TÜRK SÖMÜRGECİLİĞİNİ MAKULLEŞTİRME VE KAVRAMSAL UYARLAMA

946

M.MAMAŞ

Türk devletinin Kuzey Kürdistan’daki sömürgeciliğinin sonlandırılması konusu ulusal ve dolayısıyla ülkesel bir sorun olması esası ile bunun aynı zamanda içeriği itibarıyla insani bir sorun olduğunu da biliyoruz. İnsani olmanın ötesinde, aslında doğrudan insan kalmakla alakalıdır. Sömürge ülke nasıl ki işgal edilmiş ve kendine ait olmaktan çıkarılmışsa, sömürge insanı da işgal edilmiş bir varlıktır. Ontolojik yapısı tarumar edilerek kendisi olmaktan çıkartılmıştır ve hatta kendi özgün varlığından utandırılarak başkalaştırılmıştır. Bu yabancılaştırılmış insan sömürge insanıdır ve aslına dönüştürmenin yegane yolu da sömürgecilik ilişkilerinden arınmaktır ki herkeslerin bildiği şekliyle bunun da yolu anti-sömürgeci mücadeledir.Nasıl ki cismani bedeni süngü, zindan ve bilumum şiddet aygıtları ve yöntemleriyle zapt edilmişse hakeza bilinci de muadili kavramlarla işgal edilmiştir. Ülkenin işgali ülke insanının bedensel ve zihinsel istilasıyla tamamlanır. Gerçek manada sömürgecinin bütün şiddetinin özü bunu yani sömürge halini ona aitmiş, bu onun doğasıymış gibi kendisine kabul ettirme mücadelesidir.

Sömürge ülkeyi askeri işgalle ekonomik kaynakların sömürüsüne açmış olan sömürgeci, sömürge insanının bu durumu kanıksaması için onun bilinç dünyasını kavramlar üzerinden istila ederek verili durumun(sömürgeciliğin) rasyonalize edilmesinin düşünsel temelini hazırlar. Buradan hareketle; sömürge insanının düşünsel dünyasının da sömürgeleştirildiği gerçeği, bütün sömürgelerde olduğu gibi Türk sömürgeciliğinin Kuzey Kürdistan’dan tasfiyesinin de doğrudan insan kalmakla ilişkili olduğu nitelememizi haklı kılmanın da ötesinde; kavramsal zihin işgali konusunun sürekli güncellenmesi ihtiyacı egemenliğin sürekliliği ve derinleştirilmesi için elzemdir. Gerçekliğin egemenlik durumuna uygun yeniden yorumlanması bağlamında yeni kavramsallığın geliştirilmesi gerekmektedir. Sömürgeciliğin toplum bilincinde yerleşmesinin yolu budur.

Türk devleti, Cumhuriyetin ilk dönemlerinden şu yıllarına değin devlet zorbalığı ve asimilasyonla genişletilmiş yeniden üretimle çoğaltıp dominant hale getirdiği Türk(lüğ)ün, Ermeni ve Rum soykırımı ve Kürt katliamlarının kızılca kıyameti ortamında M.Kemal Atatürk’ün  “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir millet” olarak tarif ettiği Türk milletinin bu soykırımlardan elde edilen eriyikle kaynaştırılmış olduğunu zaten bilmekteyiz. Üstelik Türk olmak mutlu olmanın da çıpası olarak belirlenmiştir. Devletin üniter yapısı üzerinden kaynaşmış bir millet yaratmak için Ermeni-Rum soykırımına bir de Kürtlerin katledilerek Türklüğe devşirilmeleri için her çılgınlığa başvurulmuş ve hatta bu amaçla tarih bile katledilerek korkunç bir cendere kuruldu. Herkesin Türk olup mutlu olmak zorunda olduğu, devletin bir blendır gibi halkları ve ulusları kıydığı bu dönemde Prof. Hulusi Behçet’in 1937’de keşfettiği “Behçet hastalığı”(bu da sadece bir teşhistir,tedavisi bulunamamıştır)  dışında evrensel insanlık ailesine armağan ettiği tek  bir müspet şey yoktur. Ama asimilasyon yol ve yöntemleri konusunda dünya markasıdır.  Hitler’in bile hayranlıkla esinlendiğini belirttiği jenosit laboratuarına dönüşmüş ve Kürt katliamlarıyla, tehcir ve mübadelelerle başlayan cumhuriyetli ömrünün yüzde yüzü darbeler, sıkıyönetimler, muhtıralar, işkenceler ve karanlık cinayetlerle bu insanlık suçunu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında hala zorlayarak devam ettiren Türk devleti; ”Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak” şiarlı anlayışını granit bir kaya gibi bütün kadim kültürlerin üzerine oturttu.

