SUUDİ’NİN SAVAŞ DANSI

332

M.MAMAŞ

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk resmi yurtdışı ziyaretini gerçekleştirdiği Suudi Arabistan, tarihinin en büyük silah alım anlaşmasına imza attı. Trump gider gitmez bu anlaşmanın imzalanmış olması daha önceden etraflı bir hazırlığın yapılmış olduğunu, konuya dair müzakerelerin tamamlanmış olduğunu ve Trump’a sadece resmi tutanakları parafe etmesi zahmetinin bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bir de ‘kılıç dansı’ seramonisi…

Bu dansa lutfetmemek hadd-ı zatında başka nazik dans bilmeyen Suudi’ye kabalık etmek olurdu ki böyle bir anlaşmanın şerefine geleneksel Suudi ‘kılıç dansı’ pek de yakışırdı. Yani ortada eğreti bir birşey yok. Tam 350 Milyar Dolarlık silah alım-satım anlaşmasının parafe edildiği bir yerde ve o yer de Suudi gibi güzel sanatlar ve estetik kaygıların hiç mi hiç önemsenmediği bir ülke ise taktir edersiniz ki ‘kuğulu bale gösterisi’ sunucak halleri yok, ‘kılıç dansı’ Trump’ın iştirakıyla pek de keyifli oldu denilebilir.

Bu azametli anlaşma ve kılıçlar bir aşağı bir yukarı sonra ileri geri kutlama seramonisinin İran’a ve Şia aksına 1400 yıllık buğzla ve nefretle toplanmış yeni bir huruç harekatının ilanı olduğu gayet açık. Muhtemelen Körfez Ülkelerinin sair devletleri de benzer bir alım sürecini gerçekleştireceklerdir. Böylece Körfez Ülkeleri dünyanın silahını bölgeye yığmış olacaklar. Geriye patlayacağı zamanı ayarlamak işi kaldı denilebilir.

Döviz rezervi toplamı 650 Milyar Dolar olan Suudi Arabistan bunun 350 Milyar Doları ile silah alıyor. 1/3’ünün ödemesi yapıldı bile. Geriye kalan teslimat ise 10 yıla serpiştirildi. Zaten ekonomik sorunları nedeniyle dünyanın en büyük ikinci petrol şirketi olan Aramco’nun belli bir kısmını özelleştirmeye hazırlanan Suudi’nin bu silah alımıyla nasıl bir girdaba sürükleneceği merak konusudur. Olası bir bölgesel savaş durumunda rezervlerini tüketeceği, birçok kaynağı ‘özelleştireceği’ ve hatta borçlanacağı da malum. Tıpkı 2.Dünya Savaşının bitiminde Britanya’nın sonuna kadar ABD’ye borçlanmış vaziyetiyle dünya liderliğini kendisine bırakması misali, Suudi de benzer bir akıbete doğru ilerlemektedir. Hiçbir savaşa girmese bile bu yükle bu akıbetten kurtulma şansı yok. Suudi öylesine şişirildi ki kimseyle savaşmasa dahi kendi kendine patlama olasılılığı yüksektir.

Suudi’nin tüm hesaplarını İran’ın vurulması üzerine yaptığı görülüyor. Bu durumun İran’ın Rusya’ya daha fazla sokulmasına yol açacağı bellidir. Dolayısıyla Rusya da İran üzerinde etkinliğini iyice geliştirme fırsatını yakalamış olmaktadır. Şia ve Sünni hat gerildikçe Türkiye’nin de manevra olanakları artmış olacaktır. Ancak Trump’ın Suudi’den sonra İsrail ve Vatikan’a gidyor olması meseleyi din mahreçli bir savaşa dönüştürmek istemediğini gösteriyor. Sünni-Şii savaşının lokalize edilmesi mümkün değildir. Tüm Orta Doğu’dan Hindistan’a kadar ve belki de tüm inanç akımlarını birbiriyle savaşmak zorunda bıracak sivil kitlesel bir boğazlaşmanın kontrol imkanı yoktur. Bu, kapitalist dünya pazarını tümden tehlikeye atabilecek potansiyelde bir savaş olur ki tahribatlarını tahmin etmek bile zordur.

