STRATEJ VE VİZYONER OLAN NAWŞİRWAN MISTEFA’YI TANIMAK!

418

(Vefatinin 40. gününde O’nu anmak)

Mehmet MÜFİT

Kendi döneminin fikir kuramcısı, örgütleyicisi, eylemcisi ve tarih yaratıcısı olmak herkese nasip olacak bir durum değildir. Kendi milletinin ve ülkesinin geçtiği tarihi momentlerde lafını yüksek sesle haykırarak eylemiyle yol açan, davayı daha ileri aşamalara taşıyan liderler enderdir. Nawşirwan Mistefa böyle birisiydi.

Güney Kürdistan’da hadisenin içinde olup da kendisini seven ya da sevmeyen bütün aydınlar O’nun son derece zeki ve büyük bir entelektüel olduğunu size söyleyebilirler. Geriye bıraktığı onlarca siyasi ve tarihi eser yanı sıra, esasında O, ulusal kurtuluş hareketine fikirsel ve pratiksel önderlik eden birisiydi. Birçok kişi bunun abartılı olduğunu düşünebilir, ama güneyin tarihini bilenler ve siyasi yaşamında bulunmuş olanlar bunun böyle olduğunu bilirler.

Bağdat üniversitesinde «Siyasal Bilgiler Fakültesini» bitirdi. Avusturya’da mastır yaptı ve «siyaset ve gazetecilik» üzerine doktora çalışmasının ikinci senesinde «Pêşmerge savaşını» Mam Celal’la birlikte yeniden başlatmak için Kürdistan’a döndü. Arapça, Almanca, İngilizce, Farsça dillerine hakimdi ve bütün eserlerini ise Kürdçe yazmıştır. «Komala Rençdaran» örgütünün kurucularından ve önderlerinden birisiydi. 1975’te ise Mam Celal’la önderliginde YNK’yi kurarak peşmerge savaşının yeniden başlatılmasına önderlik etti. YNK’den ayrılıp «Gorran Hareketini» kuruncaya kadar Pêşmerge komutanı olarak bu görevini sürdürmüştür. YNK içinde «ikinci kişi», güneyde ise en çok sözü geçen ve dinlenen «üçüncü kişilik» konumundaydı. Ama entelektüel olarak ilk sırada yer alıyordu.

Kendisini ilk defa 1989‘daki «Paris Kürd Konferansı» sırasında tanıdım. Son derece sade mütevazı giyimli olmasına karşın, Kürdistan tarihine ve siyasete hakim olması, açık sözlü olması dikkat çekiciydi. 1990’da doğu-Kürdistan’da «Kasma-Reş»teki «Mektebê-Siyasî»de bizleri altı ay boyunca misafir etmesi ve dostluk espirisi çerçevesinde yardım sunmasını «vatanseverlik görevi» olarak bizlere açıklamıştı. Felsefeden, tarihten ve siyasetten konuşmayı her zaman tercih ederdi. Bu yönlü oldukça uzun konuşmalarımız oldu; bu yolla bizleri ve «idrak etme» kapasitelerimizi de öğrenmek istiyordu. «Boş insanlar» olmadığımızı Mulazim Ömer’e söylediğini duyduk sonradan. Bize ilişkin her zaman açık ve samimi davrandı ve bizleri İran rejimine karşı korudu.

«Kürdlerde inferiorité duygusunu» ve kendini düşmanından «küçük görme ruh halini», Kürd liderlerinin kendilerini düşman liderleri karşısında «küçük kardeş» olma psikolojisiyle hareket ettiklerini bir yöneticiden ilk defa ondan duymuştum. Bu bakıma O, diğer lider kadrolardan farklıydı.

