Sınıfların Değişen Yapısı ve Sosyalizm Seçeneği

616

M.Mamaş

18.-19. Yüzyılın tonton burjuvazisi, feodal boyunduruğu sonlandırmış olmanın muzaffer edası ve hazzıyla hala idealist ruhunu koruyan, ilerlemeci, akılcı ve yeni değerleri temsil etme kaygısını önemseyen dinamik bir özelliğe sahiptir. Önceleri, soylulara has eğitim, sanat ve teatral etkinlik alanlarında artık kendi çizgisiyle vardır. Bu yüzden kendisine ‘kentsoylu’ denilmesi pek yadırganmamıştır. Evinin duvarlarında pastoral tablolar genellikle asılı değilse de en azından yeni yaşam stillerini yansıtan Rönesans çizgileri hakim olmaya başlamıştır. Hala kilise ağırlıklı müzikler dinliyor olsa da buna yeni romantik senfonileri daha keyifle dinlemeyi eklemiştir. Soylu asaletinin yerine kentli beyefendilere has yeni bir nezaket geliştirmiştir artık. Sermayesi büyüdükçe kendine özgü yeni bir ahlak anlayışı ve belli disiplinler geliştirmektedir ve bu yükselen değer olarak hızla yaygınlaşmaktadır.

O, artık ‘burjuva’dır.

Eskiden, atölye sahibiydi ve bu mütevazı işletmesinde çalışanlarıyla iç içeydi. Onlardan biri gibiydi. Her gün birbirlerini görürlerdi. Biraz babacan ve tontondu. İşleri geliştirdikçe işletmeyi büyüttü ve yeni çalışanları oldu. Kırsal yaşamdan koparak kente gelmiş, çoğunlukla tutunacak dalı olmayan travmalı insanlardı bunlar. Sığınmacı gibiydiler. O da sahipleniciydi. Zamanla bazıları yaptığı işte ustalaştılar. Böylece yeni roller ve işbölümü şekillendi. Çalışanlar ürettikleri emtiayı bütünsel olarak görebiliyor ve kendi eserleriyle bütünleşebiliyor, hatta onunla duygusal bağ da geliştirebiliyorlardı. Ne de olsa bir kıymet ürettiklerini düşünmekteydiler. Bu onların hayata bakışlarında farklı bir kımıltı ve ruhsal şekillenme yaratmaktaydı.

Üretim çoğaldıkça yeni tüketim alanlarına yani geniş pazara ihtiyaç duyuldu. Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şiarı tam da bu ana aittir. Uzak diyarlara emtiayı götürüp satmalı ve yeni hammadde ve ara malların tedariki gerçekleşmeliydi. Bu ikisi birbirini doğrudan besleyen iki başlıca konu durumundaydı.

Böylece, tarihin belki de en büyük serüvencisi ortaya çıktı. Tüccardı. İhtiraslı ve doyumsuzdu. Rakamın sonu yoktu ve artılar eksileri hiç sevmiyordu.

Derken ortak bir hücum alanı oluştu ve herkes diğerini nasıl alt ederim diye düşündü. Rekabetin bütün agresifliği üzerindeydi. Herkes dilediği serbestlikte ürünü pazarda tüketmekteydi. Rakamlar gecelerin tatlı uykusunu kaçırmaya başlamıştı. Bu arada işlikler fabrikaya dönmüştü. Çalışanlar da çoğalmışlardı. Öyle ki fabrikaların etrafında semtler kurulmuş, ev ile işliklerin hayatı karışmıştı. İş, ekmek demekti, ekmek aile…Biyolojik yaşam her zamanki baskındı, özgürlük ve gelecek tasavvuru ise henüz boz bulanıktı. Herkes bu ana kenetlenmişti, zira tarih derin bir kırılmanın hengamesi içindeydi. Geleceğin belirsizliği yaşanan ana sıkıca sarılmayı gerektiriyordu.

Realizm, bu şartlarda kendisine düşünsel toplumsal alan kurmayı başardı. Toplumsal hayatın çelişkileri iyice çetrefil hal alınca zamanın aydınları pozitivizm akımını geliştirdiler. O an ve olgu yoksa gelecek tanımlanamaz ve değiştirilemezdi.

Ve yeniden eskiye ait değerler ve toplumsal egemenlik bakiyesiyle hesaplaşmalara girildi. Dönem dönem uzlaşıldı ama ana akış durmadı. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik ideali bütün insan yüreğini harlıyordu. Kımıltılar tatlı bir iç gıcıklamaya dönüşüyordu. El, ürün ve beyin arasındaki enerji doğa ile insan ilişkisini yeni tanımlara doğru sürüklemekteydi.

