Sayın Xecê (Hatice Yaşar) ile Kürdistan Gelişmeleri Üzerine Bir Söyleşi

1280

Aso Zagrosi: 16 Mayıs ‘ta Sykes-Picot antlaşması yüzyılı geride bıraktı. Bu antlaşma gereği ülkesi parçalanan ve sömürge statüsüne terkedilen Kürt halkı bu kara yüzyılı nasıl yaşadı?

Xecê: Egemenlik alanı tüm planet olan kapitalist sistemin egemenleri, planetimizi kendi aralarında paylaşırken bizim payımıza da Sykes-Picot haritası içinde yer almak düştü. Haritayı masa başında çizenler bölgemizde bizzat aktif olarak bulundular. Arzuladıkları haritanın yerel uygulayıcıları hâkimiyet kurana kadar da bölgede kaldılar ve yerel yöneticiler her dara düştüğünde de yardıma hazır beklediler.

Sykes-Picot antlaşmasına göre bölgemiz Çarlık Rusyası, Britanya ve Fransa’nın payına düşmüştü.  Bölgenin ortasında yer alan Kürdistan, bu savaşta aynı anda bu 3 büyük güce karşı savaşmak zorundaydı. . İbni Haldun’un deyimi ile “coğrafyamızın bize biçtiği lanetli ‘kader’ “ ile karşı karşıya kaldık.

Savaş resmi olarak bittiği halde Kürdistan’da devam edegeldi. Savaşın galipleri kendilerine sadık 4 devlet arasında Kürdistan’ı paylaştırdılar. Ama çekip gitmediler. Osmanlı ve fars imparatorluklarının yüzyıllar boyunca beceremediği Kürdistan’ın askeri işgalinde fiilen yer aldılar.

Manda yöneticisi olma sıfatı ile adına Irak ve Suriye dedikleri iki coğrafyaya Fransızlar ve İngilizler yerleştiler. Bir askeri darbe ile İngilizlerin himayesinde Rıza kendini İran’a Şah atadı. Paris konferansı sırasında ‘başka halklarla birlikte yaşamayı bilmiyorlar’ denilen türklere ise Osmanlı bakiyesi devşirmeler öncülüğünde Ankara merkezli bir devlet sundular. Daha mürekkebi kurumamış olan Wilson prensipleri ve Sewres antlaşması yok sayıldı. Böylece; özgürlükleri için savaşan Asuriler, Nesturiler, Keldaniler, Ermeniler , Rumlar, Pontuslular ve Kürdler cellatlarına teslim edildi ve kendilerini yeni jenosit girişimleri ile karşı karşıya buldular.

Şêx Mehmud Berzenci; ‘kralınız gelsin beni yargılasın’ dediği Britanya mahkemesinde ‘Wilsoon Prensipleri’ni rulo haline getirmiş ve ‘bunu kralınıza götürün O ne yapacağını bilir’ diyerek mahkeme heyetine sunmuştu.

Kolay lokma olmayan Kürtler tüm Kürdistan’da kurulmak istenen bu yeni statükoya karşı direnmeye devam ettiler. Fransız ve İngilizlerin yanı sıra yeni Türk ve fars merkezi otoriteleri de sahnede yerlerini aldılar.

Bolşeviklerin Rusyası da safını çok erken belli etti. Ezilen halkların yanında olduğunu dünyaya ilan etmiş olan Bolşevik Rusyasına Kürd ulusal kurtuluşçuları çok erken bir tarihte ulaşmak istediler. Şêx Mahmud Berzenci Sleymani’den Alişan Beg de Qoçgiri’den seslerini Bolşeviklere duyurmaya çalıştılar. Cevap gecikmedi. Kafkas ve diğer Müslüman halkların, Bolşevik Rusyaya terkedilmesi karşılığında Qoçgiri katillerine yardım edildi.

