TC’NİN “ÇOK SANDALYE’YE OTURMA“ POLİTİKASI

284

H.Hüseyin Yıldırım

Türkiye’nin iç ve dış politikası güvenlikçi ve pragmatik icraat üzerine inşa edilmiştir. İçte yakma, yıkma, tahripkar, soykırıma varan insanlıkdışı uygulamaları politika edinirken, dışta kimden ne koparabilirim tarzı dayatmacı, yaranmacı bir politika sergilemektedir. Hem ülke halkı ve hem de dış güçler bu politikadan bizar olmuşlardır. Bu tutumlarından dolayı hem yönettiği halkla, hem de tüm dünya devletleriyle kavgalıdır. Bugüne kadar uygulaya geldiği siyaseti bu olmuştur. Bunu da iki blok arasındaki çelişkilerle oynayarak Batı bloku’nun her türlü desteğini arkasına alarak bugüne dek sorunsuz uyguluyorlardı. Fakat yaşanan süreçte bu olanağı bulamıyorlar. Bu da, onların daha da saldırganlaşmasına yol açıyor. Gücüne bakmaksızın herkesi tehdit ediyor. Uluslararası hukuku çiğneme pahasına söylemleri bir yana tehlikeli pratik adımlar da atıyor. Orayı burayı işgal ediyor, bombalıyor. Hoş, güzel. Bu politika ile hızla sonunu hazırlıyor. Zaten dünya hakim güçleri tarafından bir operasyondan geçirilmeleri kaçınılmaz olmuştu. Türk devleti de iç ve dış icraatlarıyla buna zemin hazırlıyor.

Türkiye’nin Kürd/Kürdistan sorununa yaklaşımını şu an AKP’nin uygulamalarına indirgemek büyük bir yanılgıdır. Uygulanan politika TC devletinin resmi dönem politikasıdır. Sistemin tüm kanatlarının üzerinde hemfikir olduğu politikadır. Çünkü tüm kanatlarının üzerinde hemfikir olduğu bir tehdit var ve bu tehdit Orta Doğu’da Kürdlerin bir statükoya kavuşması halinde sonuçta Türkiye’nin de bölüneceği korkusudur. Eğer bu korku olmasaydı mevcut kanatların böylesine birbirine sarılmasının mümkünü olmazdı.

Türkiye dünden bugüne Batı ile Doğu arasındaki çelişkilere oynamış, aralarındaki çatışma ve çatlaklarından kendine yaşam alanı bulmaya çalıştığını biliyoruz. Bu politika ile bugüne dek kendini sürekli ileri taşıdığı da bilinen bir gerçektir. Bugün de ayağına böyle bir şansın geldiğini okumaktadır. Bugün de eski politikası ile bunu yapabileceğine hala inanıyor ve o nedenle kendini dayatıyor. Burada büyük yanılıyor. Bu politika ile sonunu hazırlıyor.

Bugün Suriye’de ABD ile Rusya arasında hegemonya mücadelesi sürüyor. Karşılıklı olarak askeri alanda henüz karşı karşıya gelmediler. Sorunu karşılıklı verecekleri tavizlerle aşma çabaları da sürüyor. Eğer anlaşmazlarsa hem ABD ve hem Rusya açısından Türkiye Suriye’de birbirine karşı kullanacakları bir partner olabilir. Hem ABD ve Rusya, Türkiye ile Suriye’de işbirliği yapmak isterler. Fakat kendi çizdikleri yol haritasına uygun olarak. Fakat Türkiye bunu aşan bir misyon kendine biçmeye çalışıyor. “Ya ben, ya Kürdler“ deyip duruyor. Böylesi bir dayatmada bulunuyor. Bu da, bu her iki süper gücün politikasına denk düşmüyor.

Hem ABD ve hem Rusya’nın Suriye’de başarılı olmak için Sünni Arapları kazanmaları gerekiyor. Burada Türkiye’den yararlanmak istiyorlar. Her iki süper güç Türkiye’yi kazanma çabasının içindedir. Türkiye de bunun farkında ve kendini her iki tarafa da pazarlamaktadır. Her iki gücü kullanmaya çalışmaktadır. Fakat “iki sandalyede bir arada oturma,“ politikası her zaman yararlı olmayabilir. Camii ile kilise arasında ibadetsiz kalma riskini de taşır. Ki Suriye’de bunu yaşadı. Büyük hayallerle Suriye’de giriştiği “Fırat Kalkanı Operasyonu“ her iki süper gücün engeline takıldı. Umduğunu bulamayacağını anlayınca “Fırat Kalkanı Operasyonu başarıyla bitmiştir,“ deyip kendine buradan zafer çıkardı. Bu ancak iç kamuoyunu rahatlamaya yarayabilir ama istediği bu değildi. O daha büyük düşündü ama yanıldı.

