Saraylar, Kan Dolgusu ve Gömütlükler

1005

M.Mamaş

15.Yüzyılda, eşitlikçi bir toplum kurmak adına Osmanlı saltanatına başkaldıran Şeyh Bedrettin (1359-1420) ve mürşitleri ağır bir yenilgi alarak tarihin sayfalarına silinmez izlerini bırakırken, sarayların temelleri de kan dolgusuyla beslenmiştir yine. Nazım’ın değişiyle, “yenenler yenilenlerin ak mintanlarında sildiler kılıçlarındaki kanı”…

Eşitlik, özgürlük ve adalet için zulüm saltanatlarına huruç edenler çoğunlukla tarihin bu trajik gadrine uğradılar. Ya darağaçlarında sallandırıldılar, ya çarmıha gerildiler, ya kafaları giyotinde gövdesinden koparıldı ya da yakıldılar. Bedrettin gibi, İsa gibi, Spartakus gibi, Bruno gibi…

Hünkâr Çelebi, Bedrettin’in idamını kibirle izlemek için oradadır. Cellatları, aşağılamak maksadıyla Bedrettin’i çırılçıplak soymuşlardı ve uzun saçlarıyla hüzünlü yüzündeki ifade Sultan Çelebinin dikkatini çekmiş;

-“Hani sen ölümden korkmuyordun, yüzün neden sararmış öyleyse…” , diye seslenir Bedrettin’e.

Bedrettin de;

-“Batan Güneş’in rengi de sarı değil mi…”, der O’na.

Bedrettin’i astılar ve günümüz Yunanistan’daki Serez kentinde gizlice gömdüler. Yüzyıllar geçti ve bu aynı devlet astığı Bedrettin’i Mübadele zamanı 1924’te gidip Serez’de Bedrettin’in kemiklerini getirerek İstanbul’un Topkapı Sarayı Müzesi’nin depolarında çinko bir kutu içinde 20 yıl tutuyor. Daha sonra Sultan Mahmut’un mezarının bulunduğu İsatanbul Çemberlitaş’taki Camii gömütlüğünde tutuluyor ve 18 yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın talebi üzerine Serez’deki Mezar kaidesi Yunanistan’dan talep edilerek getiriliyor ve usule uygun bir törenle tekrar defnediliyor.

Bir yaşayanın hayatı, ölümü ve mezarının başına gelene bakın, hakikaten ilginç bir devlet mantığı ve geleneği bu…

Yakın tarihte kendi astığı ve asmadan önce adice işkenceler yaptığı Başbakan Adnan Menderes’i de, yargılama iddianamesinde, “düşman uçakları için pist yaptırdı” dediği Vatan Caddesi’nin girişine Anıt Mezarı’nı inşa etti. Üstelik Vatan Caddesi’nin devamı caddenin ismi de Ordu Caddesi ve sağındaki de Millet Caddesi’dir.

Paradoksa bakar mısınız?

Bir de yanıbaşında ölümü hala kuşkulu Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Anıtmezarı var, en son oradan çıkarılıp otopsiye alarak tekrar yerine konuldu.

Sonra bizim Şêx Sait ve Seyit Rıza’nın ise hala mezarlarının nerede olduğu bilinmemektedir. Her ikisi de Bedrettin’le akrandı  ve aynı kaderi paylaşan iki Kürt liderdi. Hışyar Serdi, devletin Şêx Sait’i Diyarbakır’da gömdüğü yerin üzerine daha sonra ‘Genelevi’  kurduğunu yazmaktadır…Dileyen Pêri yayınlarının yayınlamış olduğu ‘Görüş ve Anılarım-Hışyar Serdî” kitabını okusun,kendisi Huruç boyunca Şêx Sait’in yanında bulunmuş mürşitlerinden birisidir.

Sarayların ve saltanatların temeli her zaman böylesi eşsiz direnişçi ve tarihsel  insanların kanlarıyla doldurulmuştur. O yüzdendir ki Saraylar’da oturanlar aslında hiçbir zaman rahat oturamamışlardır. Sultan Abdülhamit, nam-ı diğer ‘Kızıl Sultan’,  memur maaşlarını ödeyemeyen bir Sultanken korku imparatorluğunun gereği olarak 200 bin kişilik istihbarat teşkilatının maaşlarını düzenli ödemiştir ama buna rağmen Saray’da dünyanın en huzursuz insanıdır.’Altenburg’un Ceviz Ağaçlar’ adlı kitapta aktarıldığı üzere, odasında gördüğü iki sivrisineğin zehirli olduğu ve suikast amaçlı odasına konulduğu endişesiyle bütün Saray görevlilerini işten atmıştır.

İşte TCmiz bu mirasın devamıdır.

Işid barbarlarının Pırsus’ta katlettiği 32 sosyalist genç bedenin ölümü  ‘ak mintanlı Bedrettin yiğitlerinin’ hala yaşamakta olduğunu anlatırken, geceleyin gizlice toprağa verilen cenazelerimizin ve en son 15 kurşunla evde infaz edilen Günay Özarslan’ın cenazesinin 3 gün boyunca devlet engellemesiyle toprağa verilemeyişinin ve mezarların bazılarının saldırıya uğramasının bu topraklarda hayatın nereden başladığını ve bittiğini anlamamızın zorluğunu göstermektedir.

Yaşamak zor iş, ölmek kolay, gömülmek yine zor iş!

Sarayların temelleri yine kanla ve korkuyla dolmaktadır. Bu kan, Saray hayatını zehreden bir iksir gibi solunmaya devam edilecektir.

Bu devlette ne mezarlar huzurlu ne de saraylar…

Ne yaşamak kolay, ne de gömülmek…

Kolayından öldürüldüğünüz ama cenazenizin silahlı kortejlerle, çatışmalarla gömülebildiği bir ülke düşünün. Ya da geceleyin gizlice kolluk nezaretinde ıssız bir acıyla gömüldüğünüzü düşünün.

Burası Türkiye işte…

Yaşamak zor, öldürülmek kolay, gömülmek zor…

Üstelik daha sonra gömütlükte nasıl muamele göreceğiniz meçhul…

Şair Adnan Yücel’lin yazdığı gibi;

“Saraylar saltanatlar çöker

kan susar birgün

zulüm biter.

Menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler…”

28.07.2015