‘ŞARAPNEL ETKİLİ’ REFERANDUMDAN ORTA DOĞU’NUN ZAPTINA!

282

M.MAMAŞ

Türk Devleti’nin Sincar ve Güneybatı Kürdistan’daki (Rojava) belli bölgeleri savaş uçaklarıyla havadan bombardıman etmesi ve karadan işgale yeltenmesi olayı, ‘alt-emperyal’ hayallerinden, iç iktidar çelişkilerinden ve sıcak bölge konjonktüründeki aktüel değişkenlerin dinamiğinden bağımsız değerlendirilemez.

Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki İttihat Terakki kurgusuna benzer bir mantık örüntüsüyle hareket eden Türk Devleti, aynı zihniyetten devşirdiği siyasal kodlarını ve reflekslerini sahaya sürmektedir. İttihatçı kurgu, dağılan Osmanlı İmparatorluğunu ‘Türkçülük’ üzerinden yeniden tesis edebileceği hülyasıyla ‘Turancılık’ akımını resmi politikasına dönüştürmüştü.

Bütün İslam coğrafyasından ve Hıristiyan Balkanlardan sökülmüş İmparatorluğun ancak Orta Asya’ya kurumlanarak ayakta kalacağı hesaplanmaktaydı. O dönemin ‘beka sorununun’ bundan başka çözümünün olmadığına inanılmaktaydı. Bu nedenle ‘Türklük’ ve ‘Turancılık’ kavmiyetçiliği İslam kimliğine öncelenerek ‘ırk damarından’ taze kan sağlamaya çalıştılar.

Bu ‘aylak hayalin’ ve nesnel dünya gerçeğine rağmen geliştirilen avantür umutların dünyanın gerçek coğrafyasında ve siyasal güç denkleminde bir buz parçası gibi nasıl paramparça edildiğini biliyorsunuz…

Ancak tüm bunlara karşın, Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkmasıyla oluşan yeni Dünya denkleminin çatlağından istifade ederek bugünkü TC Devletini Batı İttifakının yanında yer alarak kurtarabildiler ve Lozan’da garantörlerinin onayı ile bu saate dek taşıyabildiler. Artık uçuk egemenlik hayalleri yerine realist, Batı’nın müttefiki olacak olan Türk Devleti kendini Misak-ı Millisi ile tanımlayacaktır. Bu sınırların içinde anti-Kürt, anti-Komünist ve bilcümle arındırma ve asimilasyon ayrıcalığı elde etmiştir.

Bu ayrıcalığı tamamen Batı İttifakının yanında yer almasına borçludur. Ancak gizliden gizleye ‘alt-emperyal’ amaçlarını ve İttihatçı ruhu da canlı tutmuştur.

Sovyetlerin dağılmasından sonra eski Turancı mirasını hatırlayarak yeniden Orta Asya ile ilgili repertuarını güncellemeye çalıştı ve özellikle Turgut Özal ve Süleyman Demirel iktidarları döneminde bu marazi planını aktifleştirdi. Doğan boşluğu dolduracağını düşünerek özel politikalar geliştirdi, hatta örtük biçimde Çeçenistan ve Kafkaslarda vekaletçi bir savaşa bile girişti. Batı Blokunun Türkiye vasıtasıyla o bölgelere girme politikası da kendisine avantaj sağladı.

Fakat Rusya’nın hızlı toparlanması ve önemli ölçüde kapitalist pazarla entegrasyonda başarılı olması ve bölgede hegemonyasını yeniden tesis etmesiyle Türk Devleti’nin ‘alt-emperyal’ hayalleri yeniden hançeresinde kaldı. Biraz da Körfez Müdahalesiyle Ortadoğu’da başlayan durumdan ve yeni denklemden uzak tutmak için Türkiye’nin dikkatinin Orta Asya’ya yönlendirilmesi ve ‘alt-emperyal’ iştahının ABD ve müttefikleri tarafından bilinçli olarak kabartıldığını belirtmek mümkün.

Orta Doğu’dan uzak tutmak için kendisine Orta Asya gösterildi…

Şimdi, Orta Asya hülyası hüsranla sonuçlanmış Türkiye tamamen Orta Doğu’ya odaklanmış durumdadır.

1990’larda kendisini ‘eksen ülke’ ve ‘denklem kurucu’ olarak tanımlayan Türkiye, şimdi tamamen ‘denklem bozumcu’ ve ‘oyun bozucu’ olarak kendini tanımlamaktadır. Kendini aldatılmış hissediyor ve son derece öfkelidir. Bütün öfkesi ise ABD ve Batı Blokuna dönüktür. Kendisinin Kürdistan’la kuşatıldığını ve bu yolla Orta Doğu’dan izole edildiğini, ilerleyen zamanda bölüneceğini ve hatta ‘beka’ sahibi olamaktan çıkarak tümden egemenliğini kaybedeceği korkusuyla yaşamaktadır.