TC Cumhurbaşkanı danışmanlarından İbrahim Kalın, Suriye’de her iki süper güç tarafından kıskaca alındıklarını görse de kamuoyuna bunun tam tersi bir sonuç sundu. Suriye’de yürütülen Fırat Kalkanı Harekatı’nın 29 Mart’ta sona erdiğini belirten Kalın, şöyle konuştu:

“Bu operasyonun başarıya ulaştığını ifade edebilirim. Türkiye, Cerablus’tan El Bab bölgesine kadar olan yaklaşık 2 bin 100 kilometrekarelik alanı DEAŞ terör örgütünden ve diğer terör unsurlarından tamamen temizlemiş oldu. DEAŞ ile mücadelede ‘YPG, PYD en etkili tek güçtür’ efsanesi çöktü. Şu anda güvenlik operasyonlarından sonra da orada yoğun bir yeniden yapılandırma faaliyeti devam ediyor. Fiilen bu bölgedeki güvenlik tedbirlerimiz en üst düzeyde devam etmektedir.“

Fırat Kalkanı Harekatı’nın ardından bölgede nasıl bir planlama yapılacağı sorulan Kalın;

“Suriye’nin toprak bütünlüğü içerisinde buradaki terör sorununun çözülmesiydi amaç. Hedef, aynıdır. Bundan sonra alınacak tedbirler, uygulanacak yeni bir harekat veya benzeri bir adım planlanır. DEAŞ ile mücadele kapsamında bu harekat başarıyla tamamlandı ama güvenlik riskleri devam ettiği sürece Türkiye, her zaman hazır ve nazır olarak gerekli adımları bundan sonra da atacaktır” diye yanıt verdi.

İbrahin Kalın’ın ifade ettiği TC’nin yanıtı Şengal ve Qereçox’u havadan bombalamakla gecikmedi. Fakat bu Türkiye’yi uluslarası alanda çok kötü bir konuma sürükledi. Umduğunu bulamadı. Giderek yanlızlığa sürüklenmesine yol açtı. ABD devreye girerek müttefiklerime saldıramazsın, bu son olsun dedi. Tedbirini de aldı. Türkiye-Suriye sınır hatını havadan ve karadan kontrol altına aldı. Bununla yetinmedi. YPG’yi kendini savunacak ağır silahlarla donattı.

Oysa Ankara “Fırat Kalkanı” ve Şengal ve Qereçox’u bombalamaları farklı hesaplar üzerine inşa etmişti. Cerablus, El Bab, Menbiç, Rakka’yı alma hesaplanmıştı. Hedefi İŞID değildi, PYD/ YPG’yi tasfiye etmeydi. Ama plan tutmadı. ABD, Türk ordusunun Rakka yolunu kesti, Moskova ile anlaşan PYD/YPG, Menbiç cephesini Şam ordusuna bıraktı. Bunun neticesinde bir yere ilerleyemeyen Türkiye’nin, “Fırat Kalkanı”nın başarı ile sonuçlandığını ilan etmekten başka çaresi kalmadı. “Fırat Kalkanı” hamlesinin amacı Kürdlerin ilerleyişini engellemekti. Fakat ABD ve Rusya desteğini Kürdlerden yana koyunca Türkiye boşa düştü. Bu kez bombalama ile kendisinin muhatap alınmasını denedi. O konuda da yanıldı. ABD, PYD/YPG’ye daha sıkı sarıldı.

Türkiye her ne kadar Batı ve Doğu arasında bir denge politikası izlerse de bugünden sonra bu tutmaz. Tutmadığı günlük gel-gitlerden zaten anlaşılıyor. Kürd/Kürdistan sorunu karşısında ABD ile bir mutabakat sağlamalarının izi yok. Olacağı da görünmüyor. Zaten 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrası batı yanlısı personelin bütününü tasfiye etti. Batı ile var olan eski bağları tamir edilemeyecek kadar yara aldı. Fakat Batı’ya olan bağımlılık ilişkisini de bir türlü kesemiyor. Doğu’ya da tam olarak yönelemiyor ki Doğu’nun da kendilerine güveneceği bir profil çizmiyor.

TC her iki kutuptan da oldukça uzaklaşmıştır. Batı ve Doğu’dan uzaklaştıkça İslam dünyası liderliğine yönelmesi hesabını yapmaktadır. Fakat bu kapı da kendilerine kapalıdır. Bugünden sonra İslam devletleriyle uyum içinde çalışma şansını yitirmiştir. Fakat bu ülkelerdeki radikal Cihatçı kesimlere ulaşabilir. Teröre oynayabilir. Zaten şu an elindeki en büyük koz bu terör örgütleridir.

