Yakın Doğu’da Tarih Çözülürken

1320

M.MAMAŞ

Yakın Doğu’da bugün yaşanmakta olanları, binbeşyüz yıllık zaman tünelinde tarihin bu coğrafyada dördüncü büyük çözülmesi olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Birinci çözülme dönemi, İslam’ın ortaya çıkması, yayılması ve iktidarlaşması sürecidir. Bu süreç Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü sonrası döneme denk geldiği için geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş, zirvesine vardığında ise kendi içinde ayrışma ve çatışma eğilimine girmiştir.

İkinci çözülme dönemi, “Haçlı Seferleri” ile başlayan ve Doğu Roma’nın  (Bizans) çöküşüne kadarki zaman aralığıdır. Bu dönemde İslam coğrafyasındaki “aydınlanma” dinamikleri ciddi ölçüde tahrip olmuş ve belki de yaşanması muhtemel ‘Rönesans’ benzeri bir akımın gelişmesi iç dinamiklerin tahrip olması nedeniyle gerçekleşememiştir. Osmanlı’nın Bizans coğrafyasında yayılması ile de değişim ve dönüşüm süreci hepten gecikerek yeni bir kasılmaya yol açmıştır.

Üçüncü çözülme dönemi, 1.Dünya savaşı ve sonrasındaki süreçtir. “İslam-ümmet-Hilafet”  referanslı despotik imparatorlukların nihai biçimde ortadan kalktığı ve ‘milli devlet’li yeni bir siyasal tanzimin gerçekleştirildiği dönem…

Dördüncü dönem ise, 1991 Körfez Müdahalesi ile başlayan, 2003 Irak’ın işgaliyle devam eden, Afganistan müdahalesi, ‘Arap Baharı’, Libya müdahalesi, Mısır’da Mübarek’in ve akabinde Mursi’nin devrilmesi ve halihazırda henüz devam eden “siyasal İslamcı” güçlerle savaş…Yakın Doğu savaşla kavrulmaktadır adeta.

Tarihin Yakındoğu’daki bu yeni büyük çözülmesi esasında 1.Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen yapılanmanın toplumsal değişim dinamiğinin yetersiz kalması veya başarısız olmasından ileri gelmektedir. Bunun en önemli iki sebebinden biri geç kapitalistleşme ve bu bağlamda geç uluslaşma iken, diğer önemli bir etken ise Bolşevik Devrimi’nin yarattığı yeni kamplaşmadır.

Kapitalist dünya düzeni yeni oluşturulan bu devletlerde hem kapitalist pazar ilişkilerini geliştirmek ve hem de buraları Sovyet etkisinden korumak zorundaydı. İthal ikameci iktisadi kalkınma modeli ve iç dinamiklerin zayıf oluşundan ötürü yukarıdan aşağıya kapitalizmin inşası sorunu çarpık ve çatışkılı bir toplumsal yapı ortaya çıkarmaktaydı. Bu yüzden diktatörlük rejimleri inşa ettiler. Ve siyasal İslam’ı da bu rejimlerin toplumsal dayanağı yaptılar. “Komünizm tehdidi” propagandasıyla siyasal İslamcı güçleri yükselen sol dalganın bariyer gücü olarak örgütlendirdiler. Sovyetlerin çöküşünden sonra ise bu güçlerin tasfiyesinin kolay olmadığını gördüler. Ve 1.Dünya Savaşı sonrası geliştirmek zorunda kaldıkları kapitalize ilişkilerin çarpık haliyle 100 yıl donarak kaldığını ve halen birey çözünürlü toplumsal yapının gelişmediğini de anladılar. Feodal değerler, cemaatsel yapı ve İslam referanslı dünya algısının yerinde durduğunu ve ölümcül bir tehdide dönüştüğünü El Kaidesi, Işid’i, El Nusrası vb örnekleriyle gördüler. Bütün bölge bu siyasal İslamcı güçlerle kaynıyor. Üstelik bu kesimi dönüştürmek amacıyla geliştirdikleri “ılımlı İslam” projesi de işlevini kaybetti. “ılımlılar” bile hepten bağnazlaşmaktan geri durmadı.

