“TÜRK-İSLAM SENTEZİ” İLE İSLAM’IN TÜRKLEŞTİRİLMESİNDEN, IŞİD’LEŞTİRİLMESİNE VE “NEGROFİLİ CİHAD”A GEÇİŞ VE KÜRDİSTAN SALDIRISININ NEDENLERİ

676

M.MAMAŞ

Bu çalışma, IŞİD güçleri tarafından Kobani’de şehit edilen sevgili Ahmet Sözeri’nin engin hatırasına istinaden o neşeli ve yürekli Kürdistanlılara ithaftır…

İmam Hatip Lisesi’nde okurken kalbi imanla ve insan sevgisi ile dolu çok değerli bir hocam, dersin birinde bize suda boğulan bir insanın nasıl namaz kılacağını sordu. Bunu kafamda sorgulamak yerine, ”bu an bile hesap edilmiş” diye merakla dinledim. Hocamız, bu tür bir anda rükuya-secdeye gitmek mümkün olamayacağı için rükuatı gözlerimizi açıp kapayarak yapacağımızı belirtti. Boğulmakta olan birinin kurtulmaya çalışıp çalışmayacağını sorgulamadan bu ayrıntıyı öğrenmiş olmanın iftiharı içindeydim.

Şimdi, burada iki önemli ayrıntı var, biri aklın ve vicdanın sorgulama alanının İslam adı altında engellendiği ve diğeri de yaşamınızın o alanının dahi size bırakılmak istenmediği gerçeğidir. Gerçekte “kolaylık dini” İslam’da bu tür şeyler var mıydı? Bu “bidat” mıdır değil midir veya İslam taassubunda buna benzer yüzlerce olay vardır- yoktur tartışması hem gerekmez hem de 1500 yıldır insanı çokça yormuş konulardır ve dolayısıyla böyle sığ bir tartışma alanına girmeyeceğim. Bunları ifade etmekteki gayem, bugünkü “Siyasal İslam” fundamentalizminin psikososyal arkaplanının nasıl hazırlandığına dikkatlerinizi çekmek. Gündelik yaşamımızın nasıl da bu faşist barbar örgütlerin üreme ve türetme alanı haline getirildiğini görmek lazım. Bunun en önemli sebeplerinden biri, dini ortaya çıktığı kendi dönemine ait ekonomipolitik realiteden kopararak, dönemin bilinç üretiş biçimlerinden soyutlayarak onun kaskatı dogmalar, hurafeler ve “bidatlerin” enjeksiyonuyla doğduğu gerçek koşullardan kopartılması değil midir?

Burada dikkate değer konu, hayatınızın her anına hükmediliyor olmasıdır. Siz hiçbir şeyinizle kendinize ait değilsiniz, bunun dışına çıktığınız an öbür dünyada korkunç bir cehennem sizin için bekletiliyor. Cüz’i iradenizi fazla zorlamadan “teslim olun” ve sınırsız güzellikte cennetler sizin olsun,ki İslam teslimiyet demektir..vs…vs…. Bu, şimdi “bidaat anlayışı” mıdır yoksa insanı egemenlik altına almanın biçimi midir, konuyu fıkıhçılara ve akait’e  bırakmak niyetindeyim. Sadece şunu ifade etmeliyim, İslam inancına saygıyı elden bırakmadan bu tür konuların fıkıh ve akait açısından ilmi olarak değerlendirilip bu dinin hurafelerden, Arabîlikten ve vahşi emellere alet edilmesinden mutlaka kurtarılması lazım.

“Siyasal İslam”ın vahşi kodları bu ayrıntılardadır, her davranışı ve gündelik hayatının her dakikası Ahiret’e göre ayarlanmış saatlerin zembereğini parçalamasıdır. 1500 yıldır vaat edilen cennete kavuşmak için yapılan ömürlük “keşişçe perhizin” İslam toplumlarında yarattığı ruh bozukluğunun şizofrenik patlamasıdır. Hurafetin yüzlerce yıllık sıkışmayla infilak etmesidir. Bu hurafetlerden hilafetler bile kurulmuştur. Mü’minatın vaat edilen Cennet’e gömülen umutlarının bir türlü gerçekleşmemesinin yani gelmeyen şu kıyametin kıyametidir aslında. 1500 yıldır ilahiyatın dağıttığı “bakire yenilenmeli nurdan müteşekkil 72 Hurimelek mükafatlı Cennet” bonolarının haczedilerek Âdem’in çocuklarından hınçla ve kıyımla müsadere altına alınması olayıdır. Sanatın, eğlencenin, müziğin, resimin ve tüm hoş zamanların hepsinin günah sayılarak yasaklandığı bir taassubun “yasadışı bilinçaltı isyanıdır.”