Böylesi bir politikanın uygulayıcısı olacak bir Türkiye ne Batı’nın ne de Doğu’un işine gelmez. Özelikle Rusya’da kalabalık sayıda Müslüman yaşamaktadır. Türkiye’nin bu nüfusa ulaşmasını Rusya göze alamaz. Ki Sovyetlerin dağılması sonrası Türkiye’nin Rusya’daki Müslüman ve Türki Cumhuriyetlere yönelmesi Rusya’yı epey zorlamıştı. Hele bir avuç Çeçen’e verdiği destekle Rusya’nın çok başını ağrıtmıştı. Yanı sıra Avrupa’da 5 milyona yakın Türkiye vatandaşı var. Çoğunlukla Türkçü-İslamist bir kimliğe sahiptirler. Avrupa açısından büyük bir tehlike arz etmektedir. Bu da, doğal olarak bu tehlikenin ortadan kaldırılması ve en aşağı törpülenmesi için Batı ve Doğu’nun birlikte çalışmasını masaya getiriyor. Bu yönlü bir işbirliğinin olduğu da biliniyor. Ki zaten günlük gelişmelerden bu anlaşılıyor.

Türkiye gerçekliği bu iken O ise kendi havasında. Halen atıp tutuyor.

Ekonomik iflasın eşiğine gelmiş, yabancı yatırımcılar Türkiye’den çekiliyor, yatırım, ticaret durmuş, turist sektörü iflas etmiş, 3 milyona yaklaşan mülteci yığını başlarına bela olmuş, Kürdler ile ölümüne kavgalı, ordusu darmadağınık olmuş, dünyada izole olmuş Türkiye aynaya bakıp resmini görmeyi değil, yüksekten atarak kendilerini “küresel oyuncu olmak yolunda giden bir ülke,“ “dünya gücü“ olarak tanımlamayı elden bırakmıyor. Ortalıkta ordu kalmamış bunlar dünyayı fethetme hayalinde. Hani meşhur bir deyim var. “Ölme eşeğim bahar geliyor“ durumunu yaşadıklarının farkında değiller.

Bu durumlarının farkında olmadıklarından dolayı yine Cumhurbaşkanı danışmalarından Yiğit Bulut; “Dünya arenasında Amerika-Avrupa Birliği-İsrail-Rusya-Çin ile güce dayanan diplomasi yürütmemizi sağlayacak bir TSK konsepti oluşmalı-oluşuyor!“ ve bunu “Yerli savunma endüstrisi gelişiyor, modernizasyon katsayısı artıyor, kendi topraklarından binlerce km ileride operasyon yapacak tanker uçaklar ve uçak gemileri projeleri hayata geçiyor. Kısacası TSK bir dünya gücü haline geliyor… Güçlü diplomasi ‘güçlü silahlı kuvvet’ ile yürütülebilir… Yeni Türkiye’de yeni bir milli savunma konsepti tanımlıyor ve üretim ile gereğini yapıyor… Bakmasını bilenler çok önemli destayları görebilir…“ diye kendi kendilerine moral veriyorlar. Çetin Altan, ne demişti. “Türk’ün Türk’e propagandası“ bu olsa gerek!

Türkler ateşle oynuyor. Ateşle oynamak çelik çomak oynamaya benzemez. Ateş yakıcıdır, yakar. Tedbiri elden bıraktın mı veya karşıdaki muhatabının gücünü göz önünde bulundurmadın mı kendin yaktığın ateşten yanarsın. Tıpkı şu an Türkiye’nin yaptığı gibi. Dünyanın insanlıkdışı ilan ettiği İŞID belasını her alanda desteklemekle yanacağı ateşi kendisi zaten yakmış oldu. ABD’nin müttefikimizdir dediği ve her alanda desteklediği PYD/ YPD’ye karşı izlediği kabullenilemez politikası -ki bu aynı zamanda ABD’ye kafa tutmak anlamınada gelmektedir- ile kendilerini dayatmaları bardaği taşıran son damla oldu. Bu politika ile dünyada izole oldu. İzole oldukçada haklı imişçesine saldırganlaştı. Herkesi düşman ilan etti. Orayı, burayı işgal etti, bombaladı. Kendisine “stop“ diyen dünya süper güçlerini, “siz kim oluyorsunuz?“ diye aşağıladı. Öyle bir konuma sürüklendiler ki etrafında merhaba edecek bir dostları kalmadı. Pardon! Bir dostları var. Barzaniler/Irak-KDP ve Türk MİT’nin bir bürosu olan ENSK. Türkler ve Barzaniler arasındaki ilişki öylesine sıradan bir ilişki değildir. “Kardeşlik, dostluk ve stratejik müttefiklik“ ilişkisidir. Recep Tayyip Erdoğan ve Mesrur Barzani’nin aynı anda ABD’nin kapısını çalmaya gitmeleri tesadüf olmayıp daha evvel planlandığının göstergesi ve arasındaki ilişkisinin ne kadar derin olduğunun kanıtıdır. Amaçlanan Kürd millet yürüyüşünü ortaklaşa engellemektir.