Küresel kapitalist sistemi sürükleyen Batı ve patronu ABD, dönüştüremediği bu toplumsal yapıyı ve coğrafyayı “Hadron Çarpıştırıcısı” gibi karanlık bir tünele sokarak daha uzun yıllar sürecek bir ‘mezhep savaşı’ ve benzeri girdaba almış bulunuyor. Avrupalıların “Otuz Yıl Savaşları” deneyimi Yakındoğu’da uygulanıyor gibi. Bu coğrafya bu biçimde tarihin yeni çözülmesini yaşamaktadır. Daha uzun yıllar sürecek ve din referanslı savaşla yozlaştırılacak, yorulacak, içine çökecek ve nasıl ki koskoca Kutsal Roma Germen İmparatorluğu bin metrekarelik Vatikan’a sıkıştırılmış ve ruhani bir sembole dönüşmüşse, “Siyasal İslam” da Kâbe duvarlarına değin sıkıştırılıp sembolik bir makama dönüşene kadar da durmayacak gibi…

Yakın Doğu, tarihin kalbi diyebileceğimiz bir yerdir. Bugün bu özelliğini uygarlığın merkezi değiştiğinden dolayı koruyamamışsa da halen kritik önemde bir coğrafyadır. Modernleşememe-sınıfsallaşamama da diyebiliriz– ve kapitalist yeniden yapılanma kriterlerine uyum sağlayamaması nedeniyle kendi içinde çarpıştırma yoluyla çöküşün ve çözülmenin girdabına alınmış bulunuyor. Hiçbir devletin bundan muaf kalma şansı yoktur. Zira Yakın Doğu bugün küresel kapitalist sistem için en büyük tehdit alanına dönmüş bulunuyor.

Bu çözülmenin, bu yeniden yapılanmanın kuşkusuz yeni dinamikleri ve prensipleri de ortaya çıkmaktadır. Kürtler bu alanın en önemli dinamiği oldular. Binlerce yıllık taşlaşmış bu toplumsal yapıyı parçalamak, elbette tarihin yeni yırtıcı güçleri olmadan mümkün olamazdı. Kürtler bu yönüyle bölgenin  en dirençli halkı olduğunu gösterdi. Dolayısıyla Kürdistan toprakları bu çözülmenin ana üssü olmuş durumdadır.  100 yıldır bir rol devlet olarak konumlandırılmış Türkiye dahi bu çağdışı kaosun karanlığına hapsolmuş haldedir. Ve kendi çözülmesini de engelleme gücünden yoksundur.

Osmanlı da doğuda çözülerek gelmedi mi?

Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa gelip Nizip’te 1839 yılında Osmanlı ordusunu önüne katarak Kütahya’ya kadar geldiğinde tüm herkesler çürümüş imparatorluğun pek fazla ömrü kalmadığını anladı. Kürtlerle de bu dönemde kopuşmaya başladı. Ve Yemen’de İmam Yahya orduları “bir avuç buğday geçmeyecek” sloganıyla Osmanlı güçlerini kuşatıp perişan bir yenilgi yaşatınca artık çatırdama seslerini herkes duymaya başladı. Ardından Balkan halklarının başkaldırısı ve 1.Dünya Savaşıyla gelen ölümcül son.

Doğuda kaybeden Osmanlının Avrupa’da tutunma şansı var mıydı!

Kürtler olmadan doğuda güç olma şansı var mıydı gerçekten!

Bu iki tespit bizi bugünkü güncel duruma getirmektedir. Kürtleri kaybetmiş, karşısına almış Türkiye doğuda güç olamıyor ve her cephede kaybediyor. Burada kaybettikçe Batı’dan da kopuyor. “Bizim gidecek başka yerimiz yok, Ege’nin sularında mı boğulacağız” söylemleri boşuna değil. Türklerin çözülmesi ve çatırdaması yine doğudan başladı. Ve yine Batı’dan kopmaktadırlar.

Kürtler ise bu tarihin yırtıcıları olarak sahnedeki yerlerini aldılar. Üstelik modern dünyanın değerlerini ülkelerinde bayraklaştırarak…