Böylece; kısa bir süre önce tüm ezilenlere özgür bir dünya vaadi ile Rusya’da iktidara el koyan ve Çarlık Rusyasının da imzaladığı gizli Sykes Picot antlaşmasını dünyaya ifşa eden Bolşevikler; sözkonusu antlaşmanın gereği statükonun ilk koruyucularından biri haline geliyordu. Bununla da kalmıyor İngiliz ve Fransızların mutemet adamı Mustafa Kemal’i ‘anti-emperyalist, ilerici’ payesi ile ödüllendirerek Kürt ulusal kurtuluş hareketini dünya demokratik güçlerinin desteğinden mahrum bırakıyordu. Kürdler; bizzat kendilerinin diasporada bir güç haline geldiği 80 li yıllara kadar dünya demokratik arenasında yok sayıldı. Sol ve demokratik olma patentini tekelinde tutan Bolşevikler Kürdistan İngilizler tarafından bombalanırken, Kürtleri İngiliz ajanları olarak ilan ederek Türk bombardımanlarına destek sunuyorlardı. Türk, Fars ve Arap komşularımıza gelince; zoru kutsayan ve bir zamanların fetih ve yağmacı imparatorluklarının hayalleri içinde yaşamaya devam edegeldiler. Devlet erkine karşı kendisini kul statüsünde gören ve bunu içselleştiren bu nedenle demokratik direniş geleneği olmayan bu 3 komşumuzda kendisini solda tanımlayan aydınların imdadına da Bolşeviklerin bu tavrı yetişti. Irkçılıklarını Lenin alıntıları ile cilaladılar. 1975’de Qeledize’ ye napalm bombaları yağdıran Saddam Hüseyin’e anti-emperyalist, ilerici olduğu övgüleri Ankara’dan Türk solcularının kalemlerinden gazete sayfalarını süslüyordu. Humeyni Kürdistan’ı bombalarken, İran halklarını Ortaçağ’a sürüklerken yine resmi sol tarafından alkışlanıyordu. TUDEH, Halkın Fedaileri-ekseriyet ve Çin yanlısı Rençderanlar, Humeyni kendilerine yönelene kadar bu desteklerini sundular ve hatta Tahran’daki Kürt ulusal kurtuluşçuları ihbar etmekten de kaçınmadılar. Özcesi; Sykes-Picot’nun kurmak-korumak istediği statüko konusunda Bolşevik Rusyası elinden gelenin fazlasını da yaptı.

Yüzyıl boyunca da Fransa, Britanya ve daha sonra ABD ile omuz omuza Sykes Picot haritasını korudular. Ama tayin edilen merkezi otoriteler bir türlü gerekli asayiş ve istikrarı sağlamada başarılı olamıyorlardı. Ulusal özgürlüğü konusunda kararlı ve örgütlü Kürd halkı teslim olmamakta kararlıydı. Ve yüzyıl sürecek olan savaş Kürdler açısından daha yeni başlıyordu.

Sömürgeleştirmenin ilk adımı olarak askeri işgal gerekiyordu. Suriye ve Irak dedikleri 2 ülkede merkezi otoriteyi yerli yerine oturtmak zaman alıyordu. Bu işi Fransa ve Britanya bizzat kendileri üstlendiler. Fransız ve Britanya devletleri bu 2 Arap devletini bizzat kendileri kuracak ve direnen Kürdistan’ın askeri işgalini de kendileri üstlenecekti.

Üzerinde güneşin batmaması ile övünen Britanya, Hindistan dahil sömürgelerinden de asker getirdi. Dönemin en sofistike silahları-uçakları kullanıldı. İnsanlık tarihine kimyasal silahı ilk kullanan ülke olarak geçiyordu. Kurbanlar ise Kürd halkı oldu. Böylece Kürd ulusal kurtuluşçularına ve halkına kimyasal silah kullanma ‘meşruiyeti ‘ daha sonraki takipçilere bizzat Britanya tarafından miras bırakılıyordu.

