Sömürge Kürdistan’da Devletsizliği Savunmak (?n)

1129

M.MAMAŞ

Ulus ve devlet yapılanmasının, klişe tabirle “kapitalizmin şafağında” doğduğu ve bu süreci zorlayan esas konunun pazarın korunması, emtianın üretim ve dolaşım alanının o topraklarda yaşayanlar tarafından belirlenmesi ve doğan yeni toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi ihtiyacından doğduğunu belirtmek doğru olsa da bu tanım bize her şeyi vermez.

Aslında ulusa dönüşen toplum yapısı, kapitalizmden önce şekline doğru yürüyen bir süreç, durup birden şapkadan çıkmadı elbette ancak ekonomik adalara bölümlenmiş ve birleşik pazar karakteri baskın olmayan, çokmerkezli siyasi-ekonomik örgütlenmeye sahiptir.

Ulus’un üretim ilişkilerinin sonucu oluştuğu tezi doğrudur fakat bu üretim ilişkisi kendi kendine üreyen bir durum mudur? Elbette bu üretim ilişkilerini üreten bir toplum vardır ve bu iki süreç doğrudan orantılıdır ki ben şahsen toplumsal tarafın öncelikli ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü üretim dediğimiz konuyu en başından ele alırsak, üretim ilkin alet yapımıyla başlamıştır. Bu aleti yapan insandır. Dolayısıyla bilinç ve irade etkeni de uluslaşma sürecinde önemli bir yere sahip olsa gerek.

Stalin’in, determinizmin yoğun etkisi altındaki ulus şartnamesini pazarın birliği, ortak dil ve üzerinde yaşanan toprak bütünlüğü ve folklorik birlik biçiminde konuyu neredeyse matematiksel mantığa indirgemesi bizi de şematik düşünmeye ve davranmaya sevk etti, yıllarca. Bu panodan biri eksikse kitaplar dolusu teorik kavgalar alıp başını gitmiştir; ulus mudur, değil midir? vs…

İşin aslı, dünyanın başka yerlerinde sol-sosyalistler bir ulusun ulus olup olmadıklarının fikir iznine sahip olduklarını düşünmemişlerdir, o ulusun kendini anlamlandırmasını dikkate almışlardır ama Türk solu nedense Kürtlerin böyle tanımlanıp tanımlanamayacağını doyumsuz bir iştahla tartışmayı pek de sevmiştir. Stalin’in tanımını pergelle, cetvel ve gönyelerle neredeyse son bilinmeyenli denkleme çevirdiler. Bunu geçelim derim, vesselam…

Kapitalizm öncesi aynı topraklarda, aynı dili ve kültürü yaşayan halklar yok muydu? Bunlar tercümanlarla veya Google çevirileri ile anlaşmadıklarına göre elbette ortak dilleri ve folklorları vardı. Birleşik ve genişletilmiş bir pazarın, yani A noktasındaki birinin Z noktasındaki diğeri ile alış-veriş ve etkileşim ilişkisinin zayıflığı, gelişen üretim ve teknolojik olanaklarla toplumların yeni anlamda bir sisteme  yönelmesine yol açmıştır ve bu yeni bir toplumsal organizasyon veya J.J.Rousseau’nun deyişi ile yeni bir “toplumsal Sözleşme”  gerektirmiştir. Buna ulus devlet yapısı diyoruz. Çok benzeşeni var ama benzeşmeyen örnekleri de var.

Tarih, pazar birliği parçalanmış Kürdistan gibi, İrlanda gibi, Kore gibi, Bask gibi ve her özelliği dağıtılan Yahudiler vb. halkların yukarıdaki şemanın niçin bize her özgül duruma uygulanamayacağını örneklemektedir.

