SALÂVAT MÜSLÜMANLARA SUÇ İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ VERİR Mİ VEYA ŞEYTAN’IN AFFEDİLMESİ

352

Davut Kurun

İslam hukuku, Emeviler döneminde eski Arap geleneklerinin uygulanması şeklinde yürütülürken, İslam’ın Arap toplumu dışına taşması ve Mezopotamya ve İranî halkların da Müslümanlaştırılması ile İslam hukuku da değişime uğramak zorunda kaldı.

Bu nedenle İslami hukuk, Abbasiler döneminde, özellikle de Harun Reşid zamanında Arap geleneklerini aşarak dinsel hukuk okulları ve fıkıh ilmi şeklinde gelişti. Bir nevi Mevali halkların kültürü ile tanrı buyruğu olarak kabul edilen Kuran’ı uzlaştırmak, bu yetersiz kalınca, peygamberin hadislerini uygulamak ve bu da yetersiz kalırsa yorum ile uygun çözüm bularak ihtilaflar çözülmeye çalışılırdı.

İlk hukuk okulu Malik (720-796) Medine’de Arap geleneklerinin sistemleştirilmesi ve değişik olaylara uygulanması şeklinde ortaya çıktı. Ancak bu ekol Mevali halkları içinde taraftar bulmadı.

İkinci okul ve aynı zamanda mezhep Ebu Hanife (699-767) tarafında kurulur. Ebu Hanife Zerdüştî bir ailenin çocuğudur ve Müslümanlığı kabul ederek Basra ve Küfe’de eğitim görür. İslam’da, Müslüman olmayan halkların statüsü, verecekleri vergi (caziye-ceza), arazi mülkiyeti, arazi vergisi, kira, ticaret, borç konularında, Kuran ve hadisleri yorumlayarak kurallara bağlamıştır. Dört bin öğrenci yetiştirir. Abbasilerin devlet görevi teklifini kabul etmez. Kuran ve hadisleri yorumlayarak İslam dışı çözüm arıyor, ”Alevi ayaklanmalarını destekliyor” gerekçesi ile işkence ediliyor ve hapiste ölüyor.

Aynı dönemde ortaya çıkan Şafiî ve Hambeli mezhebi ve şeriatı (okulu) Hanefi mezhebine tepki olarak çıktılar. Şafiî Kuran’da belirsiz yerleri yorumlamayı(rey) yasaklar, ancak hadislerde sınırlı bir yorum olanağını kabul eder. Hambeli ise ne Kuran’da ne de hadislerde (rey) yorum kabul etmez, Arap gelenekleri temelinde peygamber dönemindeki uygulamaların olduğu gibi sürmesi ve uygulanmasını savunur. Bugün Suudi Arabistan’daki İslami uygulamalarının temelini oluşturmaktadır.

Şeriat yerine bütün dinleri ve toplumları kapsayan hukuk normlarını savunan, hadislerin çelişkili olduğu ve bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu, sözlü söylencelere dayandığı, her cemaatin dini kendi ihtiyaçlarına göre yorumladığı gerçeğinden hareketle, Hasan Basri, Basra medresesinde, ‘önemli olan ameldir, emel değildir’ tartışmasını başlattı. Yani önemli olan akıl ve bilimdir, hangi dinde olursa olsun doğru insan, iradesi olan, sevap ve günahlarını iradesi ile işleyen, kişileri temel alırken, ‘emeli’ savunanlar dini inancı temel aldılar, yani salavat getirmeyen, Müslümanlığı kabul etmeyenler, ne yaparlarsa yapsınlar günahkar olduklarını, cehennem ateşinde yanacaklarını, Allah’ın affı, peygamberin rahmetinden yoksun olduklarını, kişilerin iradesinin olmadığı, kaderini Allah’ın belirlediğini savunuyorlar.