Bu isyan anlayışı, Müslüman olmayı insan olmaya öncelediği için yanılsamalıdır ve dinlerin çıkış felsefesine en büyük saldırıdır. Bu IŞİD tarzı cinnet ve cinayet şebekelerinin öyle keyifle insanların boğazını keserek “bin kelleyi bir çıtaya” dizme vahşetini histerik hazla “mücahitçe”  teşhir etmesinin başkaca izahı var mıdır?

 Hz. Muhammed’in,”hiç ölmeyecekmişçesine bu dünya için, yarın ölecekmişçesine Ahiret için yaşayın” hadisi öyle ihmal edilmiştir ki, adeta, ilkel güdülere hitap eden bol hurafeli bir cennet tasavvuruyla bu dünya sadece “feda edilmesi” gereken bir yer olarak gösterilmiştir. Kürdistanlı yurtsever ve dindar birey ve akımların bu çarpıtmalara ilmi olarak karşı koyması gerekmez mi? “Dindarlıkla” “dinciliğin” ve “dinperestliğin” bu yol ayrımında cüretinizi ortaya koymanın vakt-ı saati geldi de geçiyor…

Bütün bunlara baktığımda DAİŞ/IŞİD’in on yıl önce değil, 1500 yıl önce kurulduğunu iddia ediyorum. Çağın putlarına ve sömürüsüne ve eşitsizliğine karşı tebliğle gelen İslam, daha sonra Kureyş aristokrasisinin müdahalesi, Halifeleri ve peygamberin torunlarını dahi vahşi cinayetlerle ortadan kaldıran çeşitli cuntalar yoluyla egemenlik altına almak için tüm geçmiş Arap ilkel kültürünün molozu ve “bidatlerle” dolgu dolum yapılarak DAİŞ/IŞİD’ kadar süren bir gelenek zinciri kurulmuştur. Bu öyle bir zincirdir ki, Allah’ın “kendi suretimde yarattım” dediği insan varlığı bunların en çok saldırdığı, boğazladığı ve yok etmek istediği hedef haline getirildi. Dolayısıyla bu anlayış aynı zamanda dini taassup içinde “şirk” olarak değerlendirilebilir.

Hangi din, ideoloji veya anlayış olursa olsun, insanı ve parçası olduğu doğayı merkezine almıyorsa ve insan yaşamı özgürleştirmek yerine ona hükmetmek istiyorsa barbardır, faşisttir ve insanlıkdışıdır. IŞİD ve bu zihniyetteki bütün yapı, kurum ve bireyler Müslüman/İslam olmayı insan olmaktan öncelikli tuttukları için barbar ve faşisttirler ve insanlıkdışıdırlar ve de dindışıdırlar. Siz “önce Müslümanım” dediğiniz an zaten kendini “önce insan” görenleri “kâfir” olarak görmenin teolojik gerekçesini yaratmış oluyorsunuz ki her gerekçe, uygun anını bekleyen bir saldırı komutudur. “Kâfir”, “Müslüman olmadığı için”, yani “kâfir” olduğuna göre onu yok etmeyi kendinize hak ve hatta görev bilirsiniz. Bunun adı “Cihad” olarak addediliyor.

Gerçekten “cihad” bu mudur?

Allah,”ben insanı kendi suretimde yarattım” diyor, Müslüman’ ı kendi suretimde yarattım demiyor. Müslüman’ı öncelikli tutup diğerlerini “kâfir” ve onları boğazlamayı da “cihad” olarak görmek İslam’ın özünün en derin çarpıtılmasının başında gelmektedir. Müslüman olmayı insan olmaya önceleyen anlayış IŞİD ve benzeri hareketlerin doğuşunu hazırlamıştır. İnsani değerleri ve halkların tarihsel varlığını savunmayı temel almayan her savaş saldırgandır ve kitlesel cinayettir. IŞİD ve Siyasal İslam akımlarının “cihad” adı altında yaptıkları şey budur.

