“TÜRKOMATLAR”: KÜRT’TEN MÜTEŞEKKİL, TÜRK’E MÜTEŞRİF ENTEGRASYONCU KÜRT SİYASETİ

735

M.MAMAŞ

Halepçe katliamı sonrasında Saddam’ın saldırılarından kaçan yüzbinlerce insanımız Güney Kürdistan’dan tıpkı şimdi Şengal ve Kobani’de olduğu gibi Türk Devletine ve İran’a sığınmak zorunda bırakılmıştı. Kürtler, tıpkı bugün olduğu halde mahşeri bir dramla insanlığın vicdanında çırpınan bir çığlık gibi kendini bu acımasız coğrafyanın vadilerinden kurtarmaya çalışan telaşlı bir insan seli olarak akıyorlardı. Öyle öldürülmüş, öyle hırpalanmış ve öyle aşağılanmıştık ki bir düşmanımızdan kaçarken öbür düşmanımıza sığınmak zorunda kalıyorduk. Hem de elimizden alınmış kadim topraklarımız üzerinde bunları yaşamaktaydık…

O sıra lise talebesiydim ve 12 Eylül’ün İlkokul’unda öğretmeni tarafından binbir türlü fiziki ve manevi işkenceyle “Türkleştirilenlerden” biri olarak bu kıyamet telaşlı kitle dalgalarının bilincini büyük şoklarla ayılttığı bir deprem yaşıyordum birçoğumuz gibi. O günlerde hiç unutamadığım bir olay beynime zamk misali yapıştı, hiç unutmadım ve unutulmaması adına sizinle paylaşıyorum: Türk Ordusu, o cehennemden Kürt halkımızı sınıra kadar getiren pêşmergelerden silahlarını alıyordu. Bunu kendine yediremeyen bir pêşmerge Zap suyunun kıyısına geliyor ve “kötüler arasında tercih yaptıran dünyaya lanet olsun” diyerek kendini suya atıp yaşamına son vermişti.

Devletsiz Kürtlerin niçin bağımsız Kürdistan’a ihtiyaçları olduğunu anlatan çarpıcı bir olay. Bağımsız bir devletimiz yoksa böyle katliamlara uğrayarak düşmanların birinden kaçıp diğerine sığınarak bütün aşağılanmalara açık bir yaşama mahkum ediliriz veya bu onurlu pêşmergenin yaptığına benzer bir isyanımız olur…

Evet, Yakındoğu, insanlığın düşünyasının en önemli mitolojilerini, en önemli dinlerini ve siyasi-idari geleneklerini yaratmış, ”Binbir Gece Masalları” ile dolu bir ütopyalar karmaşası olan hülyalı bir coğrafyadır. Hülyalı olduğu kadar belalıdır da. Ama aynı zamanda disütopyaların da coğrafyasıdır. Rüyalarla kâbusların benzer mistifikasyonlarla bezendiği yerdeyiz. ”Cennet” ile “cehennem”  de burada yaratılmadı mı? “Nuh Tufanı” gibi korkunç felaketleri yaşamış ve bu felaketlerden kurtuluş teolojileri yazan da biz değil miyiz?“Gayya Kuyuları”  ve  “Aden Bahçeleri”ni biz bulmadık mı? Her ikisi de zihnimizin derinliklerinde ödül-ceza ikilemli düalist varlığını sürdürmüyor mu hala! Varolma şeklimizi tutum ve irademize göre muameleye tabiî kılan genişçe bir repertuar var ve fizik yasalarının bütün ağır hükümlerini içermektedir. Burada Cennet deCehennem de, Gayya ve Aden Bahçeleri de bir çizgi kalınlığı mesafesindedir. ”Binbir gece Masallarının” “Binbir Gece Kâbuslarına”  döndüğünün bolca nişanesi mevcutludur…

Kısacası, Yakındoğu, destanların da derdestanlarınberdestanların veya bındestanların da eşit ağırlıkta yan yana ve iç içe yaşandığı karmaşık bir bölgedir. Yaratıcı ama merhametsizdir. Yazıyı bulduk örneğin ama bulan halkı da yoketmedik mi! Burada halk ve millet olarak yaşamanın altın kuralı mistifikasyona aldanmamak ve fizik yasalarının hükmüne göre davranmaktır. Yoksa bu halklar çeşitliliği kadar halklar mezarlıkları da arkeolojinin ve paleontolojinin hala incelediği ve yeni keşiflerle gerçeği ispatladığı bu topraklarda son ikametçi olmayabileceğimizi bize yeterince hatırlatmaktadır.