Ama Kürtler empoze edilmeye çalışılan sınırları tanımamakta ısrar etmeye devam etti. Tek ülkeleri Kürdistan vardı ve neresinde mücadele başkaldırıyorsa orada ortak mücadele veriliyor ve güçler birleştiriliyordu. Britanya uçakları Kürdistan’ın Kuzeyi, Doğusu ve Güneyi arasındaki ilişki ve dayanışmayı engellemeyi başlıca görev edinmişti. Fransa alelacele Ankara ile antlaşarak tren yolu üzerinden çizdiği sınırları kontrol etmekte aciz kalması bir yana Kürdler sınırlarla dalga geçercesine ‘bın xet’ veya ‘ser xet’ demeye devam ediyorlardı. Bolşevik Rusya da elinden geleni ardına koymuyor, kendi sınırları içinde kalan Kürdleri Sibirya, Kazakistan dahil en ücra köşelere sürüyor ve özellikle Kürt ve Ermeni dayanışmasını engellemek için sınırları özel olarak koruyordu.

  1. paylaşım savaşı başladığında Kürdistan’ın askeri işgalinin tamamlandığına ve direniş odaklarının yok edildiğine inanılıyordu. Bu gaflet anında Hitlere yardım ettiği gerekçesi öne sürülerek, İran; güneyden Britanya ve kuzeyden Bolşevik Rusyası tarafından 1941 yılında işgal edildi. Rıza Şah, oğlu lehine iktidardan uzaklaştırıldı. İran merkezi otoritesinin bu zaafı Kürdler tarafından görüldü. İşgalci fars ordusu Kürdistan’dan sürüldü ve silahlarına el konuldu. Bane ve Urmiye’de özgürlük talebiyle ayaklanmalar başgösterdi. İngiliz uçakları hemen Kürd halkına karşı devreye girdi. Mahabad her 2 işgalin de dışında kalmıştı. Tüm katliamlara rağmen ulusal kurtuluş talepleri konusunda örgütlü olan Kürtler; İran merkezi otoritesinin bu zaafı karşısında güçlerini birleştirme kararı aldılar. Dalanper dağında buluşup ünlü Peymana sê sınur akdinde antlaştılar. Artık Kürdistan’ın kalbi Mahabad’dan atıyordu. İran merkezi otoritesinin ve dostlarının muhtemel zaafları özgür Kürdistan’ın ilk adımı olabilirdi.

1945 ‘de Hitlere karşı demokrasi havarisi kesilen Britanya, Kürdistan’ı bombalamaya devam ediyordu. Mele Mıstefa Barzani önlüğünde siviller dahil binlerce Kürt, Kürdistan’ın Doğusuna geçtiler. Bolşevik Rusya kendi işgali altında olan bölgelerde Kürtlerin ve özellikle Mele Mıstefa Barzani’nin fazla göze çarpmamasını istiyordu. Bu aşamada tüm Kürtler güçlerini Kürdistan’ın Doğusunda toplamaya devam ettiler. Irak ordusunda yer alan ve aynı zamanda Hîva örgütünün de üyesi olan Mirhec ve Mıstefa Xoşnav ile birlikte bir grup subay da Doğuya geçti. Böylece Barzanilerle birlikte ilan edilmeye hazırlanan özgür Kürdistan’ın savunma gücü de hazırlanmış oluyordu. 22 Ocak 1946 da Mehabad Kürt cumhuriyeti ilan edildi. Ama bu özgürlük 1 yıl bile devam edemedi. Savaşın galipleri arasında Tahran, Yalta ve Postdam konferanslarında istediklerini elde eden Bolşevik Rusya, Azerbaycan komünistlerini ve Kürtleri kadim cellatları ile başbaşa bırakıp aradan çekildi. İngilizler öncülüğünde yeni müttefik ABD’nin de yardımıyla henüz kendi iç çelişkilerini bile halledememiş olan İran devletine Kürdistan’ın Doğusu bir kez daha teslim edildi. Kürdistan’ın en büyük bölümünün armağan edildiği Türk devleti NATO üzerinden güçlendirilirken 4 sömürgeci devletin olası Kürt özgürlükçü taleplerine karşı birlikte hareket etmeleri de sağlandı. Bağdat ve Sadabat paktı vb.

