Sivil Faşizm, İç Savaş Kıskacında Kürt ve Kürdistan Gerçekliği

688

Necat Demirci

Kürdistanlılar sadece soykırım değil, aynı zamanda bir hafızakırımı da yaşamıştır (Memorocide) Türk devleti ile yaşamış oldukları bu yıkıcı ilişki yine bizzat devletin kurumları eli ile resmi tarih, resmi ideoloji ve resmi dil araçları ile hafızaları sistematik olarak silinmiş ve bizleri yok eden, yok ederken ardda kalanları da yok sayan devlet korkunç bir ilişki tesis etmiş.

Yurtlarından sökülmüş Kürdistan’lılar düzenli olarak ve zamana yayılmış bir şekilde öncelike büyük Türk illerine yerleştirilerek ülke – toprakları ile olan ilişkileri de yine devlet eli ile kopartılmş. Yeni bir hafıza, yeni anılar, yeni bir kültür inşa etmek için bizlerin üzerinde tüm kurumlarını, savaşı, soykırımı, pogromu kullanmıştır. Kürdistan topraklarında statüsüz ve korumasız kalan Kürdistanlılar siyasi – politik bir yoğunlaşma yaşadıklarında da önlerine çıkan en önemli sorun Türkiye’ye bir şekilde yerleştirilmiş Kürtlerin kurmuş oldukları paralel hayatlar, tarih, anılar ve aidiyettir.

Sorunu doğru tarifleyemediğimiz bu korkunç ilişkiler ağında gelişen siyasi politik irade de, bu sorunu görmezden geliyor, Türkiye’de Kürt azınlık sorunu olarak önlerine almıyor ve tanımlamıyorlar. Hal böyle iken bu tanımlamaları da ezen ulus, sömürge devlet ve elbette bir şekilde ilişkide olduğumuz Türkiye sol – sosyalist hareketi yapıyor. Çünkü bizlerin tanımlamadığı ve üstünde çok tartışmadığımız ve fakat milyonlarca Kürt’ün Türkiye’de azınlık durumu bir sorun olarak ortada durduğu sürece onlar tanımlayacaklardır ve bizler de onların dayattıkları tariflemeler üzerinden çözümlere odaklanacağız. Oysa bizler tariflemelerde ortaklaşamadığımız bir sorunu ulusal olarak bir bütünlük içerisinde ele alamayız. Biz Kürdistanlılar en çok da bu tariflemeler sorunsalında boğulup, bizim dışımızdaki tüm güçlerin tariflemelerine de mahkum oluruz.

Sürekli birlik çağrıları yapılıyor, bu Kürdistanlıların en çok konuştuğu, ve fakat örgüt-lider-önderlik hegemonyaları içerisinde karşılığı olmayan çağrılar olarak kalıyor. Oysa bizlerin ilk birlikteliği, ortaklaşacağımız zemin tüm bu tarihsel sorunu tariflemelerden başlatmamız gerekiyor. En azından sorunu tariflemekte ortaklaşabilirsek, farklı çözümlerde ayrışsak da ortaklaştığımız bu tarihsel sorunda son tahlilde şeylerin seyrini de bizler değiştirebileceğiz. Birlik çağrıları Kürdistan ulus ülke sorununu tariflediğimiz zeminde gelişecektir ve elbette farklı çözümler üzerinde doğru tariflediğimiz sorunu çözerken de ayrışmamız bu kadar mesele olmayacaktır. Bu yüzden sorunu Türkiye’de Kürt azınlık sorunu ve işgal edilmiş statüsüz ulus ülke sorunu olarak tüm siyasi partilerin parti programlarına alması, şayet Türkiye devlet hukuku buna müsait değilse, o kurumsallıktan ayrışacak farklı siyasi-politik seçenekleri de önümüze koymamız gerekecek. Çünkü sorunu doğru tariflememize bile müsaade etmeyen Türk devletinin bu tarihsel sorunu birlikte çözecek bir eğilimi de isteği de olmayacaktır.

Faşizmin en yoğun yaşandığı şu günlerde, en çok tartışılması gereken konunun da bu olduğunu düşünüyorum. Sivil faşizmin, gericiliğin, korkunun en örgütlü olduğu bu günlerde, devletin içinde cihatçı militanlar, göz göre bir devletin temsilcisini öldürüyor ve yine devlet kendi katilini katlediyor. Düne kadar bizim anlatmaya çalıştığımız, devletin soykırım suçunu nasıl işlediğini, belki de kimseyi inandıramadığımız yüzlerce olay gözlerimiz önünde yaşanır oldu! Devlet eli ile büyütüp, Kürdistan’a soktuğu cihatçı akrep tarafından sokuluyor. Artık sadece Kürdistanlıları değil, tüm Türkiyelileri tehdit eden bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıyalar. Ve Türkiye sol sosyalistleri Kürdistanlılara çağrılar yapacaklar, birlikte mücadele için. En çok kullanacakları argüman ise şöyledir: İstanbul’daki Kürtler ne olacak? Onları kaderine mi terk edeceğiz, birlikte olmak zorundayız!

