“TÜRKİYELİLEŞMENİN” EKONOMİPOLİTİĞİ VE BAĞIMSIZLIK DİNAMİĞİ

854

M.MAMAŞ

Sömürgeciliği askeri zor, ekonomik kaynakların ve ulusal pazarın ele geçirilmesi ve kültürel asimilasyon biçiminde kategorilere ayırınca; sömürge ulusun millet olmaktan kaynaklı taleplerinin şiddet yoluyla bastırılması, kültürel asimilasyonla egemen ulusa devşirilmesi ve iktisadi kaynakların sömürgeleştirilmesinin yanı sıra, Kürdistan gibi “iç sömürge”lerin özgün sorunu sayılabilecek “sınıfsal-toplumsal entegrasyon”  gerçeği de bize sömürgecilik ilişkilerinin klasik tanımlamasının yetersiz kaldığını göstermektedir.

Klasik sömürgelerde işbirlikçi komprador bir burjuvazi vardır ancak bu dışsal karakterli bir özellikte olup sömürgeciliğin departmanı gibidir. Sömürge ülkede toplumun geniş kesimlerine ekonomik nüfuzu geniş katmanlara yayılmayan yalıtık ve daha çok sömürgecinin acentesi veya ünitesi gibi konumlanmıştır. Sömürgeci egemenliğin “tali bayisi” gibidir. Komplekslidir ve bu davranışı onun ait olduğu toplumundan kaçmasına yol açar. Toplumunu iterek sömürgeci egemenlere yakın durmaya çalışır. Bu onun tipik davranış kalıbıdır.

Kürdistan gibi bir “iç sömürgede” ise, güçlü bir burjuvazinin oluşmaması için tüm devlet aklı ve yasaları seferberlik ruhuyla hareket ederek kendi burjuvazisinin devamı veya eklentisi olması için son derece kadük bir işbirlikçi sınıf oluşturmuş ve bu yolla bilinçli olarak kendisini herhangi bir aracı ya da acenta olmaksızın doğrudan içerterek geniş toplumsal yapıya yayma politikası izlemiştir. Bu açıdan bakıldığında aslında özgün haliyle bir Kürt burjuvazisinin varlığı-varlıksızlığı veya kadük yapısı aslında dikkate değerdir. Burada departman veya ünite değil, eklentlili bir bağdaşıklık var. Bu tip burjuvazimizin kompleksi bile yoktur. Son derece siniktir. Toplumundan kaçıp sömürgecisine yakın durmak yerine, sinik karakterinden dolayı kendi toplumunun içine kaçar ve egemen gücün o toplumu entegrasyona uğratmasına içeriden güç verir. Böylelikle kendi eklemlenmesini toplumla sübvanse eder.

“İç sömürgede” burjuvazi kadükleştirildiğinden ve kendi organik eklentisine dönüştürüldüğünden toplumsal hayat içinde etkin bir “orta sınıfın” yeşermesine de izin verilmemiştir. Halkın artı-değer biriktireceği pazara dönük aktif bir iktisadi faaliyet yerine, daha çok kendi içinde kapalı ve ancak biyolojik varlığını eksikli de olsa günübirlik devam ettirebileceği bir ekonomipolitik uygulanmaktadır. Devlet memurluğu, Türkiye kentlerinde ucuz iş gücüyle yaşayan Kürt nüfusun sınırlı katkıları ve sınır ticareti vs. yollardan geçimini sağlayan kitleler ve birikim sağlama imkanı olmayan küçük boy işletmelerdeki çalışanlar hesaba alındığında “Türkiyelileşme” politikalarının iktisadi zemini de anlaşılmaktadır. Kadük burjuvazisinden, orta sınıfın zayıflığından ve raşitik küçük burjuvazinin sınıfsal temellerinden kaymış yapıları bazen tüm bunların karışıma dönüştüğü yerde kendi toplumsallığında tutunacak bir ekonomik güç ve bunun siyasal üst yapısı bulunmadığı için tabiatıyla sömürgeci iktisadi sinsile korunak olarak addedilmektedir. Bundan kopmak istemeyen, bu duyguyu besleyen siyasal damar olan “Türkiyelileşmek” politikası bu noktadan kültürünü almaktadır.

Yani, kısaca üretici iç dinamikleri parçalanıp budandığı için hiçbir sınıfsal yapının kendi gerçek zeminine yerleşme imkanı bulamadığı Kürdistan’da kayganlaşan sınıfsal formların kendi dinamiklerini yaratma imkanı yok edilerek şekilsizleştirilmiş ki örneğin bir devlet memurluğu dahi orta sınıflaşma hayaline dönüşebilmektedir. Keza Türkiye şehirlerinde gayri insani şartlarda çoğu bodrum ve yarı bodrumlu mekanlarda çalıştırılan tekstil atölyesi işletmecisi de bu benzer yanılsamayı paylaşabilmektedir. Dolayısıyla denilebilir ki, “Türkiyelileşme” siyaseti gerçekte sınıfsallaşamamış bu ve benzeri toplumsal algının iradeleşmesi anlamında “memur tepkisi” veya “orta sınıf” tutumu olarak tanımlanabilir. Kürt yoksul ve emekçi  kesimi de direnişçiliği  ile içgüdüsel  bir tepki içindedir.  Bu entegrasyonda çıkarının olmadığının farkında fakat bu politikayı kıracak azim ve iradeleri ciddi hasar almış durumdadır.

