‘YENİ ORTA DOĞU PROJESİ’, ‘ÇOKLU İKTİDARLAR’ VE KÜRTLER

272

M.MAMAŞ

‘Yeni Orta Doğu, Büyük Orta Doğu, Genişletilmiş Orta Doğu’ ve benzeri yeni kavramsallık tüm dünya için 1990’lı yıllarda ilan edilen ‘Yeni Dünya Düzeni’ ve ‘Küreselleşme’ programının bölgesel parçası veya tamamlayıcıdır. Bir bütün olarak kapitalist sistemin dünya çapında yeniden yapılandırılmasının temel adımlarından birisi.

Bu yapılandırmanın bölgemizde başlatılmasının en önemli sebebi, hasbelkader üzerinde oturduğumuz veya tabiatın bize bahşettiği ama onu doğrudan satmak dışında kullanacak bir endüstriel yapımızın olmadığı petroldür.

Petrol, tüm endüstrinin ve endüsriyel üretimin olmazsa olmazıdır. Arz-talep ilişkisinin esas dinamiğini oluşturduğu kapitalizmin global çapta yeniden yapılanması başlatılıyorsa, bunun temel ihtiyacı olan petrolü kontrol etmeniz gerekir. İnsan için su ne ise, sanayi için halihazırda petrol odur, yani temel yaşam kaynağıdır. Buna sahip olmadan kapitalist sistemin yapılanması demek olan kendini küresel çapta üretmesi mümkün değildir. Ona hakim olmanız ve kontrol etmeniz şart. Bunun için de güvenlik gerekmektedir, zira sahip olmanın doğrudan güç ve güvenlik demek olduğunu tarihten beri beliyoruz, ancak, dar anlamda güvenlik böyle tanımlanır; bunu toplumal örgütlenme modeli ve üst-yapı teşkilatı olan devlet biçimiyle de tamamlamanız gerekmektedir.

Bu açıdan, Orta Doğu iki konuda kritiktir: Petrol-Gaz ve güvenlik (yukarıda izah edildiği biçimde geniş anlamlı ifadesi)!

İkisi de her zaman dünya sorunudur…

Bu konu doğrudan hegemonik güç olmakla da ilgilidir.

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra dünyada ABD’nin tek kutup mu olacağı, Japonya ve Almanya’nın da eklenmesiyle ve hatta Çin’le beraber ‘çok kutuplu’ yeni bir güç denklemi mi oluşacağı haylice tartışılmıştı. Özellikle 1990’larda hatırlayacağınız gibi bu alanda dinamik tartışmalar yürütülmüştü.

1991’de Körfez Müdahalesine son ana kadar ısrarla direnen Almanya ve Japonya’ydı. Japonya yüzde 95, Almanya ise yüzde 70 civarında Orta Doğu petrolüne bağımlıdır. Ancak Körfez Müdahalesi bu şiddetli muhalefete rağmen gerçekleşince Suudi, Almanya ve Japonya müdahalenin masraflarını ödemek durumunda kaldılar. Saddam Hüseyin ve Baas rejiminin devrilmesi için yapılan hazırlıklara Fransa’yı da yanına alan Almanya yine de yoğun tarzda karşı çıkmayı sürdürmüştü. Dönemin ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in buna tepki olarak kendilerini ‘yaşlı Avrupa’ olarak tanımlayıp rencide etmesi ve Doğu Avrupa ülkelerinin desteğini almakla da ‘artık yeni Avrupa’ya bakın’ demesi ve ‘Nato’nun önceliğinin Doğu Avrupa olması gerektiği’ tezini işlemesi münakaşanın nasıl bir çatallanmaya yol açtığını bizlere göstermişti.

Sonuçta Irak’a müdahale edildi ve Saddam Rejimi devrildi.

Almanya şahsında AB’nin petrol-Gaz ve enerji politikası bağlamında kendini artık tehlikede görmediği ve bu konuda ABD’nin garantörlüğüne güvendikleri anlaşılmaktadır. Japonya da bu yönlü kendini rahat hissetmektedir. Bu nedenle artık bir blok halinde hareket etmektedirler.

Şimdi dikkat ederseniz Japonya sanki dünyada yokmuş gibi davranmaktadır. Almanya ise ABD’nin Orta Doğu politikasına itiraz etmemektedir.

