SÜREÇ SERTLEŞİYOR!

283

H.Hüseyin Yıldırım

Eski ABD Başkanı George Bush ABD’nin Suriye’de İŞID mevzilerini ilk olarak bombalaması sonrası; “Orta Doğu’da ABD’nin 30 yıl sürecek savaşı başladı“ dedi.

Ve Donald Trump’un ABD Başkanlık koltuğuna oturmasıyla, “Sürecin sertleşeceğine ve uzayacağına“ dikkat çekmesi artık hiçbir gelişmenin Barak Obama dönemi gibi olmayacağının işaretleri verilmeye başlandı.

Barack Obama dönemi hem Rusya, hem İran, hem de Türkiye’ye fazladan rol verildiği kaygısı bugünkü ABD yönetimi tarafından dile getiriliyor ve bu durum karşısındaki rahatsızlık çeşitli biçimlerde ifade ediliyor.

Buradan hareketle düşünüldüğünde bu devletlere verilen tavizler sonucu kazandıkları mevzilere başka seçeneklerle birlikte askeri olarak da müdahale edilmesi kararlılığı gösterilmeye başlandı.

Trump’ın ekibinin daha henüz işin başında olmasına rağmen 7 Nisan’da Suriye’de yapılan müdahale; Tabka harekatıyla Şam ordusunu Rakka çevresinden uzaklaştırması ve YPG’yi bölgeye konuşlandırması; İsrail’in Rusya’ya İran ve Hizbullah’ı Suriye’den çıkar ültümatomu vermesi ile önemli hamlelerin startı verildi.

Bu hamleler mevcut aktörlerin birbirleriyle olan ilişkilerini haliyle yeniden değerlendirmeyi de peşi sıra getirdi.

Kimi çevrelerin, “YPG’nin Rakka operasyonunda ne işi var?“ dediğini biliyoruz. Bunu özelikle Türkiye ile ilişkili Kürd siyasal güçleri dile getiriyorlar. Bu operasyonun önemi kavranmıyor veya bu çevrelerin işlerine gelmiyor. ABD ve YPG Tabka harekatıyla Şam ordusunu Rakka’dan uzaklaştırdı. Bu olay, gelecekte kurulacak bağımsız Kürdistan için önemli bir gelişmedir. Rakka operasyonu başarıya ulaşırsa Suriye’nin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının %70’i PYD/YPG’nin kontrolüne geçecektir. Bu, Kürdlere önemli bir avantaj sağlayacaktır. Ayrıca güney sınırlarının güvenliği anlamında kritik bir bölgedir.

Rusya, ABD’nin son hamlelerini “kabul edilenmez“ babında karşılayarak reaksiynonu ortaya koydu.

ABD ve Rusya arasında şu an bir kriz yaşanıyor.

ABD Dışişleri Bakanı’nın Rusya ziyareti de bu krizin tansiyonunu düzeltmeye yetmedi. Rusya, Suriye konusunda taviz vermek istemiyor; “Suriye benden sorulur, Suriye bölünemez“ diyor.

Orta Doğu petrollerini Kürdistan’ın Güneybatı’sı üzerinden Akdeniz’e ulaştıracak koridorun açılmasına yanaşmıyor. Bu konuda taviz vermiyor.

Bugün Avrupa, enerji alanında Rusya’ya bağımlı. Enerji Rusya ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor. Kürdistan’ın Güneybatısı üzerinden boru hatının Akdeniz’e çıkarılması, buradan Orta Doğu gaz ve petrolünün dünyaya ulaştırılması Rusya’yı ekonomik olarak çöküntüye götürebilir ve aynı zamanda Avrupa üzerindeki bu tekelini kaybeder. Bu nedenle bu boru hatının Akdeniz’e çıkarılmaması için elinden gelen tüm engelleyeci gücünü kullanacaktır.

Rusya’nın bu tutumu Türkiye’nin de çıkarına uymaktadır ve bir denkleşme durumunun, bir örtüşmenin yaşanmakta olduğu görülüyor .

Koridorun açılması halinde hem Rusya, hem Türkiye ekonomik olarak zarar görür. Bu, Rusya ile Türkiye’nin ortak çıkar noktasıdır. Buradan hareketle bir işbirliğine gidebilirler.

