TUTSAKLARA SES VER, ONLAR ÖLMESİN!

208

Bahattin Kılıç

Değil günler saat ve saniyeler bile çok önemli. Durum çok ciddi. Bir an önce çözülmezse sadece çeşitli kalıcı hastalıklar ve sakatlıklar değil, aynı zamanda bir çok insanın ölümü de kaçınılmaz olacak gibi.

Bugün 64. Günleri! Ne durumda olduklarını, hangi aşamaya geldiklerini tahmin etmek zor değildir. Artık başladıkları ilk haftalar gibi gülüp eğlenemiyorlar. Rahat hareket edemiyorlar.Belki de uyuşma nedeniyle çoğunun el ve ayakları artık tutmuyor; yattıkları yerden bile kalkamıyorlar, sağa sola dönemiyorlar, arkadaşlarının yardımıyla hayata tutunmaya çalışıyorlar,belki de ölümü sayıklıyorlar kim bilir.

Anlayacağınız içinde bulundukları koğuş ya da hücre ortamına çoktan beri ölüm sessizliği egemen olmuş durumda.Ses verin! Sahip çıkın! Bunu yapın ki sessizlikleri ebedileşmesin. Ölümler yaşanmasın.

Hey insanlar! Ben, sen, o ; biz, siz onlar yani dışardaki bütün insanlar, en zor olanı, en ağır olanı nedir biliyor musunuz?

Çoğumuz fazla yiyip içmekten şişen midelerimizle övünüp dururken, onların ne durumda olduklarını, boş midelerinden gelen dayanılması güç o kötü kokularla nasıl bir savaşın içinde olduklarını hiç düşündünüz mü?

Her yemekten sonar ellerinize aldığınız kürdan çöpleriyle dişlerinizi karıştırıp dururken onların dökülecekmiş gibi sallanıp duran pas tutmuş dişlerini ve temizledikçe yeniden kabuk bağlayan dudaklarını bile hissetmediklerini biliyor musunuz?

Hepsinin bedenlerini ağır bir halsizlik sarmıştır, farkında mısınız? Üzerlerine yorgunluk çökmüştür, zaman geçsin diye belki de hep uyumak istiyorlar. Ama uyuyamıyorlar.Yatakları diken olmuş batıyor. Bunun nasıl bir şey olduğunu biliyor musunuz?

Bazen eklem ve kas ağrılarından kıvranıp duruyorlar, bazen de sızıp kalıyorlar.Acaba bir daha uyanacaklar mı diye hiç kaygılanıyor musunuz?.

Her uyuduklarında genellikle tatlı rüyalarla süslenen bir hayal alemine dalıp gittiklerini biliyor musunuz?

Yalancıktanda olsa bir zevki sefa yaşıyorlar. Özlemini çektikleri birçok şeye kavuşmuş gibi oluyorlar.Onca halsiz ve bitkin olmalarına rağmen yüreklerindeki o güzel özgürlük tutkusuyla dağları, kırları dolaşıp derinden oh çekiyorlar. Çocuklar gibi koşup oynuyorlar. Çığlıklarla sevdiklerinin kollarına atlıyorlar. Onlarla el ele tutuşup halaya duruyorlar görüyor musunuz?

Bazen de karşılarında türlü yiyeceklerden zengin sofralar kuruluyor,biliyor musunuz? Masada yok yoktur.Her şey eksiksiz olarak karşılarında duruyor. Sadece kurulup girişmeleri için onları bekliyor. Ama bu kadar güzel envai tür yiyecekler dururken onların canı nedense belki de daha çok önce hiç sevmedikleri, nefret edip yemedikleri yiyecekleri çekiyor,gözlerinden onlar şekilleniyor, iştahları onlar için kabarıyor. Belki de ’vay be! daha önce bu güzelim yiyeceklere ne kadarda haksızlık etmişim’ diyenleri oluyor. Ve bu tatlı rüyalar sürüp gidiyor. Sonra ya ağrı ve sızıların etkisiyle, yada direnişlerini kırmak için koridordan koğuşlara yaydıkları hoş yemek kokularıyla bu tatlı hayallerinden irkilerek uyandıkları oluyor.Bunun nasıl bir duygu olduğunu hiç düşündünüz mü? Açlık nedir hiç yaşadınız mı?

İnsanlık hali. Bazen fırtınaya tutulmuş deli dalgalarla boğuşan gemici misali kendini yapayalnız hissedenleri olsada her halükarda onur ve kişiliklerine yönelik saldırıların bilinçaltlarına kazmış olduğu karşı koyma refleksiyle hemen kendini toparlayıp “bana neler oluyor” diye kendini yoklayıp alaboradan korunmaya çalıştıklarını ve nasıl bir irade savaşı yürüttüklerini görüyor musunuz?

Onlar ölümüne direniyorlar.Belki de her biri etkisinden kaldığı bir öyküyü,bir romanı,bir hikayeyi,tarihe mal olmuş bir kişiliği yeniden okuyorlar. Okumak da ne belki de kahramanı olmuş yeniden yazıyorlar. Aslında tarih yazıyorlar,tarih de onları. Sorun ve taleplerine sahip çıkalım,ses verelim.Bunu yapalım ki bu insanlar ölmesin.