“Siyasal İslam” ve IŞİD gibi barbar yapıların saldırısı, cennet olarak cirontolanmış “açık senedin” karşılığının insanlıktan ve bu dünyadan vahşi katliamlarla “cihad” ulviyeti maskesiyle tahsil edilme çabasıdır. “Cennet cirontosunun” cinnetle ödeşmesidir. Ve öyle içgüdüsel anlamda aldatılma hissidir ki birbirini suçlayıp cezalandırmak gibi İslam aidiyetli kitleleri kıyıma uğratmaktadır.

Bu sebeplerden, modern dünya “siyasal İslam” fikrini “Nefret Suçu” kapsamına alarak bu hareketin organizasyonlarını ve bu fikriyatı şiddet ve şiddeti teşvik fiili olarak değerlendirerek yasaklamalıdır. Özellikle Kürdistan’ı sömürgeleştirmiş olan devletlerin ve bunların en başta geleni TC devletinin bu cinayet şebekelerini Kürtlerin üzerine saldırtmış olması aynı zamanda bu devletin 100 yıllık ömrünü borçlu olduğu Batı medeniyetine fütursuzca ihanet etmesinin de ötesinde bu insanlık suçuna iştirak etmesi dikkat çekicidir. Sanıyorum, bu suça iştirakinden dolayı demokratik çağdaş değerlere bağlı modern ülkeler tarafından sorgulanmaya başlanan Türk devleti günün birinde Lahey Adalet Divanı’ında yargılanmakla yüzyüze gelecektir.

“Fetihçi Cihad” fikri ve anlayışı kesinlikle İslam’ın çıkış dönemindeki tebliğci anlayıştan uzak, tamamen yayılmacı Arap emellerine İslam’ın alet edilmesidir ki bunun dine en büyük zararı getirdiğine inanıyorum. Tıpkı DAİŞ/IŞİD vb. grupların verdiği zarar gibi…

Ortadoğu’nun bu “nekrofili cihadı”nda, Türk devleti de IŞİD örneğinde görüldüğü üzere dünyanın en önemli “Fetihçi Cihad” tedarikçisi ve ihracatçısı konumuna yükselmiştir. Akıncı geleneğini bu yolla yeniden diriltmiştir. İlk çıkışı Tebellüğ (tebliğci) mantığına sahip olan İslam’ın Hz.Muhammed dönemindeki savaşları savunma ve yaşama esaslı savaşlardı, fetihçi değildi. Cihad, tebliğle, iknayla ve barışçı yöntemlerle yürütüldü. İslam’a “davet” vardı,”fethetme” yoktu. “Dinde zorlama yoktur” anlayışı esastı. Fakat vahşi Arap kabilelerinin bedevi talancılığı ve Türk boylarının Akıncılığı İslam’ı başka halkların topraklarını işgal etme aracı olarak istismarı olarak özünden saptırdı ve hala da bu gelenek sürdürülmektedir.

Türk devleti, cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türklüğü en yüce değer olarak bayraklaştırıp Osmanlı geçmişini de İslam’la özdeş görerek dışladı hatta İslam’ı çoğunlukla baskı altına aldı fakat bunun yan etkilerini gördüğü ve özellikle sosyalist akımların toplumsal harekete dönüştüğü tehlikesini yakinen yaşadığı için “Türk-İslam Sentezi” politikalarına sarıldı. Böylece Türklükle İslam’ı eşdeğer yapmış oldu. “Türk Tipi İslam” yaratmaya çalıştı. Tabii, bu dönem Batı Bloku’nun “Yeşil Kuşak” politikalarıyla denkleştiği için rağbeti yüksekti. Türk Devleti bu sayede fundamentalist İslamcı akımlarla yakın ilişkiler geliştirdi. Türk-İslam Sentezi ile İslam’ı Türkleştirmeye çalışmış Türk Devleti, günümüzde de İslam’ı IŞİD’leştirmektedir. Müslüman Kardeşler’i El-Nusra’ya dönüştürmekte, El-Nusra’yı IŞİD’e ve lazım olunca El-Kaide’ye oradan Tevhid’e dönüştürmekte haylice yetenekli olduğu da aşikar.