Toplumların dinamiği matematik gibi işlemez. Kaldı ki matematiğin bile teorik kavranışı önemlidir. Matematikteki ‘doğru’, bilindiği üzere iki nokta arasındaki düz çizgiye verilen addır. Evren’de sonsuza giden yan yana iki ‘doğru’ çizsek bile, teorik olarak bu iki çizginin “sınırsız”  evrenin “sonunda” kesişeceğini bize yine söyleyen de matematik ve Einstein’in rölativite kuramıdır. Toplumların dinamiği de bizim şemalarımıza uymayabilir ki bu noktada indirgemeciliğe (determinizm) söyleyecek çok sözümüz var.

Kapitalizm tek başına tarihsel birliği, dil birliğini, toprak birliğini yokken varetmemiştir. Tarihselliğin gittikçe merkezileştirilmesinin devamı ve belirleyici aşamasını ifade eder. Kapitalizm öncesi ulus, halk kategorisi ile ifade edilebilir. Ulus ise, bütün değerleriyle birleşen halk ve bu özelliği ile yeni değerlerin yaratıldığı yeni toplumsal sistemi ifade eder.

Önceleri grupsal olarak merkezi idareye bağlı olan ‘özerk’ toplumsal yapılar kalkarak birey bazlı merkezi idareler kurulmuştur, ulus aşamasında. Anayasalarla bireylerin devlet bağıtı kurulmuş ve roman-şiir vd. kültürel ve sanatsal etkinliklerle ortak duygudaşlık pekiştirilerek geliştirilmiştir. Cervantes’in, her ne kadar kendisi Kralcı da olsa eserleri bu yönlü bir rol oynamış Victor Hügo’nun, Shakespeare’in, Goethe’nin, Stendhal’in ve diğer klasiklerin ortaya çıkışı tarihin bu yeni akışı ile ilgilidir. Geçmiş zamanda bu rolü destanlar ve tragedyalar yerine getirmiştir. Kürdistan ise bunu ‘Dengbêj’ ve ‘Kilam’larıyla yaşamıştır.

Ulus, kapitalizm çağıyla birleşmiş halktır. Dolayısıyla, kapitalizm uluslaşan toplumların kendi bütünlüğünü (pazarını)  koruyup geliştirmesinde yeni tipte bir devlet aygıtını zorunlu kılmıştır. “Pazar” kavramını da indirgemeci Sovyet eğitimi ve kitaplarında ele alındığı şekliyle değerlendirmek konunun anlaşılmasını kolaylaştırmayacaktır. “Pazar” derken, “meta-para- meta” döngüsünün ötesinde, bir toplumun tüm değerleriyle yaşamsal ve kültürel varlığını üretme ve geliştirme faaliyetinin geniş anlamını ifade ediyoruz ki buna ülkenin fauna ve florasının korunması da dahildir…

Bu uluslaşma ve devlet aygıtı, en önemlisi koruyucu sınırlarını belirleyerek bu sınırlar içinde yaşayanların hukukunu Anayasal Hukuk’la tanımlamış ve kitlesel eğitim programıyla toplumu tarihsel dinamikler bağlamında geliştirmiştir. Bu ana eksende kimi yerlerde coğrafik-demografik sınırlar, kimi yerlerde dil-kültür, kimi yerlerde din, kimi yerlerde iktisadi kaynaklar ve bazen de bunların toplamı savaş ve kuruluş sebebi olmuştur.

Bu süreçte kurulan hiçbir devlet önceden tasarlanmış bir  ‘ulus’ programıyla kurulmamıştır. Tarihsel akış içinde bu bilinç şekillenmiş ve iradeye dönüşmüştür. Hiç birinin bu çeşit bir programı da önceden yoktur. Öyle ki, ulus devlet mantığının en billur örneği sayılan Büyük Fransız Devrimi bile böyle bir programla kurulmadığından Napolyon Bonapart döneminde yeniden bir imparatorluğa dönüştürüldü.”Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” talebi, kendi içindeki “cemaatselliğin” bireye dönüşmesinin, anayasal hukukla yeni tarzda toplumsallaşmasının ve böylece yeni bir kamu ahlakının ve vicdanının oluşturulması ifadesidir. Aydınlanma fikri ve akımı da bireyin cemaatsel yapıdan ve bunun zirvelerinden biri olan dinsel iktidarlardan özgürleştirilmesi amacını taşımaktadır.