“Red-inkar ve imha” yöntemiyle davranan devlete karşı Kuzey Kürdistan’ın politik yapıları uzun yıllar Kürtlerin ayrı bir ulus olduklarını, ülkelerinin sömürge olduğunu ispatlamak için dahi çok ağır bedeller ödediler.

İşin normal gelişimine bakıldığı zaman, tarihsel üretim ilişkilerinin ilerlemesinin doğal sonucu olarak oluşan ulus ve ulusal pazarın korunması amacıyla gelişen ulus-devletler zincirinin aksine nedense Türk devletinin bizatihi ulus oluşturmak ve çoğaltmakla kendini mükellef saydığı derslik bir durum mevcut. Mesela, Osmanlı ile aynı süreçte çöken-çözülen Avusturya-Macaristan imparatorluğu sonrası kimse Macar ulusunu oluşturma telaşına girmemiştir, zira onlar zaten vardılar. Aynı şekilde Japon imparatorluğu sonrası kimse Japon ulusunu oluşturmaya soyunmadı, çünkü zaten vardılar.  Ama TC örneği dikkate değer ölçüde enteresandır. Yani devletin oluşturduğu bir ulustan sözetmek mümkün. Hem de Ermeni-Rum-Kürt ve diğer halkların etnik arındırılmaları pahasına… Sanırım, tarihçi Eric Hobsbawm’ın Doğu toplumları için kullandığı “devlet toplumları” tespiti bu noktada anlam kazanmaktadır.

Bütün sömürgeciler, sömürgecilik politikalarının orada yaşayan insanların zihninde anti-tezini geliştirecek mukabil bir düşünsel sistematiğin direniş ruhunu geliştirerek bu boyunduruğa başkaldıracağını bildiğinden, onları kendi kavramlarıyla düşünmeye teşvik eder veya zorlar. Burası, pekçok insanın duyunca huylanmaktan kendini alamadığı ideolojik mücadele alanıdır ve dolayısıyla kişiyi istenen moda uyarlamanın ilk adımı, toplumu  bu “ideoloji” denilen alanın sakıncalı olduğuna inandırmakla başlamalıdır. İdeoloji, sömürge insanının zihnine çekilmiş perdeyi kaldıracağı için önce toplumun bu kavramın son derece sakınılması gereken tehlikeli bir alan olduğuna ikna edilmesi gerekmektedir ve bütün egemenlik kurumları ve bilhassa çeşitli çap ve markalardaki aydın çeşitlemesi bu saikle harekete geçirilir. Böylelikle sömürge insanının kendisini, toplumunu ve kısacası ülkesini tanımlamasının fikirsel kaynağı kavramsal saldırganlığın hedefi haline getirilir. Gerçeklik,yanılsamaya dönüştürülerek kanıksatılır.

Oysa ki burası sömürge insanının en önemli sermayesidir. Kuşkusuz, bilindiği üzere, ideoloji dediğimiz şey bilincin üretiliş biçimlerinden biridir ve egemen kavramsal saldırganlığın da panzehiridir. Güçlü bir karşı-duruş geliştirmek istiyorsak bu ideolojik üretim alanına yeni donanımla dönüp sömürgeciliğin bu alanda hegomonya kurmasına izin vermemeliyiz.