Bilindiği gibi Rusya ve Türkiye arasında ticari ve ekonomik alanda yaşanan kriz henüz aşılmış değildir. Türkiye tarafından Rusya uçağının düşürülmesi ve ardından Ankara’nın göbeğinde konsoloslarının bir Türk polisi tarafından öldürülmesi aralarındaki siyasi krizin derinliğini de gösteriyor.

Bunlar aşılmaz mı?

Kuşkusuz aşılabilir ama zaman alır. Veya Türkiye’nin ABD ile yaşayacağı sorunların ağırlığına bağlı olarak süraatlenebilir de. Bu da, ancak Türkiye’nin Rusya’ya birçok konuda taviz vermesi ile hayat bulabilir.

Yanı sıra Türkiye’nin Rusya’ya karşı kullanacağı enstrümanları da vardır. Bunların başında da ‘Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak’ gayesiyle, Rusya’nın Sünni Araplarla buluşmasında ‘aracılık‘ yapabilir.

Her ne kadar birçok analist, “Rusya ile Türkiye arasındaki yumuşama geçicidir, çünkü çıkarları birbirine terstir” dese de bir yerde ABD’nin hamleleri karşısında çıkarları ortaklaşabilir.

İşin aslına bakılırsa her iki ülke de birbirine karşı ikiyüzlü bir politika izliyor. Çünkü aralarında kalıcı bir güven yok. Fakat yine de ABD’nin bu her iki ülkeye karşı olası hamleleri bu iki ülkeyi mecburiyet karşısında zoraki bir buluşmaya veya örtüşmeye sevk edebilir.

Türkiye’nin Rusya’ya yanaşması ihtimaline, sadece Kürdistan’ın Güneybatısı üzerinde Akdenize açılacak koridor ile uğrayacağı ekonomik zarar değil, bunun ötesinde ABD’nin stratejik bağlamdaki Kürd/Kürdistan politikası da doğal olarak zorlamaktadır diyebiliriz.

Fakat genelde Batı, özelde ABD, Türkiye’yi Rusya’ya hiç de kaptırma niyetinde değildir. Onu dizginleyecek sayısız imkana sahiptir. Türkiye de bunun farkındadır. Bu nedenle iki kampa da oynuyor. Her ikisiyle de süreci kendi lehine ilerletmeye çalışıyor.

Burada Türkiye önem kazanmaktadır.

Kim Türkiye’yi kazanacak savaşı var ve bu Türkiye’yi rahatlamaktadır. Kendisine manevra alanı yaratmaktadır. Türkiye’nin bu her iki kampa karşı kullanacağı şantaj, “Kürdlere karşı benden yana tavır alacaksınız” şeklinde çoktan formüle edilmiştir.

ABD ve Rusya arasındaki çelişki derinleşirse eğer, Türkiye’yle kim masaya oturursa otursun Kürd kartı etkili anlamda gündeme gelecektir. Bu koşullarda Kürdler pazarlık konusu olur.

ABD her ne kadar bugüne kadar Türkiye’ye rağmen Kürdleri desteklediyse de, Rusya karşısında düştüğü zorluğu aşmak için Türkiye ile geliştireceği işbirliği doğal olarak Kürdler üzerindeki koruma şemşiyesini kaldırması bugünden sonra zor olsa da, sonuç olarak Türkiye’yi de rahatlatacak tavizler verebilir.

Rusya, sadece Esad ve Şiilerle Orta Doğu’da istediği oranda güç olamayacağını biliyor. Güç olabilmesi için Sünni kesime ulaşması gerekir. Bunun için işbirliği yapacağı tek güç Türkiye’dir. Türkiye Rusya’nın bu ihtiyacına ne kadar cevap verir meselesi henüz açık değildir. Türkiye’nin Batı ile olan ilişki düzeyi bunu belirleyecektir. Türkiye Batı’dan uzaklaştıkça Doğu’ya yanaşacaktır. İşte o zaman Rusya belki Türkiye üzerinden Sünni nüfusla buluşabilir. Zor ama Rusya’nın ajandasında bu politika var.

Fakat bu politika İran’ı rahatsız edecektir.

Yalnız burada ABD bir adım ileridedir.

