TRUMP’IN GEZİSİ, NATO’NUN IŞİD’LE MÜCADELE KOALİSYONUNA KATILMASI VE KÜRTLER

940

M.MAMAŞ

ABD Başkanı Trump’ın Suudi, İsrail, Vatikan ve NATO’nun Başkenti Brüksel’e yaptığı ziyaretler bugüne kadar bir ABD Başkanı’ın belki de bir seride yapmış olduğu en sembolik ziyaretlerdi. İslam’ın, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Dünya güvenliği merkezinin Başkentlerine yapılan bu ziyaret ve Sisi’ye “Mısır’ı özel olarak ziyaret edeceğim” taahhüdü, sembolik değeri yüksek olan bu ziyaretin ikinci etabının ‘jeopolitik’ safhaya dönüşeceğini göstermektedir.

Sembolik değeri öncelenmiş ziyarette ‘kılıçlı kral dansı’ ve ‘dünya küresinin’ spot lambalar söndürüldükten sonra Selman-Sisi-Trump tarafından sanki bir yere kaçacakmışçasına el-avuç kavrayarak sıkıca tutma merasimi ve “güç bizde” pozu ile verilen bu mistik bilinçaltı göndermeler. Suudi keyiften dörtköşe, her köşesi ayrı bir neşe!

Bu tazelenmiş aşkın bir büyük bela yaratacağı kesin. Krallar savaş için dans eder, malumunuz. Küreye el basma işi ise bunun umum adına koreografik bir gösterisi. Dünya küremiz daima mavi yapılmıştı ama nedense bu defa beyazdı (yeni bir beyaz sayfa açtık demek için mi?), Kıtalar ise siyah nakşedilmiş (Sanırım bu da petrol bazlı sermaye içindi) ve aynı anda Trump-Sisi-Selman’ın ‘dinime imanıma’ der gibi garabete el basması (El koymak mı desek) ise tapu kayıt işleminin dünya noterliğine arz edilmesi. Sembollerle iletişim çağına geri dönüyoruz ya da Orta Doğu’da savaş kavramına yeni sanatsal ifadeler kazandırmanın Suudçası. Biraz Amerikanca hava ve mistik mitoloji süslemeciliği…

Politik magazin ‘Melania Trump’ın elini tutmadı’ gibi karı-koca arasındaki gücenik jestlerle kendini eğlendirse de, Suudi ile imzalanan 350 Milyar dolarlık silah anlaşması ve “Radikal Düşüncelerle Mücadele Merkezi”nin kuruluş bildirgesi cepte! Başkanlık yarışı kampanyası sırasında Suudi’yi ‘radikal İslam’ın merkezi’ olarak addetmiş, Papalıkla Meksika sınır duvarı konusunda atışmış ve NATO’nun bütçesine diğer üyelerin daha fazla katkı payı sunmaması nedeniyle ‘demode’ kaldığını ve ‘böyle yapacaksanız başınızın çaresine bakarsınız’ diyen Trump etkili bir diplomatik tarz uygulamaya başladı.

Bir defa Suudi’nin döviz rezervlerine 350 Milyar Dolarlık anlaşmayla el konuldu. Obama döneminde, 11 Eylül saldırısında yakınlarını kaybeden ve zarara uğrayanların doğrudan Suudi aleyhine tazminat davası açma yolu yasal yasal bir hak haline gelmişti ki 19 eylemciden 15’nin Suudi vatandaşı olması münasebetiyle dava sonucunda Suudi’nin 2 Trilyon Dolar cezaya mahkum edileceği hesaplanmaktaydı. Böyle olmasaydı öyle olurdu misali bir biçimde bu döviz rezervine el konulacaktı, zaten! İlerleyen zamanda yedek parça, mühimmat ve ek protokoller falan fistan derken bu döviz rezervinin tümden kurutulacağı muhtemel. “Radikal Düşüncelerle Mücadele Merkezi” ise zaten bu suçlamayı Riyad ziyaretinde de yinelemiş Trump’a bir daha ‘siyasal İslamcı akımlara’ destek sunmayacağının tövbesidir.

ABD, Suudi Krallığına ‘Soğuk Savaş’ dönemindeki ‘özerk davranma ayrıcalığının’ sona erdiğini bildirerek kendisine el koymuştur. Suudi, birikmiş sermayesini kullanarak ‘vahhabi/Selefi İslamcı’ akımları dünyanın başına bela etmekle kalmamış, aynı zamanda NATO üyesi olan Türkiye gibi bir devleti bile sermaye gücünü kullanarak ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) aleyhinde kullanabilmiştir.