Tıpkı İhsan Raif Hanım’ın, “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” dizesinde tasvir ettiği türden kadim bir korku…

İşte bu noktada kritik bir eşiğin dibinde kafası son derece karışık, çapraşık duygularla hareket eden, yapısal kafa bozukluğuyla davranan ve adeta politik nevroz geçiren patolojik bir vakıaya tevdi etmiş bulunmaktadır, Türkiye.

Bir yol ayrımına girdiği açık. Bu nedenle kendi içinde egemenliğini tesis etmekte zorlanmaktadır. ‘Laikçi’ ve ‘İslamcı’ kutuplaşması hızla uçlaşmaktadır. Bu konu, doğrudan yaşanmakta olan bu bölgesel denklemle ilgilidir. Dün ‘Türklük’ efkarıyla Orta Asya’ya uzanmaya çalışanların ülküdaşları, bugün Orta Doğu’ya ‘İslami’ formatta gitmek zorunda olduklarını düşünmekteler. Ancak Batı Blokunun himayesinde ayakta kaldığını düşünen ‘Laikçi’ modernistler Batı’ya rağmen başarılı olamayacaklarını düşünmektedirler. Üstelik bu ‘İslamcı’ kamuflajın pahalıya mal olması gibi bir eski çarşı pazar hesabıyla yekten kaybetme endişesi…

Belki de 16 Nisan 2017 Refendumuna bu iki tezin kavgası gözüyle bakılabilir. İslamcı muhafazakar kanat ezici bir üstünlükle referandumdan başarılı çıksaydı, yayılma emellerine toplumsal iradeyi de arkalayarak muhtemelen Batı’ya cephe açma macerasına kadar işi ifrada vardırabilirdi, kim bilir! ‘Büyümezsek bölünürüz’ argümentiyle, ‘Batı’ya rağmen büyümeye kalkarsak bölünürüz’ argümenti arasındaki çelişki ve çatallanma. Sonuçta ‘şarapnel etkili’ referandum sonucuna bakıldığında herkes bir yerinden yaralanmış gibi. AKP’nin ‘yaralı zaferi’ ve ‘laikçi’ cephenin ucu ucuna dokunduğu sonuçlara bakıldığında bu iki tezin çatallanmasının ve gerilimin artarak süreceğinin akıbeti şimdiden belli.

Bu noktada ve böyle bir anda Sincar ve Güneybatı Kürdistan’a havadan bombardıman yapılması ve karadan işgal yeltenmelerine tanık olduk…

Neden şimdi?

Birincisi, ‘şarapnel etkili referandumu ve ‘yaralı zaferi’ oluşan şaiyadan ve meşruiyet krizinden kurtarmak ve ikincisi ise Rusya ve ABD arasındaki çelişkilerin çatlağına hızla yerleşmek.

Bilindiği gibi, ABD’nin Suriye’de Esad rejimine ait üsleri füzelerle vurması ve Rakka’nın düşme zamanının yaklaşmış olması, Suriye üzerinde hegemonya mücadelesinin neredeyse ABD ve Rusya arasında küresel çapta bir gerilimi tetikleyebileceği Kuzey Kore’nin ‘füze denemeleri’ ile test ediliyorken, her zamanki akrobasi yeteneğiyle bu tür çatlaklarda kendine yaşam alanı yaratabilmiş Türkiye’nin bölge denklemini kendi lehine sarsması düşünülmüş olmalı.

ABD’yi Rusya karşısında müşkül duruma sokmak, bu yolla kendi taleplerine zorlamak ve aynı zamanda Rusya’ya ‘beni forvet olarak değerlendirebilirsin’ mesajı. Kendi içinde derin bir oportünizm taşıyan bu hamlelerin amacı, ABD’nin Kürtleri öncelemesinden vazgeçerek kendi ‘beka sorununa’ ortak olmasını sağlamaktır. Buradaki en önemli araçlarından biri de Irak-KDP’nin PKK ile çatışmaya zorlanarak, Sincar üzerinden Güneybatı Kürdistan’a kadar uzanacak ve YPG alanlarına sirayet edecek Kürtler arası bir iç savaş çıkarma potansiyelini aktive etmektir. Sincar’da Péşmerge mevzilerini ‘yanlışlıkla’ (!) vurma sebebi budur. Bir nevi harekete geç dürtüklemesi. Irak-KDP’nin şaşkınlığı ve tepkisizliği, dahası saldırganı değil de saldırılanı suçlama telaşı artık kendisinin de dar markaja sıkıştırıldığının ifadesidir. Kendi sömürgecisini ‘stratejik müttefik’ addetmenin dayanılmaz ağırlığı…

Gelgelelim Rusya ile ABD arasındaki küresel hegemonya mücadelesinin Türkiye’nin ‘beka sorununu’ giderme değerinde olup olmadığı konusuna….