Şengal ve Kobani özelinde Kürdistan’da yaşadıklarımız bize aslında Asur’un ve o acımasız siyasi kültürlerin hala yaşamakta olduğunu bir tokat gibi suratımıza çarpmakta değil midir? Eğer Med atalarımız bu canavarı o tarihte dağıtıp parçalamasaydı Dehaklar hala en taze beyinlerimizi yiyip özgün popülasyonumuzu çoktan bitirmiş olmayacaklar mıydı? Ve şimdi merakla ve hayretle inceledikleri arkeolojik-paleontolojik incelemelerinilgilisi değil de inceleneni biz, yani, varis yerine miraslık olmayacak mıydık?

Eğer Med atalarımızın Kawaları-Keyakserleri, Dehakların kafasını kesip zalim Asur’u paramparça ederek demirci ve savaşçı ustalıklarını birleştirmek yerine, “Allah gecinden versin” diyeceğimiz şekilde Asur’u “demokratikleştirmeye” çalışsalardı neler olurdu neler olmazdı ki!.. Ya maazallah “Asurlaşalım”denilseydi ne yapardık!…Ya “Nuh’u aştım” diyen bir Med lideri “ben Dehak’ın kültür milliyetçisiyim,Medler isyan etmeseydi  Asur demokratik olacaktı” ve karşı çıkanları da “ilkellik” ve “kendisini anlayamamakla” itham etseydi  hal-i pür melalimiz ne olurdu!…

Bütün bunları örneklemek ve zıtlaştırmak mantığıyla çoğaltmak mümkün tabii ancak burada şunu ifade etmeye çalışıyorum; Yakındoğu tarihi entegrasyonun değil müstakil varoluşların tarihsel ikliminin yaşandığı bir siyasal yapıya sahiptir. Dileyen, Sümer rahiplerinden keşişlik ve müritlik manifestoları devşiredursun ama Kürdistan milli kurtuluş davası 21.yy.’da bu fantastik ideolojik “matufu aleyh”lerin fizik yasalarına çarparak önemsizleştiğini kanlı canlı orta yere sermiştir.

Bunun en önemli örneği Şengal ve Kobani’de yaşananlardır. Tarihin öğreticiliğinden sakınanların günümüz yaşadıklarımızdan gerekli tarih dersini almalarını dilerim.

Türk devleti, 1.Dünya savaşı döneminde Ermenilerin yarısını yok etmenin kanıtı henüz kılıncının ucunda taze iken bunun dehşeti ile geride kalan diğer halkları ve Kürtleri de katliam tehdidi altına alarak teslim almaya çalıştı. Tıpkı şimdi IŞİD vb. güçlerle yaptığı biçimiyle. O dönem de Kürtlerin en ciddi sorunu kendi aralarında milli birlik oluşturamamalarıydı. Mevcut örgütlülükler şimdiki gibi entegrasyoncu ve bağımsızlıkçılarşeklinde parçalıydılar.

Entegrasyoncuların başını 19.yy’daki son büyük bağımsızlıkçı isyanımızın lideri Ubeydullah Nehri’nin torunu ve Danıştay başkanı olan Seyit Abdulkadir Nehri çekmekteydi; “bu zor günlerinde Türkleri yalnız bırakamayız” tezi ile ve İslamist yaklaşımlarıyla ne kadar yanıldığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Tabii uzun yıllar Bağımsız bir Kürdistan için çabalamış ve hatta bir ayaklanma yaratmış olan ve Mir Bedirxan’ın torunlarından Abdurezzaq Bedirxan örneği de ilginçtir. Osmanlı idaresi O’nu getirip Saray’ın sözcüsü yaptı.Örneklemeler çoğaltılabilir….