Bu büyük bir yanılgıdan ve tarihsel bir sorunu ideolojik indirgemecilik ile yok saymaktan başka bir şey değildir.

Bizler sorunu doğru tanımlamalıyız!

İstanbul’daki Kürt’ün İstanbul’a uzanan yolculuğunu da sorgulamayan ve bunu dert etmeyen hiçbir hareket ile yoldaşlık ilişkisi geliştirilemez, çünkü bu yoldaşlık ilişkisi doğru bir zeminde gelişmediği için en çok Kürdistanlıları faşizme terk edecektir ilk fırsatta? Onu İstanbul’a sürükleyen problemi konuşamadıktan sonra, İstanbul en büyük Kürt şehridir diye bir takım argümanlar öne sürenler ile aynı yerden konuşmamalıyız, onlarla en azından bu tarihsel yolcuğu tarifleyerek ayrışmalıyız, bu ayrışma ileri bir ayrışmadır, doğru temelde seperatize olmalıyız? Bu argümanlara teslim olmak ciddi bir memorocide‘dir (Hafıza kırımı).

Bizler İstanbul’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşayan Kürdistanlı şayet hafıza kırımına uğratılmamış ise, işgal altındaki ülkesi ile ontolojik bağına ve onunla kurmuş olduğu aidiyet ilişkisine bakmalıyız. Yoksa topraklarından sökülüp bir şekilde ”karıştırılan” Kürtlerin silinmiş kimlikleri ve yaşamın kendisini dayattığı ilişkiler içerisinde Türk’ün ve onun devletinin Kürtlere ”müsaade” ettiği bir yaşamdan payına düşeni almasına razı gelmeyi elbette önümüze bir seçenek olarak almamalıyız ve tüm bu seçeneklerin Türk devletinin dayattığı bir seçenek olduğunu, Kürtsüzleştirme, son tahlilde de soykırım olduğunu tarihsel veriler ile ortaya koymalı ve sorunu en temelden ve en yakıcı şekilde tariflemeliyiz. Doğru tariflenmiş Kürdistan ve Kürt ulusal sorununu, bu hat üzerinden mücadele yürütenler ile ve tüm Kürdistanlılar ile de bunları paylaşmaya duyurmaya çalışmalıyız. Elbette çok zor bir seçenek. Örgüt hegemonyaları, Türk devletinin tüm aygıtları, bir devlet olmanın onlara sağlamış olduğu tüm alanlardan bize arta kalan ne ise, işte o kadarını kullanarak, mesela bu sayfayı kullanarak, gazetelerimizi kullanarak, Kürdistan’dan göç etmek zorunda kalmış mültecilerin yanı başında, iletişim olanaklarını sonuna kadar dayatarak.

En çok Türk sol-sosyalist hareketi bir iç savaşın eşiğinde olduğunu söylüyorlar ve birtakım önlemler alınması, faşizme karşı topyekûn bir savunmaya geçilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bence değerli bir söylemdir, işte onlar da kendi örgütlülükleri içerisinde, Kürtlere bir dayatma yapmadan topyekûn faşizm ile savaşacak koşulları ve alanları tartışmalılar. Mesela yoldaşlık ilişkisi geliştirecekleri Türk yoksul emekçi – işçi sınıfını olası bir Kürt katliamından uzak tutabiliyorlar mı? Onları ezen ulus kimliğinden soyup bu savaştan soyutlayabiliyorlar ve gerçek düşmana karşı örgütleyebiliyorlar mı?

İstanbul’daki Kürtler ne olacak sorusu için de, ”rehin” alınmış bir gerçekliğin de dışavurumudur denebilir. Fakat dilimize – bilincimize böyle bir soru düşmesinin sebebini de sorgulamak gerekir. Bu soru var ise, bir aidiyet ilişkisi de, bir paylaşım da, ortaklaşılmış bir vatan da yoktur. En azından bu soru bizleri Türk devletinden, kurumsallığından ve onların bizlere dayattığı yaşamdan kopartıp atan bir sorudur, bu soruyu, Kürdistan sorunu ile doğru ilişkilendirip büyütmeli ve “çözüm-barış” diye sürekli bizlere parmak sallayanların yüzüne vurmalıyız. İşgal altında soykırıma uğramış Kürdistanlıların Türkiye’de demokrasi sorunu değil, özgürleşme ve kendilerini koruma altına alacakları statüleşme sorunu vardır ve bu sorun tarihseldir…