Bu iki alanda endişeleri olan Çin ve Rusya’dır. Çin bağımlılığından, Rusya ise Avrupa üzerinde kendi özel enerji statüsünün korunmasından kaynaklı bu hegemonya mücadelesinde ortak hareket etmektedirler.

Batı bloku açısından Rusya ve Çin hem dizginlenmesi gereken, hem de korunması gereken güçlerdir. Kendi hegemonyasını aşmaması için dizginlemek, kapitalist pazar olarak ayakta tutmak için de korumak zorundadır.

Bu tablo üzerinden ‘Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’ne baktığımızda küresel hegemonya mücadelesiyle ilgili bu eskizleri görmekteyiz. Enerjinin kontrolünün merkezinde olduğu bir yapılanma. Orta Doğu’daki petrol rezervleri kadar bakir rezervlerin bulunduğu Hazar Bölgesi ve çevresi de bu projenin içindedir. Bu iki bölgenin yeniden yapılandırılarak birleştirilmesi öngörülmekteydi. Bu bölge aynı zamanda dünya altın ve gümüş rezervlerinin de yüzde 30’na sahiptir (Bu arada, Dünya’nın önemli bir altın rezervinin Güney ve Kuzey Kürdistan arasındaki dağlık bölgede olduğunu, Lozan Anlaşmasında Türkiye’nin buna müdahale hakkının yasal anlamda engelli olduğunu, fakat 1923’ten sonra bu yasal engelin kalkacağını da aktarmış olalım). Altın ve gümüşün süper iletken özelliği olduğundan yeni teknolojilerin üretiminde önemli bir yeri olduğunu da not edelim. Aslında bu her iki bölgenin bir ortak özelliği de devlet yapılarının benzer yapısıdır.

Bir ara not olarak, bugün Güney Kürdistan’ın Germiyan bölgesinde yeni keşfedilen Doğal Gaz rezervinin tüm Avrupa’nın ihtiyacını uzun yıllar karşılayacak zenginlikte olduğunu da belirtelim…

İşte bahsettiğimiz bu konular, dünya kapitalist sisteminin yeniden yapılanması ile ilgili Orta Doğu’da tüm altyapı ve siyasal üstyapının ve bununla alakalı hukuksal statükonun değiştirilip yeniden inşaa edilmesi anlamına gelmektedir.

Kısaca buna değinirsek;

-Birinci Dünya Savaşı akabinde Sovyetler Birliğini bu kritik petrol bölgesinden uzak tutmak maksadıyla orta ölçekli tampon devletler kurdular ve kolladılar. Bu devletler günümüzde inşaa edilen yeni yapılanmanın engeline dönüştüler. Çünkü Komünizm tehditine karşı kendilerine tanınan ‘özerk davranma’ statüsü belli bir direnç kurma kabiliyeti geliştirmelerine de yol açtı. Aynı zamanda tümü diktatörlükle yönetilen ve bunu da ekseriyetle petrolden elde ettikleri doğrudan gelirle ayakta tutan, işbu nedenle üretici özellikte kapitalize dinamikleri gelişmemiş ve nitelikli pazar vasfı kazanamamış devletler. ‘Petrolü aldım, sana dolar verdim ve bu dolarla benim ürünlerimi almalısın’ mantığı kapitalist pazar ekonomisini geliştirmeyen, hatta daraltan bir modele dönüştü. 21.Yüzyıl kapitalizminin küresel ölçekte yeniden yapılanmasının önemli bir noktası, üretici olan pazar ihtiyacıdır. Üretici olmalı, çünkü dünya üretimi belli bir işbölümü ve bu temelde bir hiyerarşiye gereksinim duymaktadır. Üretici olmadan sistem genişlemez, genişleyince de tüketici olman lazım, ki bunun yolu da üretici olduğunda sermayeden aldığın payla alıcı haline gelmen demektir. Klasik arz-talep ilişkisinin yeniden şekillendirilmesi…Bu işin toplumsal altyapısına dair kısmıdır.