«Körfez Savaşı» döneminde, ayaklanmayı diğer siyasi partilere dayatan ve onları ikna eden Nawşirwan Mistefa’ydı. Buna bizzat şahit olduk. «Biz bir daha Irak’ı başka devletlerle savaş halindeyken ‘arkadan’ vurmayacağız, daha önce yaptığımız hatalara düşmeyeceğiz» diyen PDK önderlerini ve diğer kararsızlık geçirenleri peşinden adeta sürükledi. Irak Baas rejiminin uluslararası güçlerle çatişmasının derinliğini ve kapsamını gördü ve mevcut durumdan yararlanılması gerektiğini savundu. Kisacası, «Raperîn»in mimari ve önderi O’ydu.

1992’de güney-Kürdistan’da PDK ve YNK arasindaki sorunların son bulması ve devletleşmek için «bir tek askeri ordu», «bir tek istihbarat örgütü» ve «bir tek idare» kurulmasi için proje hazırlayıp her iki partiye sunan Nawşirwan Mistefa’ydı. Arkadaşlarıma ve bana, bu projesini Mam Celal ve Kak Mesud’un red ettiklerini bizzat kendisi söyledi. Tarih, O’nun ne kadar haklı olduğunu hepimize gösterdi.

Daha sonraki dönemde ise, açılan Kürdistan Parlamentosu’nun doğru ve demokratik bir tarzda çalışabilmesi için, her iki siyasi partinin liderlerinin Parlamento faaliyetine doğrudan katılarak görev almaları gerektiğinin önerisini yapan da O’ydu. Böylelikle, iki partinin «Polit-Büro»larının parlamento üstü olmaları ve asıl yönetim erki olmaları haline son verilebileceği siyasetini oluşturdu. Ancak, YNK ve PDK’nin direnciyle karşılaştı. Bunun üzerine, 1994‘ten önce, «ben hırsızların önderi olmayı red ediyorum» diyerek yurt dışına çıktı. O dönemdeki «iç çatışmalarda» yer almadı. Birkaç yıl sonra Mam Celal O’nu ikna ederek Kürdistan’a dönmesini sağladı.

2003’te ABD’nin Irak’a girmesiyle birlikte Kerkük’ün kurtarılmasına öncülük etti. Bütün tapu ve nüfus kayıtları ve belgelerine el koyarak Süleymaniye’ye taşıttı. Ne var ki, bütün ısrar ve dayatmalarına karşın, Mam Celal ve Kak Mesud’un kendisine büyük baskılar yaparak Pêşmerge güçlerinin Kerkük’ten geri çekilmesine neden olduklarını bizzat bana anlattı. ABD’nin her iki partinin önderlerine yaptığı baskıya direnilmediğini ve pêşmerge güçlerini vuracaklarına ilişkin tehditlerinden çekindiklerini söyledi. Nüfus ve tapu kayıtlarını ise bütün baskılara rağmen vermediğini anlattı ve her denileni yapmak zorunda olmadiklarını belirtti. Sonuça, baskılara karşı direnmemenin büyük bir hata olduğunu söyledi. Güney Kürdistan’daki ulusal kurtuluş savaşlarının merkezinde «Kerkük sorunu» olduğunu, o bakıma ele geçirilen Kerkük’te «fiili bir durum» yarattıklarını ve orada kalmak gerektiğini söyledi. Bu sorunda da haklı çıktı; Kerkük sorunu hala sürüncemede kalmaya devam ediyor.

Kürdistan’ın Federasyon olmasını ilk formüle eden de O ve Mam Celal oldular. Federasyon olmayla bağımsızlığın alt yapısı oluşturulabilir fikrine sahipti. Sonraki süreçte ise, YNK içinde palazlanmaya karşı çıkarak «parti içi» mücadele yürüttü. PDK ve YNK’nin «iki başlı» yönetimlerine, rüşvet ve kayırmacılıklarına karşi çıkarak açık mücadeleye girişti. Bunun için bir «Reform programı» oluşturdu ve YNK Polit Buro’suna Mam Celal’a rağmen kabul ettirdi. Amaç, önce YNK’yi reformdan geçirerek rüşvet ve kayırmacılığın önüne geçmeyi, adil bölüşümle refah seviyesini yükseltmeyi, böylelikle PDK’yi de oluşturulacak demokratik sürece katmayı tasarlıyordu. Bu «reform politikası projesiyle», Kürdistan toplumunun demokratikleşebileceğinin hesabını yapmıştı Nawşirwan Mustafa.