Ama Kürtler açısından bugün hala etkisini sürdüren asıl cehennemin ‘kaldırım taşlarını’ Bolşevik Rusyası döşedi;

1941’de İran’ın kuzeyi ve Kürdistan’ın bir bölümünün, işgali sonucunda Kürtler ve Ruslar fiziki olarak da karşılaştılar. Yeni işgalcinin; Demokrasi, sosyalizm, halkların kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmeleri hakkı gibi sözleri Kürtlerin kulağına da hoş geliyordu hem de Britanya’nın Kürtleri bombalamaya devam ettiği bir süreçte Ruslar Baku’da ardı ardına Kürt heyetlerini ağırlıyorlardı. Hem de Stalin’in bölgedeki gözdesi Bekirof tarafından. Kürtler özgür Kürdistan talebini şiar edinerek Hiva, Xoybun ve JEKAF etrafında örgütlenmiş ve gerek Kürdistan’da ve gerekse boşluk buldukları her alanda varlıklarını göstermeye devam ediyorlardı. 25 yıl boyunca süren tüm jenosit girişimleri hiçbir şeye yaramamış ve Kürtler merkezi otoritelerin ilk boşluğunda zinde bir güç olarak, o boşluğu doldurmuşlardı. Zor ile direnişlerinin mat edilmesi mümkün olmayan toplumsal muhalefetlere karşı kullanılan kadim yöntem olan manipüle ve ardından mas yöntemleri Bolşevik Rusya tarafından ‘dostça’ devreye sokuldu. Kürt ulusal kurtuluş hareketine yeni jargonla ifade etmek gerekirse yeniden format atıldı;

-İlk olarak, Kürtlerin hiçbir biçimde kabul etmedikleri Kürdistan’ın parçalanmışlığını, Kürt ulusal kurtuluşçularına empoze etmek oldu. Adına ‘taktik’ veya ‘şimdilik’ dendi. Dayatılmış sınırlar çerçevesinde otonomi talebi Kürt siyasi jargonuna dayatıldı. Merkezi otorite olsun veya olmasın Kürtler önce sadece otonomi talebinde bulunabilecek ve sabırla merkezi otoritenin güçlenmesini beklemek zorunda kalacaklardı. Ayrıca nerede olurlarsa olsunlar Türk , Arap ve Farsların hassasiyetlerine özen göstermek zorundaydılar. Sorgusuz sualsiz tüm etik kurallar tersyüz ediliyor ve kurbandan celladının hassasiyetine özen göstermesi talep ediliyordu. O güne kadar Kürt siyasi literatüründe komşu olan halklar ise aniden kardeşe ve tabii olarak ağabeyliğe yükseltiliyordu. Dünyanın herhangi bir yerinde veya özgür Kürdistan’da yerel farklılıkların kabulü anlamında demokratik ve masum sayılacak olan bu kavram Kürdistan gerçekliğinde kurbanın boynunu cellatlarının bıçağına uzatması anlamına geliyordu. Ehmedê Xani’den bu yana ulusal birlik ve bağımsızlığını içselleştirmiş ve her fırsatta dile getirmiş olan bir halk bu taktik ile sömürgecilerini bile ikna edemediği gibi sıradan demokratik taleplerini bile cellatlarının insafına terkediyordu. (1) Ulusal kurtuluşçular kendilerini Sykes Picot’nun savunucusu pozisyonuna düşürmekle kalmıyor potensiyel teröriste dönüşüyordu. Böylece planet üzerindeki tüm halklara layık görülen ‘halkların kendi kaderlerini özgürce tayin etme ‘ prensibi bir taktik uğruna feda ediliyordu. Mam Celal Talabani Irak reisicumhuru iken ve Kek Mesud Barzani Beyaz sarayda ağırlanırken örgütleri hala ABD’nin teröristler listesinde yer alıyordu.