Büyük Fransız Devrimi’nin bu politik iklimi tüm Batı Avrupa’da olduğu gibi daha çok Amerikan Bağımsızlık savaşına önemli oranda etkide bulundu ve orada da bayraklaştırılarak Amerikan Anayasasının(Bildirge)  ilanına kadar sürdürüldü. Çok ilginçtir ki, ilan edilen Amerikan Anayasası’nda Amerika’nın coğrafik sınırları belirtilmemiştir. Bireyin hak ve hürriyetleri deklare edilmiştir. “1776 Ruhu” olarak özgürlükçü özelliğinin baskın sebebi budur. Teksas,california,Arizona vd. Eyaletlerinin de eklenmesiyle Amerika Birleşik Devletlerinin coğrafik sınırları Anayasa’ya sonradan eklenmiştir.

(Bağımsızlık ilanı eşiğinde duran Güney Kürdistan Hükümeti’nin bu noktayı dikkatlice incelemesini dilerim.)

Bu belirlemeler ışığında şunu ifade edebiliriz; kimsenin hançeresinde hazır ulus programı yoktu, süreç içinde bireyin eski yapısından ayrıştırılması sonunda ortaya çıkan yeni durumun veya toplumsal çözülümün ekonomik-siyasi ve kültürel değerler anlamında yeni şartlara istinaden organize edilmesidir. Mesela, 1860-70’li tarihe kadar Fransa dahil birçok ülkede eşit oy hakkı ve kadınların oy kullanma hakkı bulunmaması belirlememizi destekleyecek olan dikkat çekici bir örnek sayılabilir. Bana göre, bu sürecin tam anlamıyla saflaşması 1.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona ermesidir 1648 tarihinde gerçekleşen Westefalya Anlaşması 2.Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletlerin (BM) kurulmasıyla tam doyumuna kavuştu diyebiliriz.

Bu konunun tek ayrıksı örneği 1896-97 tarihinde Theodor Herzl öncülüğünde gelişen Siyonizm Hareketidir ki o da 50 yıl sonra somutluğuna kavuştu. Thoder Herzl ve Siyonizm Hareketi gerçek anlamda “ulus kurucu” özelliktedir ve konunun tek örneğidir.

Modern uluslaşmanın merkezi durumunda olan Avrupa’nın “cemaatsellikten” ve özerk ekonomik-siyasi yapılanmasından, Vassallık’tan Mutlakıyetçi Monarşilere evirildiği ve oradan da liberalizmin ihtiyaç duyduğu bireysel temelli çözülümü ve beraberinde yapılaşan ulus ve devletsel organizasyonu günümüzün Batı devletlerinin temel taşıyıcısı olmuştur.

Toplumların Merkezi İdare karşısında hiçbir özerkliğinin bulunmadığı, herkesin devletin kulları olarak görüldüğü Asya Tipi Üretim Tarzı’nın hakim olduğu yerlerde ise birey hak ve hürriyetlerinin geri olmasının ve devlet tapınmacılığının ve kutsiyetinin sebebi budur. Bu tür ülkelerde sağlıklı bir uluslaşma sürecinin yaşanmaması ve hala bu konuda sancılı olma sebebi de budur. Aşağıdan yukarıya toplumsal hareketle gelişen uluslaşma süreci, Asyatik Üretim toplumlarında yukarıdan aşağıya kurulduğundandır ki derlenip kaynaştırılan halk genel olarak modern şekliyle “uluslaşamamıştır.” Birey hak ve özgürlükleri, yaşam standartları ve kültürel gelişkinlik açısından ve de kamusal haklar noktasında haylice geri bıraktırılmış özelliktedirler.