Konuyu canınızı sıkacak biçimde uzatmadan kısaca şunları ifade edeyim; Rusya’nın en temel iki önceliği bulunmaktadır: 1. Hazar Çevresi ve Orta Asya derinliğine dokunulmaması ; 2.Avrupa ve özellikle Doğu Avrupa üzerindeki enerji tekelinin korunması. Bunun sigortası için Suriye’de Kürtlerin (petrol ve doğal gazının) Akdeniz’e açılmasını istemiyor, en azından ciddi uluslararası garantiler alana dek bu kozu değerlendirmektedir. Bir de İran ve Şii hattı kollayarak Orta Asya derinliğinin tehdit edilmesi durumunda bu Şii eksenle Orta Doğu’yu riziko altına sokma aracını elinde tutmaya çalışmaktadır. Ekstradan Kuzey Kore’yi devreye sokarak tüm Uzak Doğu’yu savaş alanına dönüştürme gücü olduğunu göstermektedir.

Eğer ABD Suriye konusunda Rusya ile uzlaşamazsa muhtemelen İran ve Şii hatta yüklenecektir, bu yolla Çin’in petrol tedarikini keserek Rusya ekseninin dağılmasını zorlayacaktır. Bu da savaşın daha geniş cephelere yayılmasına sebebiyet verir ki Rusya’nın bunu kaldırmaya mecali olur mu olmaz mı bir hayli tartışma kaldıracak bir konudur, bu.

Rusya ve ABD birbirini ikna etme kabiliyeti olan iki büyük güçtür. Ben şahsen Rusya’nın çıkarları gereği ABD ile uzlaşacağı kanaatindeyim. Zira önemli ölçüde Batı ile entegrasyonunu sağlamış Rusya’nın stratejik manada cepheleşmesi beklenmemelidir. Ayrıca Siyasal İslamcı akımların Rusya için öteden beri bir tehdit oluşturduğu biliniyor.

ABD ve Rusya arasındaki bu hegemonya mücadelesinde Kürdistan devletleşmesini boğma hesabı yapan Türkiye’nin ‘kendi fırsatımı kendim yaratırım’ marjını ne Rusya ne de ABD tanımayacaktır. Yani Orta Doğu gibi kritik bir bölgede küresel hegemonyal kuvvetlere rağmen hiç kimseler ‘kendim çalar kendim oynarım’ lüksüne sahip değildir. Türkiye’nin sadece taktik hamlelerine müdahale edilmiyor, stratejik manada eli kolu bağlanmış haldedir . Bunun da nedeni ABD’nin bu taktik saldırıları kendi stratejisini engelleme düzeyinde görmemesidir.

Kürtler, bu tabloya bakarak ABD’nin kendilerini yem edeceği kuşkusuna girmemelidir. Nihayetinde ‘bir adım ileri iki adım geri’ gel-gitleri her zaman yaşanabilir. Aslolan stratejik hesaplardır. Kürdistan Orta Doğu’da kurulan yeni denklemin üssüdür, Batı’nın müttefikidir. Buna zarar verecek yegane şey, kendi aralarında kolonyalist devletlerin provoke edeceği bir ‘iç savaştır’…

Kürtler, bugünkü kazanımlarının ABD ve müttefiklerinin eseri olduğunu unutmamalıdırlar. Rusya da bu hattın bir parçasıdır, belki de ‘yardımcı kuvvettir’. Bu gerçeği unutmamalı…

Nasıl ki İttihatçı Turancı zihniyeti coğrafyanın gerçeğinde ve siyasal güç denkleminde yenildiyse, nasıl ki 1990’larda Orta Asya hamiliğine soyunup eksen ülke hayalleri hüsranla sonuçlandıysa, bugün de Orta Doğu’da soyunduğu macerası da yenilgiyle sonuçlanacaktır. Gün gelecek, Kürdistan’la kuşatılan Türkiye, bu kuşatmanın Kuzey Kürdistan’la da sıkılaşacağını görmekten uzak değildir. Üstelik gittikçe Batı’dan da kopmaktadır. Yani varlığını borçlu olduğu garantörden. Ve böyle bir Türkiye kendi içinde toplumsal mutabakatını bile sağlayamaz duruma gelmiştir. O hızla Orta Doğu’ya uzanmaya çalışırken, Orta Doğu’nun kendisine çoktan geldiğinin ayırdında bile değildir…

Ne diyelim, bazen dedikleri gibi, ‘gerisini dergiler yazar…’

 

27.04.2017