Tıpkı Orhan Veli’nin şiirindeki gibi; “bir yer var uzakta, biliyorum ama anlatamıyorum…”

Gün geldi ve tarihin kurulmuş saati zembereğini dağıttı. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik bayrağını taşıyanlar yüzlerce yıllık köklü egemenliği sonlandırdılar. İktidar oldular. İktidar, güç ve imtiyaz demekti, üstelik kontrolü de çok sevmekteydi. Aynen J. R. R. Tolkien’in The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi)’indeki yüzük misali, sen onu elde edince o da seni elde ediyor. İktidarı ele geçirince iktidar da seni kendisine benzetmektedir.

Önceleri, kentin hemen şu sokağında oturanlar artık muhafızların koruduğu rezisdanslarda ikamet etmeye başladılar. Ulaşmak kolay olmuyordu. Zaten fabrikalarda da artık burjuvamızın mümessilleriyle irtibat kurulabiliyordu. Saraylar yeni ev sahiplerinin oldu, yoksullar ise huysuz bir beklentideydiler. Huzursuzlardı. Zenginler gücü kendi lehlerine işletmeye başlamışlardı. Küçük mülk sahipleri ise her geçen gün eridiklerini hissetmeye başladılar. İktidara oturan hiç kimse, Eşitlik-özgürlük-kardeşlik ideali sözünü yerine getirmek istemiyordu, zira tüm nimetler ayrıcalıktı ve çok lezzetliydi. Yoksullar, devrim ateşinin yeni varsıllara karşı sönmesini istemiyordu. Akan bir sel gibi hırçın ve öfkeliydiler. Kendi kanlarıyla kurulan düzenin ilan edilen ideallere ihanet etmesini engellemek istiyorlardı.

Kentin gecekondularından birinde ikamet eden Robespierre ve yoldaşları bu öfkeyi iktidara taşıdılar. İdealistçe inansalar da programsızdılar ve üretim ilişkilerinin düzenlenmesi konularına vakıf değillerdi. Dolayısıyla yukarıdan aşağıya bir kırım politikası izlediler. Giyotinler sabahlara kadar inip kalkmakta ama idamlara yetişememekte ve Lyon’daki gibi toplarla toplu infazlar gerçekleştirmek suretiyle pratik yöntemlere başvuruldu. Kısaca, K. Georg Büchner’in Danton’un ağzından söylediği gibi; “devrim, iş ve ekmek isteyen yoksullara kesik başlar armağan etti.”

Bu ve benzeri kanlı iklim devrimi kan banyosunda boğdurdu. Kendi yoldaşlarını bile yok ettirdi. Bunun için, “her devrim kendi çocuklarını yer” denildi. Bu gelenek, Ekim Devrimi sonrası devrimi gerçekleştiren kadroların da başını yiyecektir…

Gel zaman git zaman eski güçlerle yeni güçlerin kavgası da hala sürmekteydi. Yeni güçler, eski ile savaşırken artık 1830 Fransa direnişinde yanıbaşında dövüşen yoldaşlarından cidden korkmaya başlamıştı. Siperler ve barikatların ardında gizli bir kuşku büyüyordu. Eşitlik-özgürlük-eşitlik şiarı yerine “cumhuriyet” talebi dile geliyordu. Yoksullar ise eski sözleşmeyi zorlamaktaydılar. Burjuvazi, kendi siperlerinden korkuyordu ve eski rejimle ittifaklara ve uzlaşıya vardı. Konu riskliydi yeterince ve sokağın gücü son derece tehlikeliydi. Can vermekten ve kan dökmekten korkmayan kitleler ürkütücüydü.

Ayrışma vakti geliyordu ama hesaplaşma saati meçhuldü.

1871 Paris Komünü direnişi ve 30 bin Komünarın acımasızca katledilmesi artık kesin bir yol ayrımıdır. Bu yeni sınıfın sosyalizm ideali ve K.Marks tarafından temelleri atılan yeni bir dünya görüşü vardır.

Burjuvazi sermaye gücünü ve üretim gücünü, teknolojik alt yapısını geliştirerek ve dış rekabete mukavemetini arttıran “ulusal devlet” aksiyonuyla çekirdeğini sertleştirmiş ve aynı zamanda firmaları birleştirerek takım ruhunu kamçılamış ve iç enerjiyi dışarıya transfer ederek sömürgecilik politikasını başlatmıştır. Vahşi katliamlar ve zorbalıklarla diğer halkların ülkelerini ele geçirip bütün kaynaklarına ve insani birikimlerine el konuldu. Bu yöntemin rantabl özelliğini Amerikan kıtasının fethedilmesi esnasında öğrenmişti. Soykırım, asimilasyon, köleleştirme dahil her yöntemle zenginliğin arttırılması yoluna gidildi.