Bu konuda iki ihtimal var; ya İran’ı iyice Rusya’ya mahkum edip onun üzerinden hareket kabiliyetini sınırlamak (ki bu Irak, Suriye ve Lübnan’da İran etkisini yoketmekle eşdeğerdir. Hatırlarsanız Suriye de önce Lübnan’dan çıkarılarak Suriye’ye hapsedildi ve sonra bu hale getirildi. İran da bu taktikle önce İran’a hapsedilerek çözüştürülecektir belki de…), ya da İran’la Suudi’yi uzun sürecek biçimde ‘sınırlandırılmış’ bir savaş düzeyinde çarpıştırmak (bu durumda dinci gericiliğin iki başkenti de ağır yara almış, yorulmuş ve ekonomik olarak iflas etmiş bir noktaya getirilmiş olur). Ve böylelikle iki devletin ‘kaotik kontrol’ süreci başlamış olur.

Bu halde Ürdün ve Mısır’ın Arap dünyasında yıldızı yükselmiş olur. Türkiye, halihazırdaki Suudi sponsorlu rolünü kaybeder ama gerilen bölgesel hattan istifade ederek manevra olanaklarını artırır. Ancak NATO ülkesi olduğu için prösedürler işletilerek NATO’nun rızası dışında geniş bir inisiyatif geliştirmesine izin verilmez. Bu anlamdaki krizden yararlanarak Kürtlerin Güney ve Güneybatı Kürdistan’daki iktidar alanlarını yoketmesi mümkün değildir. Zira İran’ın çözdürülmesi ve çökertilmesi planında en önemli rollerden biri yine Kürtlerindir. O nedenle Robert Fisk’in evhamlandırdığı gibi ABD’nin Kürtleri kenara koyacağı’ öngörüsünün (düngörüsü mü desek) geçerli bir tarafı yoktur.

Şimdiden Irak –Suriye sınırından başlayarak Golan tepelerine kadar uzanacağı düşünülen yeni bir Güvenlik Bölgesi Ürdün’ün de dahliyle oluşturulmak isteniyor. Mısır ve birkaç bölgedevletinin de ekleneceği yeni bir bölgesel paktın işaretleri de güçleniyor. İran’ın Suriye artı Hizbullah ve Irak Şii güçleri kanalıyla bu bölgeyi ele geçirme hamlesinin ABD’nin sert müdahalesiyle püskürtülmesi bu kuşağın kararlılıkla kurulacağını gösteriyor. Tabka-Rakka ve çevresinde ana karargahlardan biri kurulacak ki YPG/DSG de burada önemli bir rol üslenecektir.

Sonuçta olası bir İran müdahalesi henüz eli kulağında bir tazelikte değildir. Ancak kuşatılmakta ve saha düzenlenmesi yapılmaktadır diyebiliriz. İran tarihsel deneyiminin de etkisiyle bu tür bir müdahaleyi savuşturacak esnekliğe sahip, uyanık ve dengeleri hesaplayabilen karakterde bir devlettir. Başta Çin olmak üzere Hindistan ve benzeri bir dizi ülkeyle petrol pazarını çeşitlendirmiş ve kurduğu ticari bağlarla siyasi ilişkilerini de geliştirmiştir. Sadece Şii aksı kullanan bir güç değildir. Kaldı ki Vahhabi-Selefi dinci terör odaklarının ana kaynağı olan Suudi’nin dünya kamuoyu nezdindeki imajının yarattığı meşruiyet kirlenmesinin kendisinden aşağı kalır yanı yoktur.

İşbu ve benzer sebeplerden dolayı salt Suudi’nin yüzü suyu hürmetine İran’ın vurulması kolay değildir. Ancak Suriye, Lübnan ve Irak’tan elçektirileceği, buradaki nüfuzunun öyle ya da böyle ortadan kaldırılacağı muhakkak. Buradan Suudi’nin güçlendirilmesi de irrasyoneldir. Dünyanın başına bela olan Vahhabi-Selefi terör akımlarının kaynağına dönüşmüş Suudi Arabistan’ın da bu lüksüyle başbaşa bırakılması düşünülemez. ABD savaş endüstrisinin bol mesai yapacağı, hisse senetlerinin tavan yapacağı gerçek ama Irak’ta da yaşandığı örneğiyle bir anda el değiştirip kendisine dönme olasılığı da düşünülmemiş olabilir mi? Yahut, içeriden bir hamleyle Suudi’nin de Iraklaştırılmasının, Suriyeleştirilmesinin demirdöküm takviyesi mi bütün bunlar?

Benim gördüğüm şu; İran zayıflatılırken Suudi’nin de güçlenmesine izin verilmeyeceği! Dinci gericiliğin iki başkentinin de çökertileceği ve seküler iktidarların stabilize edileceği ve geliştirileceğidir…

23.05.2017