Ne var ki; Mam Celal önce bu projeyi kabul etmesine rağmen, daha sonra YNK içindeki çikar gruplarının birleşerek Nawşirwan’ın «reform programını» boşa çıkarmalarının önüne geçemedi. Bunun üzerine, Nawşirwan YNK’den ayrılarak Gorran hareketini kurdu ve yapılan seçimlerde ikinci büyük siyasi güç olmayı başardı. Bu süreçte PDK ve YNK, «iki başlı» yönetimleriyle güney Kürdistan’ı adeta talan ettiler. Şayet, Nawşirwan Mistefa’nın «reform programı» YNK’de uygulansaydı bugün güney Kürdistan çok daha farklı bir yerde olurdu ve yaşanan olumsuzluklar bu düzeyde olmazdı.

Nawşirwan’in kaybı oldukça büyüktür; O’nu tanımayanların, hiçbir kitabını ya da makalesini okumamış olanların, değişik konularda televizyon konuşmalarını dinlememiş olanların oldukça basit ve tamamıyla ön yargıya dayalı temelsiz eleştirilerini, O’na düşmanca saldırmalarını anlamak zordur. (Kendim dahil, biz kuzeylilerin O’nun kitaplarını ve makalelerini okuma şansına sahip olmadığımız büyük bir eksikliktir). Apolitik ve cahil, Kürdlük bilincinden mahrum olanların söyledikleri ciddiye alınmaz elbette ama okumuş, «fikir üreten», siyaset yaptığını iddia edenlerin Nawşirwan Mustafa’ya saldirmalarını anlamak mümkün değildir.

Nawşirwan Mustafa’ya yaklaşım sorunu, nasıl bir Kürdistan istendiği sorununa yaklaşımla ilgilidir. Ne isteniyor? O’nu eleştirip düşmanca mahkum edenler ne istiyorlar; rüşvet ve kayırmacılıkla Kürdistan mı kurulacak, zenginlik kaynaklarının adaletsiz bölüşümüyle Kürd toplumu mu kalkınacak? Anayasası bile olmayan, «aile oligarşisi» ve çıkar gruplarının hakim olduğu, siyaset ve düşünce özgürlüğünün olmadığı, yani kanunun hükmetmediği bir oluşum mu isteniyor? Nawşirwan Mustafa, demokrasi, kanunun hükmettiği siyasi bir düzen, zenginlik kaynaklarının adaletli bölüşümünü savundu. Bağımsızlığın önündeki en büyük engelin çıkar gruplarının yön verdiği bölünmüşlük olduğunu her defasında o söylemiştir. O’na hakaret etme cehaletinde bulunanlar neden O’nun düşüncelerini ve savunduğu siyaseti eleştiremiyorlar?

Onu, «İrancı» olmakla mesnetsiz bir şekilde eleştirenler, Mesut Barzani ve PDK’nin Türkiye ile olan ilişkileri karşısında sus-pus olmuş konumdadırlar! Nawşirwan Mistefa’nın İran’la ilişkileri askeri ve ticarete dayanmayan, ama PDK’nin Türk devletiyle olan ilişkilerini dengelemek için sürdürülen ilişkilerdir. Siyaseti bilmeyenlerin bu durumu anlamaları mümkün değildir. Birbirlerine muhalif olanların «çevrede» kendilerine dayanak aramaları siyasi planda «doğaldır». Normal olmayan, ilişkinin içeriği ve kapsamıdır. Ne var ki, Kürdlerin bir devlete sahip olmadıklarından kaynaklanan konumlarından dolayı, düşman devletlerle olan dengesiz ve eşit olmayan ilişkileri tarihsel olarak hep çelişkili, tartışmalı ve aleyhimize olmuştur. «Çevre» devletlerle ilişkileri düzenleyen ve yön veren müşterek ulusal siyasetten yoksun olunması, bütün siyasi partilerin riayet ettikleri bağlayıcı bir anayasanın, kanunun olmayışı her zaman bütün süreçlerde İran ve Türk devletleri arasında sıkışıp kalınmasına yol açmıştır. Bunu baştan beri bilen ve çare arayan Nawşirwan Mistefa olmuştur; 1992’de PDK ve YNK’ye «bir tek ordu», «bir tek istihbarat» ve «bir tek yönetim» siyasetini öneren ve sonuna kadar bunun mücadelesini veren O’ydu. Hangi aklı başında Kürd bunun yanlış olduğunu çıkıp savunabilir?