-Bolşevik Rusya’nın 2. Dayatması da örgütlenme anlayışında oldu. Kürdistan gerçekliği ‘frê hizbi’ çok partiliği dayatıyordu ve bu durum Kürd siyasi hareketliliğin denetlenmesini zora sokuyordu. Ayrıca tüm siyasi organizasyonların örgütlenme sahası tüm Kürdistan ve hedefleri de 4 sömürgeci devlet idi. Bolşevik Rusya bu durumdan ve günden güne güç kazanan JEKAF’tan (Komeley Jiyaneway Kurd) çok rahatsızlık duyuyordu. Toplumsal farklılıkları gözetmeyen ikameci ve tekçi örgütlenme anlayışı dayatıldı. Stalin’in ünlü kitle partisi olarak 16 Ağustos 1945 de ilk KDP kuruldu ve yanına yine Kürt siyasi tarihinde ilk olarak celladına bağlılığının kanıtı olarak İ (İran)harfi kondu. Kürd ulusal kurtuluş umudunun Mahabad’da bir kez daha katledilmesinin baş müsebbibi olmasına rağmen kendi kendisini Kürtlerin stratejik dostu olarak siyasi literatürümüze yerleştirdi. Fars, Türk ve Arap komünistleri aracılığıyla Kürd siyasi arenasını yakın markajda tutmaya devam etti. 80 li yıllarda Suriye ve Irak komünist partilerinin bu yakın markajından Kuzeyli tüm örgütlerimiz darmadağın edilerek payına düşeni aldı. Böylece muhtemel bir Kürt ulusal kurtuluş hareketinin kontrol altında tutulmasının temel taşları döşenmiş oldu.

Ama planetimizin egemenlerinin koltuk değnekleri yetmiyor ve taşıma su ile değirmen dönmüyordu. Bu kez Temmuz 1958’de Irak devleti sarsıldı. Kürtler birkez daha Kürdistan’daki siyasi boşluğu doldurdular. Doğudaki KDP’nin şubesi olarak kurulan ama yanıbaşına I harfini de koymuş olan KDP bu süreçte örgütlenmeye devam etmişti. Tüm Kürtlerin yüzü ve kalbi bu kez Güneye çevrildi. Kısa sürede Kuzey ve Bın Xet’ de de KDPler kuruldu. Adlarının yanına S ve T harflarini koymuşlardı ama merkez Güney’di. Kürtler 10 yıllık bir mücadele sonucu Sewres’den sonra ilk kez 11 mart otonomi deklarasyonu ile Sykes-Picot da ilk büyük gediği açtılar. Bu ilk adım tüm Kürdistan’da büyük bir coşku ile karşılandı. Kürt halkının özgürlüğü konusunda yeni adımlar atarak bölgenin statükosunu parçalayacak kadar bir potansiyele sahip olduğunu bilenler; ABD’nin öncülüğünde Irak ve İran devletlerini 1975’de Cezayir’de buluşturdular. Ardından yine katliamlar, kimyasal silahlar… ama Kürdistan’ın bir bölümünün adı artık resmi olarak otonom Kürdistan olmuştu. Hem de hiç kimseye borçlanmadan ve bedeli ödenerek.

xece2

Ama bu süreçte ‘otonomi’ talebinin hazırlamış olduğu yeni bir tuzak günyüzüne çıktı. Kürt halkına yeni ‘dostlar’ peydahlandı. Kendi sınırları içinde yer alan Kürdlere kan kusturan İran aniden Güney Kürtlerine ‘lojistik’ dost kesildi. (2) Adına otonomi bile dense Kürtlerin en ufak bir özgürlük talebinde devletin nasıl bir zora başvuracağından emin olan Kürdlerin kolektif hafızasındaki 2 zaafına yöneldi; dağlar ve komşuları arasındaki çelişmelerden yararlanma. Oysa Kürtler sözkonusu olduğunda komşularımızın kendi aralarında varolan çelişmelerini tali plana attıklarını Şair Salım daha 19. Yüzyılda ‘cennetin yolu da Rey (İran) ovasından geçse, o cennete gitmem’ sözleri ile dile getirmişti. Dersim kahramanlarında Hemê Mirzê Sıli’nin uçak bombardımanları sonrasında ‘dağların kilidini kaybettik’ sözleri JEKAF’ın yayın organı Niştiman’da ‘ sofistike silahlara karşı mücadele yöntemlerimizi gözden geçirmeliyiz uyarıları da unutuldu. Celladın birinin desteği ile diğer celladın vurulabileceği varsayıldı.