Türk Devleti, bu tutumuyla modern dünya tarafından sorgulanmakta hatta güncel anlamda NATO üyeliği bile kuşkuya tabiî duruma gelmiştir.

TC, modern dünyada potansiyel ve ayıplı bir suçlu gibi algılanmaktadır.

Kürdistanlılar bunu iyi değerlendirmelidirler…

Peki, ama pek çoğumuzun hayret ettiği gibi bu IŞİD canavarı nereden fırladı birden. ABD ve Batı meselenin neresinde? Kürdistan’a saldırmasının sebebi nedir? Çoğumuzun kafasını meşgul eden buna benzer haklı sorularımız var…

Kısaca şunları ifade etmek istiyorum;

Birincisi; yukarıda ifade ettiğim gibi 1500 yıllık tarihsellikten gelen bir mağma var ve bunu lazım olduğu zaman harlayıp yönlendiren egemenlik ilişkileri bulunmaktadır. Halifeler devrinden sonra bu olgu mezhepsel bir saflaşma ve karşılıklı konumlanmaya dönüşmüştür ki örneğin Şia-Sünni çatallaşması bunun ana göstergelerinden biridir. Özü ekonomipolitiktir ve Kureyş aristokrasisinin bölgede hegomonya kurma mücadelesinden kaynağını almaktadır. Hala da sürmekte olan bir egemenlik savaşıdır.

IŞİD’in aniden kanlı tezahürü ise bana göre ABD’nin İran’la nükleer sorunu “müzakereler yoluyla” diplomatik kanalları işleterek çözmeye karar verdiği gün başlamıştır. Suudi Arabistan ifrit düzeyinde buna hiç de diplomatik kibarlık taşımayan bir tepki ile itiraz etti. Türk Devleti, Suudi, Katar, Ürdün’den oluşan Sünni Blok IŞİD’i sahaya sürdü. Amaç, Irak Sünni bölgesinden başlayarak Suriye üzerinden Lübnan’a kadar uzanan bir bariyer kurarak Şia hattını hem ortadan fiziki olarak bölmek hem de İran’a set çekmektir.

İkincisi; Bu konsorsiyuma Kürdistan milli kurtuluş mücadelesini ve kazanımlarını bertaraf etme temel gayesiyle katılmış bulunan Türk Devleti, ABD’den Kürtlere karşı beklediği teminatları alamayınca IŞİD’i Güney Kürdistan’a saldırttı. Belki de M.Barzan’nin bağımsızlık ilanını programına almasıyla bu saldırı aceleye getirildi. Zira daha bu saldırılardan evvel, Türk Devleti Barzani’den Türkmenlere özel bazı haklar ve de kendi ayrı ordularını kurmalarına izin vermesini dayatmıştı. Buradan hareketle, Türk Devleti’nin Ankara’da barındırdığı Haşimi’yi de kurumlayarak Türkmen-Sünni ittifakı yoluyla Musul-Kerkük petrollerini ve aktarım yollarını denetimine almak istediği fikrini taşımaktayım. Sünni konsorsiyumun da itiraz etmeyeceği bir hesaplama.

Aynı zamanda bu barbar fundamentalist örgütleri Golan ve Lübnan üzerinden İsrail sınırlarına uzatarak ve yarın bir gün oraya tebelleş ederek İsrail’i sıkıştırmak üzerinden ABD’ye kendi programını benimsetme hesabı yapılmış olamaz mı?

Üçüncüsü; ABD, IŞİD’in bu konsorsiyum tarafından geliştirildiğini elbette bilmekteydi. Ancak onun da şöyle bir hesapla bu küçük oyunu kendi büyük oyununun hamlesine çevirmek istediğini düşünüyorum: İran’a karşı Şii Maliki’yi Irak’ta iktidar yapıp desteklemişti fakat Maliki aksine İran’la samimiyet geliştiriyordu. Dolayısıyla IŞİD saldırısı üzerinden Maliki iktidarı hizaya getirilmeliydi.