Bu zenginliğin nispi bir gönençle metropole bir sükunet sağladığı ve bu ana kaynakların işlenmesi üzerinden yeni endüstriel buluşlar, üretim teknolojileri ve yan sanayiler oluştu. Her yeri bağlayan demiryolları inşa edildi. Patlamalı motor icat edildi ve elektriğin kullanılmasıyla üretim çeşitlenerek güçlendi. İstihdam da buna bağlı arttı. Üstelik antibiyotikin keşfiyle ölüm oranları epey azaldı ve artan nüfus talep oranını yükseltti.

Bu süreci geç tamamlayan Almanya gibi güçler dünyayı hesaplaşmaya ve yeniden paylaşıma zorladı ve 1.Dünya Savaşı bütün tabloyu darmadağın etti. Koca imparatorluklar üretim ilişkilerinin zorunlamasıyla çöktü.

Dünya yeniden şekillendirildi.

Ama artık Bolşevik sosyalistler Rusya’da devrim yoluyla iktidara geldiler ve bu olay bütün dünya denklemini altüst etti. Avrupa’da dolaşan ‘komünizm hayaleti’ her geçen gün daha çok kendisini hissettiriyordu.

İsçi sınıfı büyük değişim ve dönüşüm içindeydi ve lakin kapitalist sistem de egemenlik avantajıyla kendini koruma ve geliştirme politikalarında tüm marifetini ve gücünü ortaya koymaktaydı.

Winslow Taylor (1856 – 1915) adında Amerikalı bir mühendis, 1913 yılında H.Ford’un işletmesinde yeni bir üretim bantı geliştirdi. Buna Taylor Bantı veya Fordist üretim bantı diyoruz. Diğer bir ifadeyle seri üretim bantı. Çalışanların emeğinin daha yoğun kullanılması ve işçilerin düşünmelerini gerektirmeyecek ve hiç boş bırakmayacak bir sistem. Her bant, üzerinde işlem görecek bölümü işlendikten sonra diğerine aktarıyor ve bu zaman birimiyle belirliydi. İşçiler robota dönüştürüldü. Hiç birinin ürünün bütünselliğiyle düşünsel bağı kalmıyordu. Çalışanlar kendi eserlerine yabancılaştılar. Aynı zamanda bu katı işbölümü onların insani olarak birbirlerine yabancılaşmalarını da beraberinde getirdi. Dayanışma ve paylaşma kültürleri de darbelendi. Teknik ve idari denetimciler de arttı ve onlarla üretim süreci arasında yeni duvarlar oluştu. Duygusal bağlar nefrete dönmekteydi. Artık ürünün bütünlüğünün öznesi değil, eklentisi durumuna getirildi.

İşte, Henry Ford’un fabrikalarından çıkan ve şimdi çoğu kişinin bindiği Ford otomobillerimiz burada üretildi ilkin. Sonra bu Fordist üretim modeli sanayinin diğer alanlarında yaygınlaştırıldı.

Burjuvamız, artık kolayından erişilemeyecek patrondur. Emek ile sahiplik arasında kalın duvarlar oluşturuldu. Sermaye hakimiyeti bu duvarları egemenlik zırhıyla korudu.

Emekçi ve yoksullar ise grev ve iş yavaşlatma vb. yöntemlerle bu acımasız sömürü sistemini etkileme yöntemlerini bulmuşlardır. Grevler, Sendikal örgütlenme, lokavtlar ardı arkası gündelik hayatın parçasıdır. İşçiler, işten atılanlar için dayanışma fonları oluştururlardı.

Artık dünya, ‘Proletarya’ ve ‘Burjuvazi’ olarak iki sınıfa net olarak bölünmüştür. Sınıf bilinci, sınıfın partisi ve programıyla iktidar mücadelesini örgütlemelidir. Sınıfsız-sömürüsüz bir dünya amacıyla…

İşte Sovyetler ve Ekim Devrimi bunu pratiğe dönüştürdü. Bolşevik ruhu dünyayı sarstı, hem de tüm hücrelerine kadar. ‘Komünizm hayaleti’ Bolşevik iradesi ile çelikleşen bir irade kazandı. Lenin ve yoldaşları, kendi devrimlerinin gelişkin proleteryası olan Batı Avrupa devrimini ateşleyen bir fitil rolü oynayacağını düşünüyorlardı. Onların desteğiyle, zayıf prolataryası olan ‘mujikler’ ülkesi Rusya’da sosyalizmi başarıya taşıyacağını beklemekteydiler. Ancak Batı Avrupa’da gelişmiş ‘ara tabakaların’ rolünü hesaba katmak öncesinden mümkün olamamıştı. Batı Avrupa ‘Sosyal Demokratları’ kendi burjuva hükümetleriyle uzlaştılar. Bunu Roza Lüxemburg ve yoldaşları yapmadılar ve bu nedenle tarihteki onurlu yerini kendi eski yoldaşlarının ortağı oldukları iktidar tarafından vahşice katledilerek aldı. Köhne Dünya yeni trajedilerle tanışıyordu. Böylece Bolşevik Devrimi ile gelen Sovyet sosyalizmi gelişkin sınıf yapısına sahip Batı Avrupa yerine steplere yayıldı. Kuşatıldı, saldırıldı ,boğmaya çalışıldı. O da iyice katılaştı. Katılaşma, merkezi demokratik alanı tümden kaplamaya itti ve devrimi yapan “kendi çocuklarını bile yemeye başladı”…

