğu gibi etnik-dinsel çizgiler üzerinden eyaletlere bölünmesi mümkündür. Bu şekilde, üç büyük şehir – Basra, Bağdat ve Musul – etrafında üç (veya daha fazla) devlet olacak, güneydeki Şii bölgeleri de Sünni ve Kürt kuzey bölgelerinden ayrılacaktır. Devam eden İran-Irak çatışmasının [1980-1988] bu kutuplaşmayı derinleştirmesi mümkündür.”

ABD, Orta Doğu’ya senelik tatilini yapmak için gelmedi. Bir projesi var, onu uyguluyor. Uygularken de kendine bağlı yerel güçlerden bir yapı oluşturuyor. Kürdistan’ın Güneyi’nde Kürdleri tercih etti ama var olan siyasal güçler bunun kıymetini hala anlamış değildir. Güneybatı’sında karşısına PYD/YPG çıktı. Türkiye’nin tüm karşı çıkmasına karşın PYD/YPG ile işbirliği yaptı ve bu işbirliği devam ediyor. Bugünden sonra PYD/YPG’ye karşı olacak olan ABD’yi karşısına almayı göze alan güç demektir. Türkler bunu çok denedi ama şu an durulmuş görünüyorlar. Türkiye aynı politikayı Güney’e karşı da yaptı ama ABD’nin bariyerine takıldı. Bu kez içten fethetme politikası izledi. Bundan karlı da çıktı. Irak-KDP’yi yanına aldı. MİT ve askerini Güneye yerleştirdi. Irak-KDP ile Kürd millet servetine el koydu. Kürdler arasında birliği engelledi. Bağımsızlığın yolunu kapattı.

Türkler şu an aynı yöntemi Güneybatı’da denemek istiyor. PYD/YPG’yi düşman görüyor ve yok etmek için tüm araçlarını devreye koyuyor. Fakat burada da ABD bariyeri var. Sonuç olarak Türkiye’nin önünde iki tercih vardır. Ya PYD/YPG’yi kabullenecekler, ya da ABD ile savaşmayı göze alacaklar. İkinci tercihi mevcut olan gücüyle yapamayacaklarına göre masada birinci tercih kalıyor. Bundan kaçarı yok. Fakat bunu hemen yapmayacak, zamana bırakacak. Fakat sonuçta bunu da yapmak zorunda kalacaklar. Yapmasa kendisi ABD tarafından istenmeyen güç olarak kabul görülecektir. İstenmeyen listede olduğu kesin ama şu an ona yönelme işine gelmiyor. İdare etmeye çalışıyor. Yönelme halinde Rusya’nın kucağına oturacağını bildiğinden bunu şimdilik istemiyor ama hiçbir istemini de Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretiyle kabul etmediğinin açığa çıktığı da biliniyor.

Bunca gelişmelere rağmen Türkiye haddini bilmiyor. Haddini aşan işe soyunuyor. Orta Doğu’ya şekil verilmeye başladığında kendine “oyun kurucu“ payesi biçti ve olur olmaz işlere soyundu. Her girdiği iş başına bela açtı. Sorun çözmekten öte sorun yaratmayı kendine iş edindi. Bunu da hassasiyetimiz gereği olarak ifade etti. Hassasiyetleri bir türlü bitmiyor ki. Herkesin hassasiyeti var. Bu Türkiye’yi ilgilendirmiyor. “Ben, ben“ deyip duruyor. ABD ve Müttefiklerinin bariyerine takılınca da bu kez “müttefikliğimize ne oldu?“ deyip sızlanıyor. Karşıdaki buraya kadar dese de anladıkları yok. Bu kez işi kabadaylığa vuruyor. Ama nafile. Dünya Süper güşleriyle boy ölçüşecek gücü yok.

Türkiye öyle bir çıkmaz yaşıyor ki çevresinde bir dostu kalmadı. Kala kala Irak-KDP, Irak Sünni Araplar, Suriye’de ÖSO vs. denilen terör grupları kaldı. Sonu iyi görünmüyor ama şu an İran sorunu var. Donald Trump’un Suudi kralı ile görüşmesinde, “İran’ın genişleme sürecinin sınırlarına ulaştığı“ vurgusu önemlidir. Bunun gereği yapmak demek İran’a savaş açmak demektir. Şu an bu konuda deklare edilen bir plan yok ama bu konuda bir istem var ve bunun hazırlığı yapılıyor.

ABD’nin Orta Doğu’daki askeri güçlerinin Başkomutanı General Joseph Votel, Beyaz Saray Silahlı Kuvvetler Komitesine yaptığı konuşmada İran tehlikesine dikkat çekti: “İran, benim gri bölge dediğim bir alanda faaliyet yürütüyor. Bu, ülkeler arasındaki normal rekabet alanıyla açık çatışmanın biraz altında yer alan bir alan. İran bu alanı ölümcül yardım yollama, vekil güçler kullanma ve siber faaliyetler şeklindeki farklı araçlarla kullanıyor. İran’ın eylemlerini durdurmak için askeri ya da diğer yolları kullanma fırsatlarına bakmamız gerekiyor. İran dünyanın bu bölgesindeki istikrara en büyük uzun erimli tehdidi arz ediyor.”

Tüm verilere bakıldığında ABD tarafından İran vurulacak. En büyük engel Rusya’nın buna direnmesidir. ABD bu engeli nasıl aşar bilemeyiz ama dünya gücü olma hesabıyla bu balonu patlatacağı da kesin. İran Molla rejimini düşürme, yayılmasını engelleme planlanmıştır. Plan yapılmışsa uygulaması da zamana kalmıştır. Bu şu demektir: İran’ın kurtuluşu yoktur. Bu aynı zamanda Türkiye’nin kurtulacağı da yoktur anlamına gelmektedir.

İran sıkışıyor. Suriye ve Irak’ta tasfiye sürecini yaşıyor. ABD ve Sünni blokun hedefinde. Tek bir kollayanı var. O da Rusya. ABD ve Rusya arasındaki gerilim giderek tırmanıyor. Suriye ve İran, Rusya için önemli. Güvenilir birer patnerdirler. Fakat ABD’nin hedefindeler. Yarın ABD Şam’ı veya Tahran’ı vurursa Rusya nasıl davranacak sorusu ortada. Askeri olarak karşı karşıya gelme riskini taşıyan hamlelerdir. Onun öncesi bir konsensüs sağlanır mı bilinmez ama ABD Dışişleri Bakanı Tilersin’in Moskova ziyaretinde Rusya’ya durması gereken sınır hatırlatılmıştı. Konu tartışma masasında.

Konuyu toparlarsam, dört sömürgecimiz de ABD ve müttefiklerin hedefindedir. Kürdler ise müttefik olarak kabul görmüş durumdadır. Bu koşullarda savaş kısa veya uzun sürse de kazanan ABD ve müttefikleri olacaktır. Tabii ki Kürdler de. Kürdler bunu görmeli ve kendilerini buna göre politikleştirmeli ve pratikleştirmelidir. Kürdler bunu yaparsa 21.Yüzyılı kazanan milleti olarak tarihe geçerler. Büyük bir fırsattır. Umalım, temenni edelim Kürd siyasal hareketleri kapımıza gelmiş bu fırsatı kaçırmasınlar.

28 Mayıs 2017