Mısır, Ürdün ve ‘Körfez Ülkeleri’ bu konuda ABD ile hareket ediyorlar. Sünni nüfusa ulaşmada ABD’ye destek oldukları ve olacakları kesin. Türkiye, Rusya’ya yanaşsa bile tek başına başarılı olamayacağını biliniyor ama Batı’dan umudunu keserse, zorluk çıkarmak isterse -ki isteyecektir- buna başvuracaktır.

Türkiye’nin tarihsel dış politikası, her süreçte süper güçler arasındaki çatlaklardan yararlanarak kendini yaşatmış ve bu günlere taşımıştır. Şu an TC devletinin mahkum olduğu politika budur. Batı’dan kopamıyor ama Rusya’ya da tam olarak bağlanamıyor. İkisini birden idare ediyor. Seveni yok ama mecburiyeti olan çok. Türkiye buradan kendine güç üretiyor.

İç politikada da buna ihtiyaç duyuluyor. Eğer ABD ve Rusya anlaşırlarsa Türkiye iki dev arasında erir gider, yok anlaşmazlarsa Türkiye kendini bu süreçte geleceğe taşır.

Buradan hareketle Türkiye, Batı ile Doğu arasında dengesini korumaya ve iki sandalyede birden oturmaya çalışıyor. Bu politikası pazar bulduğundan dolayı Türk ordusu Suriye ve Irak’ta “davetsiz misafir” olabilmektedir. Bunu herkes telaffuz ediyor. ABD, Rusya, Irak, İran ve Suriye hepsi bunu zimmen kabul ediyor. Dikkat edilirse kimse de direkt olarak Türkiye’yi bu aşamada karşılarına almak istemiyor.

Türkiye’ye gelince, amacı farklı olsa da “teröre karşı mücadele“ adı altında orada bulunduğu tezine sarılmakla bir savunu mekanizması oluşturabiliyor. Kimse buna inanmasa da bir yerde mahut mecburiyetten sineye çekmektedirler. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de olmasının tek nedeninin Kürd/Kürdistan sonununun çözümünü nasıl engeleyebilirim politikası üzerine inşa edildiğini herkes biliyor. Bunun dışında, Türkiye’nin diğer üç sömürgeci ile uzlaşmaz çıkar çatışmalarının varlığı da biliniyor. Çünkü her alanda farklı çıkarlar peşindedirler.

Süreç dikkatlice incelenilirse olan biten şudur: Suriye şu an bir eksikle tüm bu güçlerin savaş alanı olmuş. Bu eksik Çin’dir. Direkt savaşın içinde değil ama Suriye’de ABD ve Rusya’nın anlaşmazlığı Çin’i de harekete geçirdi. Tavrını Rusya’dan yana koydu. Aralarında her ne kadar önemli sorunlar olsa da Orta Doğu’da Rusya ve Çin doğal müttefikler. Her iki ülkenin yakınlaşmasının temelini ABD karşıtlığı oluşturuyor, küresel hegomonyanın rolü bu anlamda dikkat çekicidir.

Genelde Orta Doğu, özelde Suriye’de birçok gücün çıkarı hem örtüşüyor, hem çatışıyor. Her hamle bunların üzerinden uygulamaya konuluyor.

Sömürgecilerimiz “ülkelerinin toprak bütünlüğünü korumak“ üzerinden ittifak ediyorlar. Fakat birbirlerine karşı güçlü çıkmak için de çatışıyorlar. Suriye’nin “toprak bütünlüğü“ konusunda İran, Türkiye, Irak, Suriye anlaşırken, İran Esat’sız bir Suriye’den vazgeçmiyor. Afganistan’dan Lübnan’a uzanan bir “Şii kuşağı” kurmakla uğraşan İran, Esad kaybederse planının suya düşeği korkusunu yaşıyor.

Recep Tayyip Erdoğan Türkiyesi bu planı boşa çıkarmak için Esad’sız bir Suriye istiyor. Bir yandan Suriye’deki Sünni Arap ve Türkmenleri iktidara taşımakla meşgulken, diğer yandan Kürdlerin bir statüko elde etmemesi için her yönteme başvurmaktadır. Bunun ötesi politikalarını “Neo-Osmanlıcılık” üzerine inşa etmeleri ve Başkanlık Sistemi’nin kabulü ile İhvancı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sünni imparatorluğunu kurma düşüncesiyle birleşince bölgedeki hem Doğu ve hem de Batılı aktörlerin kabul sınırlarını zorlamaktadır.