Otonomi ‘taktiği’ ile özgürlük mücadelesinde uluslararası meşruiyetini feda eden Kürtler ayrıca da bu 4 devletin ihtiyaç halinde birbirlerine karşı kullanacakları bir karta dönüşüyordu..

1979’da Tahran merkezi otoritesi çöktü. Kürtler birkez daha örgütlü bir halk olarak özgürlüklerini ilan ederek kendi kendilerini yönetmeye başladılar. Yine Mahabad sürecinde olduğu gibi tüm Kürd ulusal kurtuluşçuları omuz omuza oldular.

1988 İran ve Irak tekrar ‘barıştı’. Bu barışın bedelini Kürt halkı 200 bine ulaşan enfal jenosit girişimi ve Helepçe katliamı ile ödemek zorunda kaldı. Kürt halkı bu kez Doğu ve Güneyinde 75’tekinden de ağır bir felaket ile karşı karşıya bırakılmıştı. Kürtler bir daha kolay kolay başını kaldıramaz hesapları yapılırken, Saddam Kuveyt’e saldırdı ve ardından Bağdat ‘da yeni bir boşluk oldu. Bitti sanılan Kürdler 7 Mart’ta Ranya’dan Kürt baharını başlattılar. Newroz’u özgür Kerkük’te karşıladıklarında Kürdistan’ın Güneyi Arap işgalcilerinden temizlenmişti. Ama Saddam’ı hizaya getirmek isteyen büyük güçlerin hesabında özgür Kürdistan yoktu. Saddam’a bir kez daha Kürdistan’ı uçaklarla bombalama izni verildi. Ülkelerini 2 haftada özgürleştiren Kürt halkı dünyayı şaşırtmaya devam etti. ‘Ya herro ya merro’ diyen milyonlar dağlara yöneldi. Ankara, Tahran ve Şam sınırları kapatarak Saddam’a arka çıkmaya çalıştılar ama dünyayı hazırlıksız yakalayan Kürtler tüm televizyon ekranlarını işgale başlamıştı. Ülkesini 2 haftada özgürleştirmenin haklı gururunu yaşayan milyonlar dünyanın üzerine titrediği sınırları param parça ediyordu. Ve artık ayrıca bir de Kürt diasporası vardı. Yıllarca Sykes-Picot sınırlarına hapsedilmeye çalışılan Kürtler Avrupa’nın da iç sorunu olmaya hazırlanıyordu. Kürtlerin yeni dağları diasporaydı.

Adı Birleşmiş Milletler olmasına rağmen sadece üye devletlerin çıkarlarını savunan kurum ‘iç işlere karışmayız, devlet terörüne göz yumarız ‘ ilkesini masaya yatırmak zorunda kaldı ve Güneyin dar bir bölgesini Saddam’ın uçaklarına yasakladı.(Fars ve Türk uçakları bombalamakta özgür sayıldılar.) Kürt milyonlar son direnişleri sonucu dünyadaki ezilen halklara yeni bir mevzi sunmuş oldu.

Ama bu arada ülkemiz 5’ e bölündü, Şengal, Kerkük, Xaniqin ve Mendeli Saddam’a terkedildi ve 10 yıl boyunca BM’lerin himayesinde olduğu iddia edilen Kürdistan Türk ve Fars uçak bombardımanlarına açık tutuldu ve 3’ lü bir ekonomik ambargo uygulanarak Kürt halkına özgürlüğünün bedeli ödetildi. (3)

2003’ ten bu yana Bağdat ve son 5 yıldır Şam merkezi otoriteleri yok. Kürtler kendi ülkelerinde örgütlü bir biçimde özgürlüklerinin nihayet tanınmasını bekliyorlar. Ama Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam’ın ağababaları onların boşluklarını-zaaflarını telafi etmeye devam ediyorlar.