Türk Devleti ve örneğin Arap devletleri gibi çoğu devletin bir türlü “uluslaşamamaları” gerçeğinin altında yatan önemli bir neden yine budur. Ulusal kaygısı olmaması gereken Sol’un bile bu tür ülkelerde ulusal kompleksten arınamamasının öyküsü de budur.

Kuzey Kürdistan’da PKK endeksli politik akımların bu realiteyi dikkate almadan, bu tarihsellikle şekillenmiş sakatlı devlet tiplerini modern ulus devlet addederek “ulus devlet felakettir, ulus devlete karşıyız” demelerinin bu yönüyle kavramsal bir karşılığı  bulunmadığı gibi, bu tutumu sadece nesnelliği yanlış anlamlandırma sonucu gösterilen reaksiyon olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

“Kullarını” bireye dönüştürmekte başarısız kalan Osmanlı’nın, İttihatçı-Kemalist ardılları geç uluslaşma telaşıyla etnik arındırmalarla birey çözülümlü toplumsal süreç yerine,”sınıfsız-imtiyazsız-kaynaştırılmış” ve kanla birleştirilmiş yeni bir “devlet toplumu” yarattılar. Aslında Kemalizm’in bu şiarı bir itiraftır. “Sınıfsız” demekle hiçbir hakkının tanınmayacağı, “imtiyazsız” demekle toplumsal taleplerin bulunmadığı ve “kaynaşmış” demekle de birey özgürlüklerine yer olmadığı ifade edilmiş olmaktadır.  Bu “kaynaştırma” bir türlü bitmek bilmediğinden kurulduğu günden bu yana hala faşizmle yönetilip getirilmektedir. Ayrıştırılamayan eski toplumsal yapı kaynaştırılarak uluslaşma tanzimine girişilmiştir. Günümüz AKP iktidarı, bu kaynaştırmayla eski yapının çözülemediğinin canlı örneğidir aslında.

Şimdi söyler misiniz, bizi hangi roman birleştirebilir, bu kadar kaynaştırılmışken? Türk(lük) yaratmak ve çoğaltmak için bunca kendimizden arındırılmışken hangi Cervantes, hangi Goethe, hangi Stendhal, hangi Hügo “sefillerimizi” birleştirsin!..İki ulustan bir ulus kurulduğu ne görülmüş ne de duyulmuştur.  Ama bir ulusun diğerinde eritilerek yok edilebileceğinin örnekleri çoktur. Türk Devleti bunun en inatçı deneycisidir…

Sağlıklı uluslaşamamış Türk, Arap ve diğer Asyatik toplumların Kürdistan halkına rol-modelmiş gibi,  “ulus devletin” teorik sefaletle sunularak kötülenmesinden yola çıkıp “ulussuzlaşmayı” savunanlara şunu söylemenin yeridir; ulus devlet eğer determinist anlamda pazarın korunmasından ve birleştirilmesinden çıkmışsa, ulussuzluk devleti/devletsizliği de dünya pazarının korunmasından çıkacaktır.

Böyle bir ters paradoksallık kurulamaz mı?

Bu durumda dünya dışı varlıkların gelip gezegenimizi işgal etmesini beklemek lazım. Onu koruyup ulussuzca birleştirmek için!

Sonuç olarak şunu söylemeliyim; Devletin bireyleştirdiği Asyatik Üretim Tipi ülkelerin uluslaştırılması ile bireylerin devletleştirdiği uluslaşma modelinin gerçekleştiği Batı Avrupa tarzı aynı değil, ayrıksıdır. Birincisinde hala uluslaşma sorunu çoğu yerde sürmektedir; ikincisi ise bu süreci doyuma vardırıp ‘çokuluslu’  birlikler kurmaktadırlar. Ve bunu “ulus devlet” bitiyor diye algılayarak arabayı at’ın önüne koşmayın derim. Ulus devlet bitmiyor. Doyuma varan yerlerde kendini aşıyor, o kadar…

13.02.2015