Aynı şekilde, Kak Mesut Barzani de ABD’nin küresel politikalarını unutup Türk Devleti ile gereğinden fazla içli-dışlı komplikasyonlara girmişti. Güney Kürdistan İktidarı da IŞİD’ le uygun pozisyona çekildi.

Bir de dünyanın dörtbir tarafındaki bu cihatçıları Ortadoğu’ya çekip orada yoketmek de pratik ve az maliyetli bir kazanım olarak değerlendiriliyor olmalı. Rusya da bu durumdan hoşnut olmalı…

Dördüncüsü; Cidde’de NATO toplantısı yapılarak bu Sünni Blok’a ayar yapan Batı Koalisyonu, İran yanlısı Şii güçlerin Yemen’de iktidarı almalarına göz yumarak Suudi’nin dibine saatli bir bomba yerleştirdiler gibi. Bu da karşı-şantaj hamlesidir.

Beşincisi; Hala anti-Kürt genomundan dolayı inatla ABD politikalarını akamete uğratmaya çalışan Türk Devleti sanki hala o eski iki kutuplu dünyanın ayrıcalıklarını taşıyormuş gibi davranmakta ve bu huysuz hali başını fena sıkıştıracak gibi.

ABD’nin bu mücadelede Hewlêr’de Kriz Merkezi kurması Türk Devleti’nin duruşuna karşı verilen bir mesajdır. Güneybatı Kürdistan(Rojava) Kürtlerini de dahil etmesi Türk Devletinin sinirsel yapısını iyice bozmaktadır. İlerleyen zamanda Türk Devleti ile Güney Kürdistan Hükümetinin İlişkilerinin bozulacağı tahmin edilebilir.

Altıncısı; Mısır’daki Mursi iktidarının sona erdirilmesiyle beraber “ılımlı İslam” projesinin raf ömrü dolmuştur ve AKP de misyonunun sonuna yaklaşmıştır. Gezi Hareketi ile verilen dürtüyü  idrak etmediği anlaşılıyor. Kuzey Kürdistan’daki son serhildan’la da kavrama yeteneğinin körelmiş olduğu ortadadır. Halihazırda Türk modernist ve laikçileri de anti-Kürt genomun varlığıyla zehirli olduğu için onlar da ulusalcı-faşist hastalıklarından muzdaripler ve alternatif bir politika geliştirememektedirler. Dolayısıyla Türk Devlet ve toplum bünyesinde bir alternatif geliştirememe handikabıyla yüzyüze olan Batı’nın buradan ümidini yitirerek yüzünü Kürdistan halkına döndüğü söylenebilir. Bunun doğal sonucu, Türk devletini bekleyen bir laik-antilaik çatışmasının elinin kulağında olduğu gerçeğidir.

Türk Devleti, kendisini bekleyen bu felaketi Hizbullah vb. uzantıları vasıtasıyla Kürtlere devretmek operasyonu içindedir. İleride muhtemelen Alevi halkını da saldırılar ve provokasyonlar yoluyla kanlı tezgahına dahil edecektir. Böyle bir kaotik ortam yaratarak kendisini “hakem” ve “kurtarıcı” olarak halka sunmaya çalışacaktır. Klasik devlet oyunu bu defa da tutacak mı? Kobani’de bu oyunu tutmadı, bakalım Kuzey Kürdistan’da tutacak mı?

Sonuç itibarıyla; Kürdistan konusunu varlık-yokluk babından kendi başat sorunu olarak gören Türk Devleti’nin, “gemiyi azıya alarak” Kuzey Kürdistan’da kitlesel katliamlara girişme ihtimali yakın geleceğimizin en büyük tehlikesidir. Kürdistanlıların bunu görerek hazırlıklı olmaları, ülke çıkarlarını parça, grup ve parti çıkarlarından aştırarak ulusal bir ruhla davranmaları ve Başur’da kurulan geçmişteki “Bereyi Kurdistan” (Kurdistani Cephe) modelini aşan daha geniş yapılanmalı bir cephe politikası izlemeleri şarttır. Bu, Batı ittifakıyla verimli bir ittifak kurmamızın da olmazsa olmazıdır.21.01.2014