Tabii artık bize, “siz Kürt değil, Türk’sünüz” gibi kaba dayatmalardan ve bunun öğretisiyle şekillendirilmiş Türk devletinin şiddet aygıtlarıyla saldırmanın yanısıra daha incelikli işlenen ve zaman içinde kanıksatılan bir içerikle yöneldiklerini görüyor ve yaşıyoruz. Elbette, yüzyıllık katliam, işkenceler ve göçettirmelerle elde edilmek istenen asıl şey ana eksenin parçalanması konusudur.

Bu ana eksen, sömürge-sömürgecilik bağlamı ve bundan kaynaklı anti-sömürgecilik mücadelesidir. Önce Sömürge olmadığınıza inandırılmanız lazım. Sömürge insanı değil de “vatandaş” olduğunuza inandırılmalısınız. Ülkenizin olmadığına, kurulu “devletin üniterliğini” önkabul görmeniz ve beladan kurtulmak istiyorsanız tek kurtuluş yolunuzun bu yapının reforme edilmesi olduğunu öğrenmelisiniz. Bu yüzden, ülkenizden soyutlanmanız gerekmektedir ki örneğin “Türkiyelileşmek” politikası bu anlamda bir eksen dağılmasıdır. Ve buradan ilerleyen yol Türk devletinin germe, büzme ve bükme gibi yöntemlerle tahammülkar bir forma dönüştürülmesi çabası olmalıdır. Buna da “demokratik cumhuriyet” deniliyor…Diğer Kürdistan parçalarının,Kürdistan’ın parçalanmışlığının devamı için “Demokratik Konfederalizm” projesiyle herkesin egemenliği altında olduğu devleti dönüştürmesi ve o statükoyu reforme etmesi mükellefiyeti teorize ediliyor. Böylece, Birleşik Kürdistan’ı unutmamız ve sömürgeci devletleri Kürt katışıklı hale getirerek demokratik yapmamız isteniyor. Kürdistan toprak sorunu olmaktan çıkarılarak, mevcut sömürgeci devletlerin demokrasi sorununa indirgeniyor… vb…

Burada unutulan bir şey var, o da şu ki; sömürgeci bir devletin sömürgeci egemenliğini sürdürdükçe asla demokratik olamayacağı kuralıdır. Bunu Engels ve Marks yaklaşık yüzelli yıl önce söylediler ki  hala güncelliğini korumaktadır. Tarih de bu altın kuralın örnekleriyle doludur. Örneğin, günümüzün gelişkin çağdaş demokrasilerinden biri olan Fransa devleti Cezayir’de sömürgeci konumundayken bir türlü demokratik bir devlete dönüşememiştir ama De Gualle’ün bunu sona erdirmesinden sonra bu yapıya kavuşabilmiştir. Üstelik Fransa’nın demokratikleşmesini de nüfuslarının onda birini kaybetmiş Cezayir’liler değil, Fransız halkının kendisi sağladı.

Hiçbir sömürgeci devlet sömürgesi tarafından demokratikleştirilemez. Ancak bağımsızlığını elde ettiği zaman işgalinden kurtulduğu devletin gericileşmesinin en önemli sebebini ortadan kaldırmış olur. Gerisi o devlet halkının kendi çözeceği sorunudur…

Türk devletinin Kürt katışıklı devlet olarak kabullenilmesi için elbette birtakım gerekliliklere ve cazip kavramlara ihtiyaç var. Bunların sıkça dile getirileni ise “yüzleşmedir”.  Türk devletini “yüzleşmeye” davet etmek, Türk sömürgeciliğini makulleştirme çabasının kavramlarından birisidir.Kürdistan’da soykırımdan tutun da katliam ve işkencelerin her türüne ve tecavüzlere değin insanlık suçları işlemiş Türk devletinin, sanki “vakıayı adliyeden” bir kusur işlemiş gibi sunulması şüphesiz makulleştirme çabasının  “yüzleşme” kavramıyla örtülmesi değil de nedir! “Bütün büyük devletlerin yaptığı gibi tarihinle yüzleş!” çağrıları,  sömürgeci kibri ehlileştirme ve ona katlanabilme tahammülünü üretme babında iklimlendirme çalışmasıdır. Türk devletini “yüzleşmeye” davet edenler nasılsa sömürge durumunu kabullendiklerini böyle bir dolayımla ifade etmiş olmaktadırlar.