Yazıyı fazla uzatmadan son olarak Türkiye’nin önünde iki yol vardır ile bağlayayım. Birinci yol şu an izlediği politikasıdır ki tüm dünyayı karşısına alan yoldur. Bu politikada diretmesi yıkımını getirecektir. İkinci yol, ABD’in uygulamaya koyduğu GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi“ne ayak uydurmaktır. Bunun yolu da Kürdleri bir millet, Kürdistan’ı bir ülke olarak kabul edip Kürdlerle masaya oturup anlaşmaktır. Bu anlaşmanın sonucu federasyon mu, yoksa modern iki komşu ülke olarak Kürdlerin bağımsızlığını kabullenme mi olur noktasına gelmeleri gerekir. Bu yol ile en az zararla durumu kurtarır. Tercihler bu kadar açık ve nettir. Gersi Türkiye’ye kalmıştır. ABD’nin kendilerine gösterdiği yol da budur. Kendilerine başka bir yol bırakmamışlar.

YPG’ye verilen silahlar Türklere açık bir mesajdır. “Sınırı aştın, haddini bil,“ mesajıdır. Hem de Türk Cumhurbaşkanı danışmalarından İbrahim Kalın, MİT Müşteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ABD’de olması ve Türk Cumhurbaşkanı ABD’ye yapacağı resmi ziyaret öngününde böyle bir kararın alınması Kıbrıs Harekatı döneminde ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’un İsmet İnönü’ye gönderdiği meşhur mektup gibi tarihi bir öneme sahiptir. Türkiye o dönem Kıbrıs’a çıkarma planını yapıyordu. ABD Kıbrıs meselesinde iki NATO ülkesi Türkiye ve Yunanistan’ın savaşmasını istemiyordu. Türkler ise tıpkı bugün gibi şişinip duruyordu. İngilizler boşuna kendilerine “Turki“ yani Hindi dememişler. Ne demek bu? Kabarırlar ama bir şey yapamazlar anlamına gelmektedir. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından imzalanan ve daha sonraları “Johnson Mektubu” olarak tarihe geçen tehdit içeren, küçük düşürücü bir dil ile kaleme alınan ünlü mektup 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye gece yarısı iletildi. Mektubu alan İsmet İnönü, Kıbrıs çıkarma harekatını iptal etmek zorunda kaldı. Bu olay ABD ile Türkiye arasında yaşanan en büyük kırılmaydı. Daha sonraları da aralarında kırılmalar yaşandı. Türkiye’de haşhaş ekiminin yasaklanması, Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve TBMM’nde tezkereye onay verilmemesi gibi kırılmalar. Fakat hiçbirisi ABD Başkanı Trump tarafından YPG’’ye silah verilme kararının onaylanması ve silahların anında YPG’ye yetiştirilmesi kadar büyük etkiye sahip değildir. Bu bir yol ayırımıdır. Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Çin’e giderken gazetecilere, “ABD’ye bu gezimle ilişkimizin kopma noktasına geleceği“ni söylemesi ABD’nin Kürdlere verdiği desteğin sonucudur. Türkiye bugünden sonra ya “yeni bir dünya kurulur, biz de yerimizi orada alırız,“ deyip bağımsız hareket edecek -ki bu onların sonu olur-, ya da ABD’ye “paşamsınız“ deyip dediklerini yapacaktır.

Anlaşılan o ki Türkler için “deniz bitti, kara göründü.“ Türkler eski politikalarından vazgeçmeyeceğine göre süper güçler bunun tedbirini çoktan almışlar. Türk egemenlik sistem sahiplerini bir gün gemilere bindirip kardeşleri El Kaidecilerin tıkıldığı Gutemala zindanlarına korsa kimse şaşırmasın.

Gelişmelerin seyri budur. Kürd siyaseti kendini buna göre politikleştirmeli ve pratikleştirmelidir. Kürdleri zafere taşıyacak olan da budur.

13 Mayıs 2017