Rusya esasta Suriye’nin “toprak bütünlüğü“nü savunmakla beraber Kürdlere bir statüko verilmesine karşı değildir.

ABD’ye gelince, uzun vadede Suriye’de üç bölgeli bir federasyondan yanadır. Bu aynı zamanda İsrail’in de politikasıdır. Buradan hareketle Esad’ın safında savaşan İran ve Hizbullah güçlerinin derhal Suriye’den çıkarılmasına çalışıyor. Eski İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon’a göre; “Suriye artık geriye dönemez. Bundan sonra ’Alevistan,’ ’Kürdistan’ ve birden fazla ’Sünnistan’ ortaya çıkacak” derken bu plana atıfta bulunmaktadır.

Burada dikkat çeken önemli bir ayrıntı “birden fazla ’Sünnistan’ ortaya çıkacak,“ tespitidir. Tıpkı şu an Libya’da yaşanan durumun kendisidir bu. Bu da, kargaşa ve kaostur. Bilindiği gibi Libya bugün dörde bölünmüştür. “Aşiretler bölgesi,” IŞİD bölgesi, BM’nin tanıdığı Trablus merkezli Milli İttifak Hükümeti’nin kontrolündeki bölge ve Tobruk merkezli Libya Ulusal Ordusu’nun kontrol ettiği bölge. Hiçbiri ezici üstünlüğe sahip değil ve diğerleriyle uzlaşma niyetleri de yoktur.

Suriye buraya evriliyor…

Bu koşullarda “Suriye toprak bütünlüğü“ zaten tarihe karışmış oluyor. Bu arada “birden fazla ’Sünnistan’“ ne olacak sorusu kıymetlidir. Herbiri bölgesel bir devletin “efendiliğini“ kabullenmek zorunda kalacaklardır. Artık o günden sonra hiç kimsenin gücü “Suriye toprak bütünlüğü“nü sağlamaya yetmiyecektir.

Kürdler bu koşullarda karlı çıkacak güç olacaktır…

Türklerin dışında diğer güçlerle şu an bir çatışma emaresi görülmüyor.

İran ve Suriye Kürdlere saldırmayı şu an gerekli görmüyorlar. Bu güçlerinin olmaması bir yana, Kürdler esasta bu iki gücün düşmanı olan radikal İslamist güçlerle savaşıyor. Rusya ve özelikle de ABD bu konuda desteklerini Kürdlere veriyor.

Sonuç olarak Suriye’de devler çatışırken Kürdler güç oluyorlar. Sürecin kızışması Kürd milletine avantajlar yaratmaktadır. Görünen budur. Orta Doğu’da taşların yerli yerine oturması da bu gelişmeye bağlıdır. Bu da, ABD’nin planladığı gibi sürecin kazasız belasız sonuçlanmasını sağlayacaktır. ABD dışındaki güçler bu süreçte kuşkusuz zorluk çıkaracaklar. Başarmaması için düşman kardeşler de olsalar birbirlerine taviz verecekler. ABD’yi akamete uğratmak için her yola başvuracaklar ama onların hiçbir hesap ve planı bunu başarmaya yetmeyecektir.

ABD’nin 21. Yüzyıl Politikamız dediği GOP bir ileri bir geri sonuçta başarıya ulaşacaktır.

Şunu görmek gerekir; süreç bugünden yarına sonlanmayacaktır, eski ABD Başkanı George Bush’un dediği gibi; “Orta Doğu’da süren savaş uzayarak ve sertleşerek sürecektir.” Savaş, ancak mevcut eski statükocu devletlerin yıkılması, yeni devletlerin ortaya çıkması ve sınırların yeniden çizilmesiyle biter.

İşte tam da bu koşullarda Kürdler güçlü olarak bağımsız büyük Kürdistan olarak tarih sahnesine çıkacaktır. Bizi ilgilendiren boyutu budur. Kürdlerin buna uygun bir politika sürdürmesi kaçınılmaz olmuştur. Temenni edelim ki Kürdistan siyasal güçleri buna uygun bir politika oluştursun ve kendilerini buna göre konumlandırsınlar. Kürd milletini zafere taşıyacak olan bu tutumdur.

17 Nisan 2017