Diğer bir makulleştirme kavramı ise “demokratik özerklik” talebidir. Terminolojik açıdan sorunlu bir ifadedir bu. Zira Türk devletinden kendisinde olmayan “demokratikliği”  istiyorsunuz. Onlarda var mı ki bize versinler?  Bakiyesi olduğu Osmanlı saltanatının taht için kardeşlerini öldürmeyi iktidar aracına dönüştürmüş ve cumhuriyet rejiminde de meclisin büyük çoğunluğunun toprak ağalarından ve Ermeni-Rum soykırımıyla palazlandırılmış beslemelik burjuvaziden oluşturulduğu ve devamı yıllarda darbe ve ardılı faşist yasalarla yönetilmiş devletten hangi  “demokratiklik”  isteniyor!

Siyaseten, Özerklikle ulusal sorunlar değil, azınlıklar sorunu çözülür. Ulusal sorunların “ara çözümünün”  kavramsal karşılığı federasyondur, temel çözümü ise bağımsızlıktır.

Dünyada,  örneğin Bask ülkesi gibi son derece geniş özerkliği olan yerlerde bile bu durumun kalıcılığının olmadığı, keza İskoçya, Quabec gibi yerlerde de bağımsızlık referandumunun resmi olarak kabulü neticesinde nispi bir ilerleme elde edilebilmiştir. Doğu Timor ise bağımsız devlet statüsüne kavuştu, ne Endonezya’dan “demokratik özerklik” istedi ve ne de Endonezya’yı demokratikleştirme amacını güttü. Kosova ve eski Yugoslavya’yı oluşturan Hırvatistan, Slovenya ve Karadağ da aynı biçimde bağımsız devlet oldular. Dediğim gibi, özerklik azınlıklar sorununu çözmenin bir formülasyonudur. Ulusal sorunlar özerklikle çözülemez.

Sonuç itibarıyla tüm bu kavramsallaştırma mücadelesi getirilip “ortak vatan, ortak bayrak” zemini üzerine oturtuluyor. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sömürge-anti-sömürgeci mücadelenin dağıtılan ekseninin yerine bu ekseni yerleştirmektedirler. Sevgili Ahmet Önal’ın ifade ettiği gibi iki ulusun bir vatanı olmaz. Fransa hem İngilizlerin hem de Fransızların vatanı olabilir mi! Her ulusun kendi vatanı vardır, burada bir ortaklık tasarrufu mümkün değildir. “Ortak vatan” söylemi Kürdistan’ın ilhakının, Türk devletine aidiyetinin meşrulaştırılması ve makulleştirilmesidir.

 Evet, ülkemizi işgal edip sömürgeleştirebilirler ama bu her şeyin bittiği anlamına gelmez. Böyle olmadığı da yüzyıllardır yürütülen destansı mücadelelerle ispatlıdır. Fakat zihnimizi kavramlarıyla işgal ederlerse onların istediği gibi düşünüp hareket edeceğimiz için kaybetme riskimiz yüksektir. Bu açıdan ideolojik mücadele alanını önemsemeli ve kendi kavramlarımızı üreterek bunları güncellemeliyiz.

Türk devleti elbette bütün sömürgeciler gibi Kürdistan’ımızdan çekip gidecektir; dürülmüş bayrakları ve elbette tarihsel suçlarıyla…

İşte o gün onları yüzleşmeye değil, tarihsel suçlarına mahkum etmiş olacağız…

22.12.2014