SAVAŞIN METALAŞTIRMASI

769

M.MAMAŞ

Hiçbir savaş ölüm skoruyla kazanılmamıştır. Savaşı kazandıran veya kaybettiren şey ölüm sayısalı değildir. Yengin için de, yenik için de durum böyledir. Savaşın kaderini belirleyen unsurların içinde “öldürme sayısalı” belki de sıralamada en sonlardadır.

‘Çok kayıp verdirmek’ sayısalı üzerinden bir savaş kazanılmış olsaydı eğer,  ikinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon kayıpla Sovyetler Birliği’ne 30 milyon kayıp verdiren Nazilerin muhtemelen savaşı kazanması gerekiyordu. Ve yine bir gecede doksan bin askeri dağlarda donmuş olan Enver Paşa’nın bunca “şehadet şerbeti” neticesinde kaybetmemesi gerekirdi.

Bir tarafın ölümlerini kutsiyetle sunması, karşı tarafın ölümlerini ise yuvarlak hesaplara devretmesi de kimseyi bir yere götürmez.

Savaş korkunç bir dramdır…

Ne kadar haklı nedenlere dayanırsa dayansın, sonuçta özel doğası gereği insanı ve insani olan her şeyi kıyıcı dünyasında metalaştırır; ‘meta savaşçılar,’ ‘meta kayıplar’ ve hatta  ‘meta şehitler’ vs…

Tarihin gördüğü en büyük savaş olan İkinci Dünya Savaşı’nda çoğunuz Sovyet askerlerinin mayın tarlalarını geçmek için birbirlerinin cesetlerine basmak zorunda kaldığını okumuşsunuzdur. Burada ‘askerleri mayın temizleme makinası veya bu emri verenin insani duyarlılığını tartışmanın imkânı var mıdır?

Savaş derinleştikçe insanın ‘metalaşma’ süreci veya metalaşmanın insanı kapsama alanı da genişleyerek hızlanır. Ve çoğumuzun normal zamanlardaki psikolojimiz ve değer yargılarımızla kavrayamayacağımız olgular yaşanır. O anda herkes savaşın metalaşmış birer eklentisidir. Zamanı geldiğinde ‘kanlı pazardaki’ yerini alır.

Bu yüzdendir ki en temiz ideallerle başlatılan bir savaş bile kirlenmekten ve kirletmekten muaf olamamıştır, tümüyle.

Hiçbir taraf karşısındakine benzemekten de kurtulabilmiş değildir.

Şolohov’un “Durgun Akardı Don” roman serisini okuduğumda, karşıdevrimci ‘Beyaz Ordulara’ karşı savaşan Bolşevik kuvvetlerinin Don Kazakları’na boyun eğdirmek için aynı onlar gibi sivilleri öldürdüklerini okuyunca genç bir sosyalist olarak hayretler içinde kalmıştım.

Yine en ideal devrimci sosyalist karakter olarak gördüğüm Che Guevara’nın gerilladan ayrılanları infaz ettirdiğini okuduğumda da aynı hayreti yaşamıştım ve Paulo Freire’ın bir başyapıt olan “Ezilenlerin Pedogojisi” adlı kitabında bu durumu teorize etmeye çalışması da beni ikna etmemişti. Aynı Che Guevara’mızın anılarında; “Savaş durumunda çok daha fazla asker öldürme fırsatımız olduğunda bile, bunu en asgari ölçüde sınırlandırdıklarını” okuduğumda da Marksist yaklaşımın, insani yaklaşımın böyle olması gerektiği konusunda aydınlanmıştım. Aynı kişideki bu durum bana paradoks olarak görünmüştü.

Ulusal ve toplumsal kurtuluş iddiasındaki birçok sol örgütün kendi içinde yoldaşlarını sudan sebeplerle infaz etmesi, mücadelelerinde sivil kayıpları önemsememesi ve yöntemlerinde seçici davranmamaları vb hakeza bu metalaştırma konusuyla ilgilidir. Yine, Marksist felsefede yeri olmayan “intihar saldırıları” ve hasmını ‘azami kayıp’ sayısalı üzerinden cezalandırma hırsı ve yöntemi de sorgulanmayı hak ediyor.

Savaşın kendine özgü bu doğası İnsani olan birçok şeyi metalaştırıyor böyle…

Devrimcilerin savaşın bu ‘metalaştırma’ özelliğine dair düşünmesi ve çözümlerinin olması gerekir, egemenlerin zaten böyle bir derdi olmaz!

Eğer bir yerde egemenler ile ezilenlerin savaş metodolojisi aynılaşmaktaysa burada cidden bir sorunumuz vardır. Hatta güncel yanıyla siyasal İslamcıların kimi yöntemleriyle devrimcilerin yöntemleri aynılaşıyorsa daha da ciddi bir sorunumuz vardır.

Nedir bu aynılaşan metodoloji?

Siyasal İslamcıların ve egemenlerin bariz yöntemi “iç savaş” yöntemidir ki burada mutlak surette daha fazla kayıp yaşatma ve bu yolla tüm gaddarlık örneklerini sergileyerek boyun eğdirme yöntemi uygulanır. Bariz biçimini sömürgecilerimiz ve IŞİD benzeri Siyasal İslamcı akımlar sergiliyorlar. Ve “iç savaş” mantığının asla bir ‘sınıf savaşı’ olmadığını, olamayacağını burada not edelim; ulusal kurtuluş savaşı hiç değildir. Burada insani hiçbir etik ve değer yargısı bütünlüğü yoktur.