Şimdi bu deneyimlere bakınca TC devletinin bu repertuardan nasıl faydalandığını, Kürt’en müteşekkil Türk’e müteşrif veyahut Kürtlükten doğma Türklükte boğulma bu entegrasyoncu Kürt siyasetini yeni versiyonuyla nasıl da yeniden ürettiğine şaşırmalı mıyız? Şimdi, Hatip Dicle gibi insanların,”biz bağımsız Kürdistan fikrini çoktan çöp sepetine attık”, “gelin Türkiye’yi demokratikleştirelim”  diyenlerin niyetlerini bu geçmiş repertuardan okuyup daha iyi anlamak mümkün değil mi! Fuat Önen hocamızın dediği gibi, ”kendini Türk devletinin arızalarını gidermeye adayan tamirciler” işte bizim bu iltihakçı yeni entegrasyoncularımızdır…

Bağımsızlıkçılar ise, etkileri hala günümüze kadar süren zincirleme isyanların öncülüğünü yaptılar: Qoçgirî, Şêx Seit, Agirî, Dersîm…

Sonuçta yenildik. Hem de büyük katliamların ve zulümlerin ağırlığını koynumuzda taşıyarak yaşadık ve bilinçaltımız bütün dehşet sahnelerini hala irkintiyle taşımaktadır. Şengal’de ve Kobani’de bütün o “devlet istemiyoruz” türü sürrealist hülyalarımızın nasıl da gerçeğin arz-ı erd’inde parçalanarak fizikle yüzleştiğini yaşadık ve yaşıyoruz da. Bu hülyalı ve belalı atlasta bir Kürdistan devletimiz yoksa Gayya Kuyularına düşmeye hazır olmalısınız.

Çünkü bu mahşeri Arasat’ta “hava kurşun gibi ağır” ve halkımızın geleceği yine şairin dediği gibi “zafer topları” ve “mukaddes namluların” tarakası altında tayın edilmektedir. Ve dolayısıyla “Türkiyelileşme/Türkiyecilik” siyaseti Şengal ve Kobani özelinde gerçekle yüzleşti ve çöktü.

Bu uzun yıllardır işlenen “Türkiyelileşme/Türkiyecilik” programı Kürt siyaset sınıfını “çifte bayraklı”, ”çifte dinli” hale getirerek bunca yoldan- yolaktan sonra maalesef kendilerinin bile çözemediği şekilde birerTürkomat”a dönüştüler. Öyle ki Türk devletinin kendi sömürgecileri olduğunu ve onca katliam ve işkencelerin sorumlusu olduğunu unutarak kendilerini bu devletin güvenliğinin bile garantisi olarak arz etmekten hicap duymamaktadırlar. Türkomatlar, Kürdistan’ın diğer parçalarını Türk “Misak-ı Millisine” ekleyip sonra Kürdün kanıyla demokratikleştirerek pehlivanlar gibi bu devleti nasıl dönüştürüp güçlendireceklerinin beyanatlarını yineleyip duruyorlar. Hatta PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah,  “Rojavayê Kurdistan’da IŞİD’e karşı savaşmakla aynı zamanda Türkiye’yi de koruduklarını” defaaten açıklayarak“Türkomat”  üretme tesisini oraya kadar taşımaya azimli olduğunu göstermiyor mu?

Ve, “kötüler arasında tercih yaptıran dünyaya lanet olsun” diyerek Kürdistan’ın parçalanmasına isyan edip dün kendini Zap suyuna atıp intihar eden O onurlu Kürt pêşmerge, bugün Kobani’ye savaşmaya giden pêşmerge birlikleri tarafından onurlandırılmış olmaktadır.İşte Kürdün bağrındaki kör düğüm böyle çözülecekltir. Mele Mustafa’nın Mahabat Cumhuriyeti’ni savunması gibi bu gün Pêşmerge kuvvetleri de bu tarihi sorumluluğa haiz olduğunu gösteriyor…

Kürdistanlılar yeni entegrasyon politikalarına bağımsızlık programıyla direnmelidirler…

Kürt’ten müteşekkil, Türk’e müteşrif  Kürt siyaseti artık tarihi kırılma anına gelmiştir.24.10.2014