Türkiye Faşizmi :AKP iktidar Sorunu ve Kürdistan Gerçekliği

859

Necat Demirci

Şeylerin seyri şöyle değişir; eğer Türk devletinin bugünkü hukuksuzluklarına karşı çıkılacaksa Türk devletinin varoluşunu da, egemen olduğu toprakların gerçekliğini de, Kürdistan işgalini de, Kürt ulusunun sömürge ulus oluşunu da bu temelde tartışabilmelidir. Ve bu topraklarda hiç yaşam alanı bulmamış ”demokrasi” kavramını ya da hattını savunarak yapmayacağımız – yapamayacağımız çok açıktır! Türk devletinin hukuksal zeminini de tartışmalıyız. Türk devletinin hukuksal varlığını tartışanlar bile, bu mücadelenin parçası oluverirler. Tüm bu toz-duman arasında, birileri; ”ne HDP’ye, ne de gazetelere sahip çıkılmasına gerek de yok ” dediği zaman, bu tartışılmalıdır. Ben kişisel olarak bu tartışmaya zemin olacak çıkışı da önemsiyorum. Biz Kürdistanlıların, direnirken gözlerimizi tek bir gerçekliğe dikerek direnmememiz gerektiğini dile getirmeye çalışıyoruz. Bunun anlamı, biz Kürdistanlılar olguların farkındayız demektir. Biz gazetelerimizin çıktığı hukuksal zemini, ve sömürgecinin sürekli tehdit ettiği, gerçekliğinin farkındayız demektir. Bu bir farkındalıktır.

Gazeteler de Türk devletinin hukuksal zemini üzerinde, anayasanın, ve basın kanununun çizmiş olduğu çerçeveye uygun yayın yapmak zorundadırlar. Sonuçta kuruluş dilekçesinde her basın kurumu bu kuralları baştan kabul eder, kabul edilen hukuki sınırlar da darbe yasaları ile şekillenmiştir…Olguları Kürdistan gerçekliğine yığan bir tepki koyuyorum! Bu tepki ”yanılgılı” bir tepki de olsa, çok anlamlıdır. Herhalde eğer bizler bunu bile dile getireceksek, sahip çıkanlara dönüp ”sahip çıkılmasın” diyerek de yapmayacağız. Tam da sahip çıkanlarla birlikte, sahip çıkılmasının da hangi hukuksal gerçeklikte olduğunu bu şekilde hatırlatmalıyız. Buna mecburuz. Bu anlamda bir eleştiriye zemin olurken de Kürdistan ulus ülke gerçekliği ve Kürdistan topraklarında bir statünün gerekliliğini de tartışmış oluruz.

Kürdistan’da somut koşullar bu farkındalıklara rağmen uygun değildir diye karşı çıkılacaktır elbette. İşte bu da çok kıymetlidir. Konuyu ”somut koşullar” üzerinden de tartışabilmeliyiz. Somut koşullar uygun değilse, somut koşulları değiştirmek, bunun üzerine Kürdistanlıların düşünmesi, örgütlenmesi ve elbette eylem planı yapması da, şeylerin seyrini değiştirecek kolektif direnişin hangi bağlamda vücut bulması gerektiğini de bizlerin önüne tarihsel bir ödev olarak da koyacaktır. Bundan artık kaçmamız mümkün değildir.

Gazetecilerimiz cezaevlerinde, KCK davaları ile, ölüm tehditleri ile bir de Türk devletinin hukuksal zemininde yayın yapıyorlar. Sığınacakları hiçbir kurumsallık yok! Gazete cemiyetlerini bile faşizm parsellemiş. Bu gerçeklikleri bizler Cumhuriyet gazetesi üzerinden tartışacak değiliz. Tam da bizlerin gerçekliğini, alın gazetelerimizi, verin gazetecilerimizi zaten sizin hukuksal zemininiz sömürge zeminidir diyebilelim, sadece tartışılır kılmak için. Yani bizlerin bu devletin hiç bir kurumu ile, hukuki zemini ile bir aidiyet ilişkisi olmadığı gereğini önümüze alıp; ya da hatırlatıp, bu hukuksal zemini bile bu gerçeklikle kavradığımızı, olguları ve somut koşulları tartıştığımız bir direngenliği, ve bu koşulları, şeylerin seyrini değiştirmeye olan ihtiyacı da tüm çıplaklığı ile görürüz. Tüm varlığımız bu devletin kurumsallığı altında, tartışmalıdır, en azından hukuki olarak öyledir, hatta yok hükmündedir. Elbette gazetelerimiz de öyle, televizyonlarımız da öyle, hatta parlamentodaki Kürt varlığı da öyle… Mülk güvenliği bile yoktur Kürdistan’da, son kamulaştırmalardan da bu gerçekle yüzleştik. Kürdistan’da yaşamın en temel koşulları bile bu devlet tarafından sistematik olarak 100 yıldır yok edildi ve aynı süratle buna devam ediyorlar, hem de sivil yurttaşları, aydınları, yazarları, şairleri, akademisyenleri, muhalefet partileri, sol örgütleri, cemiyetleri, baroları, eylemleri ve eylemsizlikleri ile birlikte yapıyorlar bunu!