Suudi Ankara Büyükelçisi Doktor Adil Bin Serrac Merdad; ‘Cumhurbaşkanlığı makamına gelmesi için Tayyip Erdoğan’ı destekleyenin Suudi Arabistan olduğunu, 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra da Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi ve seçilmiş hükümeti ilk destekleyen ülkeler arasında olduğunu, desteğinin de bugüne kadar devam ettiğini… ‘Türkiye’nin 6 yıl önce Suriye’de başlatılan kalkışmayı silahlı muhalefete dönüştürdüğünü ve Suriye Devlet Başkanına karşı muhalif gruplara kucak açtığını, dahası Erdoğan’ın her defasında ‘Esad Gitmeli’ prensibini Suriye’deki krizin çözümünün tek yolu olarakilanettiğini (http://www.halkizbiz.com/gundemden/suudi-arabistan-buyukelcisi-erdogan-ve-akp-bize-ihanet-etti-h19440.html) belirterek itiraf etmiş ve Türkiye’nin kendilerine ihanet ettiğini de sözlerine eklemişti. Suudi Türkiye’ye bu desteği vererek İran’a karşı koçbaşı olarak kullanmak istemiş, Türkiye de bu durumu kullanarak ABD’nin Kürtlere verdiği desteği çekmesi için her türlü oyunbozanlığı yapmıştı. ABD’nin tüm planlarını sekteye uğratmaya çalışan ve NATO uyumunu bozan Türkiye’nin Rusya dengesine de oynayarak daha büyük sorunlara yol açmasına tahammül etme marjı kalmadı. Bu yüzden önce haddesinden taşan Suudi’yi denetim altına aldı. Suudi’nin NATO üyesi Türkiye ile bu denli kafa kol ilişkisine girmesine izin verilmesi mümkün değildir.

Bu gezinin ve konumuzun ikinci önemli aşaması ise NATO’nun IŞİD’le Mücadele Koalisyonuna katılması meselesidir. IŞİD’in tasfiye edilmesine az kala NATO’nun dahil edilmesi, bana öyle geliyor ki IŞİD’ten sonraki sürecin tedbiridir. NATO müktesebatı işletilerek Türkiye denetim altına alınıyor diyebiliriz. IŞİD’ten sonra İran’ın derinlik alanı olan Şiilandı daraltılarak buradan tasfiyesi sözkonusudur. Suriye’de artık Rusya ile belli bir sonuca varılacak. Ve yeni bir bölgesel güvenlik paktı oluşturulacak. Kürtler de bu paktın önemli bir bileşeni olacaklar. Türkiye’nin buna askeri müdahalesinin Güney ve Güneybatı Kürdistan’da engellenmesinin tedbiri NATO ile alınmış oluyor.

“IŞİD’in tasfiyesinden sonra ABD Kürtleri terkedecek” tarzı değerlendirmelerin ise gerçekçi bir tarafı yoktur. Bunun birkaç önemli sebebi var; birincisi, IŞİD tasfiye edildikten sonra da siyasal İslamcı terör tehditi devam edecektir, toprak denetimi sona erecek ama asimetrik saldırı özelliği devam edecektir; ikincisi, bölgeye seküler idari bir model gerekecektir ki Kürdistan bunun örneği olarak hazırlanmaktadır; üçüncüsü, Kürdistan güçleri motovisyanu yüksek en fonksiyonel ordu gücüdür; dördüncüsü, önümüzdeki yıllarda İran’a yönelik bir hamlede en önemli organize halk yine Kürtler olacaktır; beşincisi, Suriye bağlamında vazgeçilmez bir güçtür; altıncısı, İsrail açısından iyi bir doğal müttefiktirler; yedincisi, artık güven vermeyen Türkiye’nin yerine Güneydoğu Avrupa’yı Orta Doğu’daki beladan koruyacak bir kuşaktır; sekizincisi, otokton kadim bir tarihin sahibidir; dokuzuncusu, 40 milyon civarı nüfusu olan bir millettir ki bu özelliğiyle büyük bir potansiyel kuvvettir ve onuncusu, demokratik değerleri özümseme kabiliyeti yüksek, toplumsal dokularına siyasal İslam’ın hükmetmeyi başaramadığı olağanüstü bir millettir. Bu ve benzeri saiklerden ötürü, şimdiden dünya modrn halklarının iftihar ettiği ve kucakladığı Kürt milletini ‘terk etmek’ kolay değildir, rasyonel de değildir.

Kürtlerin milli birliği gerçekleştiğinde nasıl muazzam bir enerjinin açığa çıkacağını dünya modern güçleri iyi biliyorlar. Sömürgecilerimiz ve bölge gericiliği de bunu gayet iyi bilmektedirler. Bu nedenle başımıza tüm haşmetiyle çullanmaktadırlar.

Ama ne fayda!

Günümüzdeki savaşların önemli belirleyici öznesi, modern dünyanın parçası olmaktır. Bizler bunu başarmış haldeyiz. Bununla da kalmamış, sömürgecilerimizi dünya gerici güçlerinin karanlığına mahkum etmeyi başarmışız. Orta Doğu’da Kürtlerin çağı başladı. Bu çağı, modern dünya ile ilişkilenmeye borçluyuz ki bu körpe bir aşktır da; kutsanacağı güne ilerleyen…

25.05.207