Hasan Basri (642-728) ile başlayan, bu iki kutup arasındaki tartışma ile şeriata karşı gelişen Mutezile Ekolüne bağlı bilge ve bilim adamları İslam’ın altın çağını yaşattılar. Bu ekole bağlı, Mezopotamya ve İran mevali halklarının eski kültürlerinden esinlenerek yetişen bilge ve bilim adamlarının bir kısmının adlarını “peygamberler ve bilgeler” isimli makalemde vermiştim. 750 -1000 yılları arasında, Şeriat akımı, Mutezile ekolü karşısında gerilerken, bundan sonra başlayan Türk akınları, Haçlı Seferleri, Moğol yağması, Abbasi merkezi yönetiminin zayıflaması, Mutezile ekolünün zayıflamasını, şeriat ve mezhep akımlarının hakim olmasını sağladı. İslam’ın kılıcı ve Peygamber ocağı olduğu iddiasındaki Osmanlı sultanı Yavuz Selim’in halifeliği üstlenmesi ile Sünni İslam Şeriatı tümü ile  hakim oldu ve şeriat dışı akımlar yasaklandı, ama aynı dönemde Mutezile ekolüne bağlı düşünür ve bilgelerin düşünce ve eserleri Avrupa’da yankı buldu, ‘Reform’, ‘Rönesans’ ve aydınlanma çağına referans olurlarken, İslam Ortaçağ karanlığına gömüldü , din ve şeriat savaşları ile bugüne kadar geldi.

Şeriat hukukunun temel kaynakları Kuran ve Hadislerdir. Kuran yorumu çok çeşitli olduğu gibi, Hadisler de söylencelere dayanan, dolayısı ile her cemaat veya toplumun kendi ihtiyaçlarına göre Hadis ürettiği gerçeğini unutmamak gerekir. Bunların bazılarını aşağıda verelim.

Türkler, Müslüman halklar üzerinde hakimiyet kurmak için olsa gerek, Kaşgarlı mahmud Peygamberin şu hadisini yazıyor. ”Doğu’da benim askerim var. Onlara Türk denilir. Herhangi bir kavim, benim gazabıma uğrarsa, ben onların başına Türkleri musallat ederim”. Bu araştırılmaya muhtaç bir söylem ve geçerliliği ispata kadar yok hükmündedir. Gerçi din, bilim ve mantıkla uyuşmaz, ama biz bilimselliği temel almak zorundayız. Sadece dinin kendi içindeki tutarsızlığa işaret etmek amacıyla bazı ”hadisleri aktarmakla ” yetinelim.

– ”İbni Abbas’dan rivayet edilir ki, Hz. Resul-i Ekrem ‘s.a.ve sellem’ buyurdu;

-“Hiçbir ümmet yoktur ki, bunların bazısı cennete, bazısı cehennemde olmasın, ancak benim ümmetimin hepsi cennettedir”

Matrak İbni Cadale adında bir köylü , Resulullah’ın huzuruna geldi sordu;

-“Ya Muhammed (s.a.v) senin ümmetinin diğer ümmetlerden üstünlüğü nedir?

Resulullah;

– “Benim ümmetimin üstünlüğü, benim diğer nebilerden üstünlüğüm gibidir.

……köylü -senin ümmetin kaç bölüktür.?

Resul Aleyhisselam;

– “Dört bölük olup hepsi Cenette olurlar. Bir bölüğü hesapsız azapsız cennete gider. İkinci bölük hesapları kolay olur cennete girerler. Üçüncü bölüp gühanları çoktur, sual olunup sonra cennete giderler. Dördüncü bölük, cennete benim şefaatim ile girerler.”

Köylü;

-“Bunların günahlarını ne yaparlar?”

Resulullah;

– “Müşriklere yüklerler.”

Köylü;

– “Müşrikler başkalarının günahını niçin yüklenirler?

Resulullah;

– “Onlar ateş için yaratılmışlardır. Şirklerinden ve küfürlerinden dolayı cehenneme giderler. Mü’minlerin günahları da bunlara yüklenir.”

Köylü;

– Bunlar hakkında ayet nazil oldu mu?

Resulullah;

-“ Evet, Allahu teala ‘ elbette onlar kendi günahlarını ve müminlerin günahlarını yüklenirler” buyurdu.

Köylü;

—“Sübhanallah! Senin şefaatin ile cennete girilir mi?”