Türkiye’de Türkî muhalefet iktidar hesaplaşmalarında, Kürdistanlıları bir yem olarak görüyorlar! Oltanın ucuna takıp, Tayyip öznesinde iktidarı avlayacaklar… Bakınız Türkiye’li ”yoldaşlara”, ne diyorlar? “Tayyip’i yargılayacaklar, malına mülküne el koyacaklar, hepsini hapse tıkacaklar?”

Hiç diyorlar mı, işgal, sömürü, soykırım son bulacak diye? Varsa, yoksa Tayyip! Babam siz yarattınız Tayyip’i, çok şükür bize Tayyip çoktur! Evren’i de bize Tayyip’ti, Mustafa Kemal’i de bize Tayyip’ti, İnönü’de bize Tayyip’ti, Demirel’i de, Türkeş’i de, Ecevit’i de, Tansu’su da bize Tayyip’ti. Hiç eksik olmadılar Kürdistan’da…

Bunlar tüm anayasal-hukuksal devlet olgusunu ve yurttaşlık sözleşmelerini muhafaza edip, aynı faşizm kurumsallığı ile ve aynı araçlar ile hesaplaşma peşinde! Demokrasi imiş, özgürlük imiş, kimsenin umurunda değil! Faşizm kitleselleşti ve kendi kuyruğunu yiyor. Faşizm büyüdükçe ve kurumsallaştıkça, sivil yurttaşların kimliği ve aidiyet ilişkileri üzerinden devletin yedeğinde bir güç olarak, iktidarı besleyen kitlesel korku, gericilik, sivil faşizmin bileşeni haline gelmişler. Tüm bu ilişkiler ağında Kürdistan en önemli dayanaklarıdır. Kürdistan’da savaş suçları, soykırım, işgal ve sömürü, ne yazık ki Türkiye’deki bir ağaç kadar, ya da herhangi bir gazetenin kapanması kadar ses getirmiyorsa, kitlesel olarak harekete geçilip Kürt ulus ülke gerçekliğini önlerine alıp tahliller yapmıyorlarsa, kitlelerine tarihsel olguları yine tarihsel bağlamı ile birlikte anlatmıyorlar ve değiştirip dönüştürmüyorlarsa, bizlerin onlarla birlikte mücadele etmesinin zemini de, yoktur. HDP’ye rağmen, Kürdistan’daki tüm direniş güçlerine rağmen yoktur. Çünkü Kürdistanlılar 100 yıldır yaşadıkları, her gün yüzleştikleri faşizmin tüm kurumsallığı yerli yerinde duruyor, ve Türkiye’li muhalifler Türk devletinin kuruluşundan beridir, kuruluş sözleşmelerinin bile sahipleri imiş gibi varolmaları, onların gerçek ile temaslarını mümkün kılmıyor. Faşizme karşı mücadele için, Kürdistan gerçekliği olmazsa olmazdır! Faşizme karşı birlikte bir siyasi-politik bir cephe için, Türk devletinin tüm kurumsallığını tartışmamak; gerçeklikten kaçmak, Kürt’lerin sömürge statüsü bile olmamasını dert etmemesi, yani faşizmin süreğenliğini savunmak demektir. Şimdi faşizm kendi kuyruğunu yiyiyor, ve artık bunun geriye dönüşü yok.

Kürdistan’lıların kendi ulus ülke gerçekliklerini önüne alıp, varlıklarını koruyacakları kurumsallaşmaya gitmekten başka da bir çaresi kalmamıştır. Aristoklaşan vekillerimizin bile ”aristokratlığı” sömürge hukukunun üzerlerine giydirdiği sefil birer kıyafetten ibarettir. Ve Kürdistan ulus ülke gerçekliği ve tarihsel çelişkisi, onları sömürge parlamentosuna sürükleyecek ve Türkiye politikasını kitleyebilecek bir güç haline getirmiştir. Bunu inkar etmek, Kürt siyasal hareketinin ve Kürdistan gerçekliğinin kendisini inkar etmesi olacaktır. Bundan sonra mücadelenin vücut bulacağı gerçeklik, Türk devletinin Kürdistan’daki tartışmalı egemenliğini yok saymak ve kendi egemenliğini inşa ederek varlığını korumak üzerine olacaktır. Bunun inşası demokrasinin ve özgürlüğün Kürdistan topraklarında inşası için temel olacaktır. Temelsiz bir yapı Türk devletinin anayasal hukuksal yapısı gibi, faşizm olur, tüm yurttaşlarının üzerine çöker. Çünkü faşizm ölürken bile, yaşarken yaptığı gibi herşeyi yok eder! Kürdistanlılar Kürdistan topraklarında faşizmin moloz yığınını kaldırarak yaşayabilirler, yani statüleşerek, özgürleşerek, kendi ülke hukuklarını inşa ederek!