Buna rağmen 2. Dünya savaşında Nazi faşizmini dize getirdi. 30 milyon Sovyet vatandaşının ölümü pahasına. Buna rağmen dünyanın süper gücü olmayı başardı. ‘Kapitalist Bloka’ 1989’a kadar soğuk terler döktürdü. 1957’de uzaya Sputnik uydusunu gönderdiği zaman dünyayı şoke etti. Öyle ki Nato, savaş konseptini değiştirmek zorunda kaldı. Örneğin, 1986 yılında MİR uzay istasyonunu 5 yıl hizmet vermesi için kurduğu halde 2000’li yıllara kadar NASA uyduları dahi MİR’e bağlanmak zorunda kalıyordu. Dünyada ilk defa uzayda insana içinde düzenli yaşama imkanı sunan bir istasyon, MİR.

Emekçiler, sahiden büyük zaferler ve destansı başarıları dünyaya armağan eden bir tarihin sahibidirler. Aklı başında burjuva aydınlarının bile bu hakkı teslim etmekte olduğu bir yerde ısrarla bu tarihi unutturmaya ve tahrifata uğratma çabasına da mutlaka direnilmelidir.

Adına sosyalizm deyin veya demeyin, dünya sınıfsız-sömürüsüz ütopyamızın mahkumudur. Bu zincirleri kırmadan insanlığın felaketi de engellenemeyecektir.

Günümüzün burjuvazisi, SSCB yıkıldıktan sonra çok daha hoyrat ve arsız bir yapıdadır. Sömürüyü insanın tüm hücrelerine yaydı. Demokrasiyi tüm dünyaya yaymak noktasında o da başarısız oldu ve sadece Batı Avrupa’da yarını belirsiz durumda kaygılı varlığını sürdürmektedir.

21.yy.’ın burjuvazisi, Taylorizmi aynı işletme bünyesinde uygulamaktayken günümüzde her bandı ayrı ülkelere dağıtarak, işbölümü esasını ve yabancılaşmasını dünya sathına yaydı. Ürünün her bir parçası veya aparatı ayrı ülkelerde yaptırılmaktadır ki bu da yabancılaşma, emek sömürüsü ve fiziki dayanışma konularında azımsanmayacak sorunlar doğurmaktadır.

Tasarım ve imalat süreci ayrıştırıldı ve bu yeni katmanlaşmalar ve de kastlaşmalara sebep oldu.

Önemli oranda da hizmet sektörü alanında çalışan kesimler bulunuyor vb…vb…

Ama burjuvazi de eski yapısında değildir. Finans ve mali alanda sermayenin envai çeşitlilikte köpürtülmesi üzerinden lümpen bir kesim oluştu ki üretime dayalı arz talep ilişkisini boğucu özellikte etkisine almaktadır. Bu lümpen burjuvazi, klasik burjuvazinin hırsızı ve tefecisi durumuna yükseldi. Yine eski sektörlerle yenileri arasında değişik bir ilişki ve kastlaşma gelişmiştir.

Plazalara ve gettolarına konumlanmış burjuvazi ile emekçi ve yoksul kitleler arasında dünyalarca mesafe oluştu. Sayısız kariyer ve statülendirilmiş ağ üzerinden işleyen mekanizmalar mevcut. Üretimde ‘kalite çemberleri’ ve esnek model yöntemleriyle küresel emek dünyası eski formatından koparıldı. Ve artık günümüzün toplumsal hareketleri sadece işçilere,emekçi tabakalara değil,aynı zamanda çeşitli alt kimliklere bölünmüş genişçe bir platforma yaygınlık özellikleri taşımaktadır. 1997 Uzakdoğu krizinde bunu bariz biçimiyle gördük. Seattle’daki gösterilerde de, sonra Cenova vd. kitle hareketlerinde de.

Kısaca buradan çıkarılacak sonuç, sınıfların yeni çağımızdaki dağılan ve değişen rollerini iyi tanımlamak ve buna özgü bir sosyalizm anlayışı geliştirmek evrensel bir ihtiyaçtır.

Eskiyi unutmadan ama eskiden olduğu gibi de yapmadan…

Bu da yeni bir dünya çözümlemesi ile mümkündür.

Not: İleriki yazımızın konusu bu minval üzerine olacaktır….

16.05.2015