Bütün bunların yanında, 1993-96 yılları arasında Türk Devleti’nin uyguladığı köy boşaltma politikalarıyla şehirlere göçerttirilen ve Kürdistan’da metropollerin yaratılmasının en önemli sebebi olan nüfus hareketleri sonucu da, yukarıda izah edilen iktisadi ilişkiler içinde yer bulmakta zorlanan geniş bir kitle var. Bu iktisadi formda yer bulamadığından lümpenizmin envai türüne rastlamak bizi şaşırtmamalı. Kırsal kültür ağırlıklı yaşam biçiminin Kürdistan’da kent sosyolojisini nasıl çarpık hale getirerek reaksiyoner bir kitle oluşturduğu önümüzde ciddi bir sorunsal olarak durmaktadır.

Türkiyelileşmenin ekonomipolitiği buradadır.

Buradan bakınca, “Türkiyelileşme” siyasetinin hiç de küçümsenmeyecek maddi bir zemininin olduğunu,  insanın aklına bunun doğrudan sonucunun nereye tekamül edeceğini kuşkulayan epeyce tereddütlerimiz var. Kafalarımızın karışık olmasını sağlayan birçok sorumuz var kendi kendimize sorduğumuz. Zira bu iktisat bunu düşündürtür. Bilincimiz yeme ihtimalimizin değil de, yemekte olduklarımızla yönlendiriliyor. Bizden alınanlardan ziyade bize verilenlerle ilgileniyoruz. Adamlar, örneğin Harran’ı alırlar ama bizi makarnayla mutlu ederler. Keban’ı alırlar ama karbon değeri düşük kömürle sevindirirler. Yüzlerce yıl sömürgecilikle bizi dünya nimetlerinden kopararak sağlığımızdan ederler ama Yeşil Kart’la bozdukları sağlığımız üzerinden lütufkârlık yaparlar. Çocuklarımızı her gün Türkleştirirler ama öğrenci başına komik bir para verip bundan haz almamızı sağlarlar…vb…vb…

Aslında sömürgecilik tam da budur!

Öyle ki, Türk Devleti  “iç sömürge” avantajlarını yoğunca kullanarak, daha çok da bu iktisadi entegrasyonu sıkılaştırarak Kürdistan’da başarılı olacağının hesabındadır. Ancak burada ciddi bir handikap var. Öncelikle Türk Devleti’nin kendisi bağımlı bir ülke olması hasebiyle Kürdistan’dan elde ettiği tüm kaynakları ve kendi artı-değerini (birikimini) sadece kendinde biriktirememekte ve dolayısıyla bağımlısı olduğu dünya devletlerine de vermektedir. Mesela eski sömürgeciler olan Britanya, Fransa, İspanya vs. ülkeler sadece kendilerinde biriktirirlerdi ki hala da bunun sayesinde bağımlılıklar yaratabilmektedirler. Ancak Türk devleti bu olanaktan mahrumdur. İthalatla şişirdiği ekonomisi, Gayri Safi Milli Hasılayı aşan borçları, Cari Açık ve finansal kurumların çoğunun yabancı sermayeye ait olmasıyla bu alanda uzun vadede başarılı olamayacağı söylenebilir. Kaldı ki Türklerin bile kendi yoksulluklarını gideremeyen Türk Devleti Kürt milletini bu kırılgan iktisadi bağla nereye kadar taşıyabilir?

Bu vaziyetler duruyorken, henüz devlet olma yolunda ilerlemesini sürdüren Güney Kürdistan’ın (Başur) 6 milyon nüfusuyla kişi başına düşen milli gelirde Türk devletini yakalayan ve 62 milyar Dolarlık Milli Hasılası ile Ortadoğu’nun yükselen yıldızına dönüşen bir fenomen varken Kürdün Ankara’dan daha çok Hewlêr’e daha dikkatli bakacağı da malum. Hele modern dünyanın ilgi merkezi de burasıyken.

Türk devletinin IŞİD/DAIŞ’i Kürdistan’nın başına bela etmesinin sebebi de bu işte. Kürdistan’ın çıkışı olmayan bir “iç sömürge” olarak kalması savaşını yürütüyor. Bu hapisli pozisyonu sürdürmek telaşında… Nasıl ki petrolün kaya bloklarına sıkışmış vaziyetine izin verilmiyorsa bu sayede Kürdistan’ın hapisliğine de artık izin verilmeyecektir. Bağımsızlık dinamiği güçlü politik bir itilimle hayat bulacaktır. Petrolün buradaki rolü kritiktir.

Petrole hakir bakanlar Kürtler için petrolün mü makarnanın mı daha öncelikli olduğunu günü geldiğinde anlayacaklardır.

Makarnacı Ankara mı, petrol deryası Hewlêr mi? “Alt-kimlikli” Türk vatandaşı mı yoksa burçlarında alarengin’in dalgalandığı bağımsız Kürdistan vatandaşlığı mı? “Konfederalizmle” sömürgeci devletlerle entegrasyon mu yoksa birleşik Kürdistan’da ulusal entegrasyon mu?

Kuzey Kürdistan halkı ilerleyen zamanda bu ikilemi daha da yakından hissedecektir ve “Türkiyelileşme”  siyaseti buradan ciddi bir büküme uğrayarak yol ayrımına yürüyecektir. Güneybatı Kürdistan’daki gelişmeler de bu süreci hızlandıracaktır…

20.01.2015