-Orta ölçekli tampon devlet modeli bu yönüyle tarihe karışıyor. Bilhassa da Orta Doğu’da. Petrole, Din’e ve diktatörlüğe dayalı devlet modeli ortadan kaldırılacaktır. Çünkü bu yeni dönemde artık fonksiyonel özellikte değildir. Eski Yunan Site Devletleri misali minyatürize edilmiş federasyonlaşmalar ve aynı devlet sınırları içinde ‘çoklu iktidarlar’ modeli geliştirilecektir. Yüzer gezer devlet tipleri misali.Tüm bunlar arasında geçirgen ilişki ağları kurulacaktır. Dünya üretiminde belli bir işbölümüne dahil olunacaktır, fasoncu ve belli kimi yan sektörlerin üreticisi olunacaktır muhtemelen. Bütün Ortadoğu’da yaşanacak bir durum bu ve uzun yıllar alacak bir çalışma. Tüm bu denklemi denetleyecek yeni garantör devletler de dizayn edilecektir. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası konumlandırılanlar örneğindeki gibi.(Kürdistan’a böyle bir işlev yüklenmesi ihtimali yüksektir)

-Dağıtılan ve dağıtılacağı beklenen devletlerin sacayakları olan petrol ve din de işlevselliğini kaybedecektir. Avrupa’daki ’30 Yıl Savaşları’ sonrası Hıristiyanlık nasıl ki toplumsal siyasal düzen üzerindeki rolü tasfiye edilerek bin metrakarelik Vatikan’a sıkıştırılıp sadece sembolik bir değere razı edilmişse, İslamcı Şeriat düzeni de benzer tarzda tasfiye edilerek Kabe duvarları içinde sembolik ruhani bir değerle sınırlanacaktır. Toplum dinamiği seküler yaşam tarzı temelinde geliştirilecektir. Petrolün ve dinci şeriat anlayışının yarattığı toplumsal form ortadan kaldırılacak, birey bazlı seküler toplumsal yapının dinamikleri açığa çıkarılacaktır.

-Bu projenin önemli bir parçası da geleceğin enerji kaynaklarından biri olması hesaplanan ‘Güneş Enerjisi’ ve su kaynaklarının kontrolüdür. Bu açıdan da Kürdistan’ın rolü dikkatli irdelenmelidir.

Ana hatlarıyla çerçevesini çizdiğimiz bu tabloda Kürdistan’ı nasıl bir yere yerleştirebiliriz? Kısaca buna da birkaç cümleyle değinmek isterim.

Öncelikle, Güneydoğu Avrupa’nın güvenliği ve istikrarı anlamında kendisiyle Orta Doğu arasında bariyer devlet olarak tasarlanan ülke Türkiye idi. 2000’li yılların başlarında AB Türkiyeyi bu role hazırlamaya çalıştı, fakat klasik yapısıyla direnç gösteren Türkiye bunun gereklerini yerine getirmediği gibi (nedeni Kürtlerin demokratik haklarının verilmemesidir) günümüzde bu sınırları neredeyse kendisi tehdit eden bir devlete dönüşüyor, hızla…Siyasi olarak gittikçe İslamcı bir kimliğe dönüşmesi de Avrupa’yı ciddi anlamda korkutmaktadır. Ve Batı’nın güvenini tümden kaybetmek üzeredir. Bu güvenin kırılması, 2003 yılındaki ‘Tezkere’ kriziyle başladı ve katlamalı olarak halen de kırılmaya devam ediyor. Türkiye’ye biçilen bu misyon akamete uğrayınca bu defa tüm Türkiye Kürdistan’la çevrelenmeye başlandı.

Burada yeni bir set örülmektedir.

Türkiye Kürdistan’la çevrelendiğinde Orta Doğu ile karasal ilişkisini kaybediyor. Zamanla kendi içinde yukarıda ifade etmeye çalıştığım tarzda ‘çoklu iktidar’ denklemiyle de çözülmeye zorlanacktır.

Böylelikle Orta Doğu ile Güneydoğu Avrupa arasındaki bariyer tamamlanmış olacaktır.

Bu ve benzeri yönüyle düşünüldüğünde, Büyük Kürdistan ‘Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin’ kritik bir parçasıdır diyebiliriz. Fakat süreçle şekilleneceği ve son ana kadar biz de kendi içimizde ‘çoklu iktidarlar’ olarak kalabiliriz konusu değerlendirilmeyi beklemektedir.

‘Yeni Ortadoğu’ biraz da böyle birşeydir…

Bunu kendi lehine hızlandıracak yegane dinamik ise, Kürt güçlerinin milli birlik temelinde hareket etmesidir…

30.04.2017