Ne Nawşirwan Mistefa İran «uşağı» ne de Mesut Barzani Türkiye «uşağı» değildirler. Yapılan siyasettir. Farslar ve Türklerle kurulan ilişkiler çerçevesinde siyaset yapmak oldukça zor ve çoğu vakit aleyhte tehlikeler taşımıştır. Bu gerçeği hangi Kürd bilmiyor? Bilinen tehlikelere rağmen örneğin Mam Celal her firsatta onları atlatmasını bilmiştir. Zaten Orta Dogu’da başka türlü siyaset yapılmaz, bunu önceden bilmek gerekiyor. Bu yüzden, Farslar ve Türkler her zaman Mam Celal’den nefret etmişlerdir. Ne var ki, söz konusu düşman devletlerle olan ilişkilerin kapsamı ve aldığı boyutlar doğru mudur? Hayır! Düşmanlık yapmadan elbetteki eleştirilmesi gerekiyor. Birçokları eleştiri adına düşmanlık yaptıklarının farkinda bile değiller.

O bakıma, Kürdistan’ı ileriye taşıyacak, onun her bakımdan yükselişini sağlayacak bütün bu temel sorunlarda Nawşirwan’ı eleştiremeyenler nasıl oluyor da son derece ucuz ve düşmanca saldırıyorlar? Demokrasiyi, insan haklarını, adaleti Kürdlere çok gören tapınmacı birçok bilinçsiz insanın tamamıyla önyargıya ve desinformationlara dayanarak Nawşirwan Mistefa’ya hakaret etmeleri ve düşmanlık yapmalarının Kürdlük bilinciyle alakaları olamaz. Aynı durum Mesut Barzani için de geçerlidir.

Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu idrak edemeyenlerin, gerekli bilinç ve kapasitede olmayanların, Kürdlük ve tarih bilincinden mahrum olan insanlarin Nawşirwan Mistefa’nın ölümüne ilişkin takındıkları cehalet ürünü tavırları ibret vericidir. Bir Kürd liderinin, bir Kürd entelektüelinin ölümü, kaybi karşısında en sade biçimiyle sadece üzüntü duyulur.

Denilebilir ki, O’nun varlığı, güneyde bir denge oluşturmuştu. Nawşirwan Mistefa’nın kaybı hiç mübalağasız Kürdistan’da entelektüel ve siyasi planda bir boşluk yarattı. Oldukça zor ve kritik olan bu süreçte vefat etmesi güney Kürdistan’da önder ve gerçek manada lider sorununu yarattı. Güney Kürdistan gerçek tarihi liderini kaybetti. Ölünceye kadar «intègre» (bütünlüklü) yani dürüst, hiçbir maddi «hile-hurdaya» bulaşmamış bir önder olarak, rüşvet ve kayırmacılıkla asla satın alınmayacak biri olarak sade yaşamını sürdürdü. Bütün siyasi yaşamında, «népotisme» ve «rüşvete» karşı mücadele etti. O, bütün yönleriyle temiz kalmayı başarmış bir lider olarak anılacaktır. Vizyon sahibi ve temiz olmayı başaran bir liderini kaybetti Kürdistan. Kürdistan davasına yaptığı büyük hizmetlerinden dolayı anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

29.06.2017