Ezcümle; Sykes-Picot Kürd halkı açısından kıymeti harbiyesi olmayan bir kağıt parçası olarak kaldı. Hayatının 30 yılını dağda geçirmiş ve örgütünün adı bile Yekitiy Niştiman (vatanın birliği) Kürdıstan (Irak’ı işaret etmesi gereken ‘ I’ harfi yok) olan Mam Celal Talabani Irak cumhurbaşkanı seçildiği gün, Bağdat ve Sadabad paktları Bağdat, Tahran, Şam ve Ankara’nın suratına şamar olarak iniyordu. Şimdi sadece uzatmaları oynuyorlar. Kürtler direndikçe sömürgeci devletler el ayak öpmeye devam ediyorlar. Talancı Osmanlı atasıyla övünen Erdoğan önüne gelenin elini-ayağını öpmeye başladı bile….

 

 

1 )1984’de İran’ın baskılarına ve taleplerine dayanamayan YNK Irak devletiyle ateşkes görüşmelerini başlattı. Newşirwan Mustafa’nın yönetimindeki görüşmelerinden birinde yine Kerkük meselesi gündeme geliyor ve Newşirwan ‘Kerkük’süz Kürdistan olmaz’ dediğinde Saddam ‘Kerkük’ü alırsanız Kürdistan’ın özgürlüğünü satın alırsınız, bunu ne biz ne Ankara ne Şam ne de Tahran kabul edemeyiz’ der. Newşirwan ‘ Örgüt programımız ortada biz otonomi istiyoruz ve bu talep etrafında sizin ile görüşüyoruz’ dediğinde Saddam ‘sen öyle diyorsun ama ya çocukların, onlar mutlaka bağımsız Kürdistan isterler’ dediğinde bu ateşkes süreci de son bulur.

90’ lı yılların başında Mam Celal bir İstanbul seferinde Nazlı Ilıcak ile bir yemekte buluşur. Nazlı Ilıcak ‘ biz sizlerin devlet talebinizden korkuyoruz’ dediğinde Mam Celal ‘ hayır biz federasyon istiyoruz diye cevap verir ama Nazlı ılıcak ‘sizlerin bir Kürd devleti hayaliniz mutlaka vardır’ demeye devam ettiğinde Mam Celal ‘ee ne yapalım hayallere sınır konulmuyor’ der ve konuşma biter.

En trajikomik durumu ise Kuzeyli realpolitikerler yaşıyor. Yemin billah ederek Kürt devletine karşı olduklarını, Sykes-Picot’nun gönüllü koruyuculuğuna soyunduklarını, Türk milli marşı ve bayrağının gölgesini kabule hazır olduklarını her gün tekrarlamalarına rağmen cellatlarını ikna edemiyorlar.

2) 60’lı yılların başında KDP’nin genel sekreteri olarak ‘dost’ İran devletinin davetlisi olarak Tahran’a giden İbrahim Ehmed İhsan Nuri Paşa ile görüşmek ister. Bu görüşmede yalnız kalamazlar ama bir fırsatını kollayan İhsan Nuri Paşa ‘sakın bizim yaptığımız hatayı yapmayın, İran’a güvenmeyin’ der ve kısa bir süre sonrada katledilir.

3) Özgür Kürdistan’ın 11 yıl boyunca maruz bırakıldığı 3’ lü ekonomik ambargo. a)BM Saddam’a karşı ekonomik ambargo kararı almıştı ama bu kararı kendi himayesine aldığını ilan ettiği Kürdistan’a da uyguluyordu. b)Petrol kaynaklarını elinde tutan Saddam bu ambargoyu delmeyi başardı ama Kürdistan’ı ‘hain’ ve ‘kafir’ ilan ettiğinden 2. Ambargo da Saddam’dan geldi. c)BM’in Irak’a yönelik acil gıda maddelerine gelince Kürdistan söz konusu olduğunda muhatap Türk ve Fars cellatları oldu. Bu 2 devlet de BM’den gelen çocuk mamaları ve ilaçlar dahil bu acil yardımların geçişini Kürtlere karşı kullandıkları bir baskı aracına dönüştürdüler. Yardım malzemelerinin taşındığı Tırların çeşitli gerekçelerle yakılması da cabası oluyordu.

 

Devam edecek…