Avcılıkta dahi belli etik kurallar ve centilmenlik ölçüleri vardır.

Örneğin, avcılıkta “süper poze” dedikleri ve bizim ‘çifteli’ dediğimiz iki fişek alan çift namlulu tüfeklerin kullanılması profesyonel anlamda sportmenlik ölçüsü olarak değerlendirilmektedir. Burada “avınıza mutlaka bir şans tanımalısınız” yaklaşımı vardır. Avını otomatik tüfekle avlayanlara da “bohçacı” denilmektedir. Aslında bir aşağılama ifadesi, “bohçacı”! Böyle avına hiç şans tanımayanlar gaddarca avlanan ve centilmen olmayan vahşiler olarak tanımlanmaktadır.

Avcılık kuralları içinde bile böyle etik ve insani değer arayışları varken, insanın insanla savaşında ölçüsüz gaddarlık ve centilmenliği olmayan “bohçacı” mantığının elbette sorgulanarak mahkûm edilmesi gerekir diye düşünmekteyim.

Ben bu yönüyle, “kendini yakma”, “intihar saldırısı” veya hasmına azami kayıp verdirme mantalitesini savaşın kendi doğası özgülünde, etik kuralları ve insani bağlamı içerisinde eleştirmek gerektiğine inanmaktayım.

Bir savaşçının öleceği biliniyorsa dahi cepheye veya eyleme gönderilmesi başka bir şeydir, fakat daha baştan ona hiç hayatta kalma ihtimali tanımadan “intiharla” donatmak başka bir şeydir, ama asla aynı şey değildir.

Yüzde sıfır nokta bir ihtimal dahi olsa bu şansı tanımayan hiçbir yöntemin insani olduğu savunulamaz. Bu yöntem cihatçı bir mantalitenin ürünüdür, Marksist felsefede yeri yoktur.

IŞİD gibi barbar İslamcı örgütler yakaladığı birçok insanı kameralar huzurunda vahşice yakarak öldürmektedir. En son 2 Türk askerini bu yöntemle öldürüp videosunu yayınladılar. Hepimiz bu görüntüleri izlerken insanlığımızdan utanmadık mı, içimiz paramparça olmadı mı? Gelin görün ki bazı sol örgütlerin üyelerinin de direnme azmini göstermek ve protesto amaçlı bedenlerini ateşe vermek suretiyle kendilerini öldürmeleri ise nedense hiç sorgulanmıyor. Gözlerimin önünde bu biçimde kendini yakarak hayatına son veren devrimci arkadaşlarımın aziz hatıralarına, onların fedai kişiliklerine, ideallerine ve yaşam coşkularına halel getirmeden bu konunun Marksist dünya görüşüyle bağdaşmadığının tartışılması gerektiğine inanıyorum. Devrimcilerin yönteminin “cihatçı” anlayışla ayrışması gerekmektedir. Solun insani değerlerini bu topraklarda geliştirmek istiyorsak “savaş felsefesinin” Marksist özünden kopmamak gerekiyor.

Diğer bir konu da şudur ki, hasmına “azami kayıp verdirme” biçimindeki savaş da insani felsefe açısından kabul edilemez. Daha çok gaddarlık, daha çok dehşetengiz tarzda infial uyandırmak ve şiddet aygıtını “kibirle” çalıştırmanın “bohçacı” avcıdan farkı yoktur. Hayvana uygulandığında bile irkilten bu yaklaşımın, insana uygulanması kanıksanamaz ve normal görülemez. Savaşın centilmenlik kurallarında bunun yeri yoktur. Devrimcilerin şiddetinin egemenlerin ve siyasal İslamcıların şiddet sarmalından uzak olması lazım. Burada aynılaşmak, hasma benzeşmek yerine alternatif sahibi olmak önem arz eder. Eğer bu başarılı bir yöntem olsaydı, egemenler her zaman kazanırlardı…

Demem o ki, bu tarzın savaşın kaderini belirleme noktasında tayın edici bir rolü yoktur. Eğer olsaydı ‘kamikazi’ yöntemini kullanan Japonlar kaybeder miydi? Bunca vahşet uygulayan Işid vb dinci faşistler ve 30 milyon insan öldüren Naziler kaybeder miydi?

Savaş, “irade kırma olayıdır.”

Bu irade, vahşet-dehşet denklemiyle kırılamaz. Siyasi iradenin kırılmasını sağlayan en önemli şey, bu iradenin arkasındaki kitle desteğinin, toplumsal desteğin zayıflamasıdır. Bu toplumsal desteğin zayıflamasının, göstereceğiniz “korkunç vahşi manzara” olmadığını anlamak veya anlatmak gerekiyor.

Devrimciler “bohçacı” olmaya çalışmamalıdır…

Savaşın metalaştırıcı, etik ve insani değerleri hiçleştirici özelliğine direnmek de devrimcilerin görevidir.