Resulullah(s.a.v);

-Bilmez misin ki cennetin anahtarı bendedir ve kıyamet günü cennetin muhafızı benim?” (Mearicu’n Nubuvve, peygamberler tarihi, berekat yayınevis 3.baskı. 1977, s.54-55)

Yirmialtıncı Hadis;

” İbni Ömer (raddialahu anhuma) rivayet eder. Hazreti Serveri Kainat buyurmuşdırki;

-“Kıyamet gelince ümmetimden bir kimse cehenneme emr olunur. Cehennemin kenarına gelince ağlamaya başlar. Zebaniler kendisini tutup cehenneme atacakları zaman der ki;

-“Azıcık sabredin ağlayayım.”

Melekler der ki;-

-Ağlamak dünyada lazımdı şimdi fayda vermez.”
O kimse;

-“Ben Adem oğluyum, ateşe dayanamam .Muhammed ümmetindenim. Hak tealadan ümidim böyle değildi.”

Melekler;

– “Ümidin nasıl idi?”

O kimse;

-“Rabbimden umardım ki, beni Yahudi ve Nasara ile bir araya getirmeye.”

Melekler;

– “Hazret-i Muhamed (s.a. v) şimdi Rabbisinin katındadır. O’nu çağır derdine derman bulsun. Yoksa cehennemin dibine gidersin”…

O kimse ….hemen Seyyidi embiyayı çağırır. ..hemen gelir der ki;

– Ey melekler bu kimseyi bana teslim edin, halini sorup amellerini tekrar tartsınlar.”

Melekler;

– “Ya Resulullah, …biz memuruz, bu kimseden elimizi çekemeyiz. Ta ki Hakkı Tealadan emr oluncaya kadar”.

Hazreti Hace secdeye varır derki;

–“Ey Rabim, melekler ümmetimin birini aldılar bana vermiyorlar.
Hak teala emr eder;

– “Ey meleklerim, kulumu habibime teslim edin”.

Hazreti Resul, o kimseyi alır, mizana götürür. Günahları ağır gelir. Resul aleyhisselam elini cebine götürür ve bir beyaz kağıt çıkarır. Üzerinde nurdan yazı vardır. Bu kâğıdı sevap kefesine koyar. Bu defa sevap kefesi ağır gelir.

Hak Teala buyurur ki;

— Kulumu cennete iletin.”….( a.g.e. s.84)

Bir başka hadiste şunlar var;

”Eger Musa aleyhisselam diri olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir şey yapmazdı” (a.g.e. s.50)

Kırkıncı Hadis;

”Musa aleyhisselam;

-“Ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam kimdir ki, sana bu kadar yakındır ve O’na salavat okuyanlar sana yaklaşıyor”.

Hak Teala;

– “Ya Musa! Eger Muhammed Mustafa olmasaydı ne cenneti, ne cehennemi, ne yeri, ne göğü, ne güneşi ne ayı, ne geceyi, ne gündüzü, ne büyük melekleri ve ne de peygamberleri yaratırdım. Ya Musa! Habibimin peygamberliğini ikrar etmezsen ve O’na salavat vermezsen, halilim İbrahim bile olsan Ceheneme sokardım……’(age.s.89)

” Muharebelerde kâfirlerden alınan ganimetler, eski ümmetlerde haram idi. Ganimet malları peygamberin huzuruna getirirlerdi. Gökten bir ateş gelerek o malları yakar kül ederdi. Halbuki harpte alınan ganimet malları Hatemül enbiyaya (bana) helal oldu.(age.s.51)

Melekler, cinler, yer ve gökteki canlı cansız bütün kainatın Serveri Resulullah’ın rahmetinden ŞEYTAN DA YARARLANIYOR ve günahı af oluyor.

”Muhamed aleyhisselam bütün âleme rahmet olduğu gibi şeytanlara da rahmettir. Naklederler ki, İblis,rededilip kovulduğu zaman, Hak teala hazretleri bir meleğe emretti. O melek her gün İblis’in ensesine bir sille vururdu. Öyle vururdu ki, acısı ertesi güne kadar gitmezdi. Resulullah gelinceye kadar bu böyle devam etti. Ne zaman ki Resullulah her mahluka peygamber olup, hakkında ( seni bütün alemlere rahmet olarak gönderiyorum) ayet-i kerimesi geldi, şeytan feryad edip dediki;

-“Ben de bu âlemin içindeyim, beni de bu rahmetten mahrum eyleme.”
Hak teala o meleğe emr etti ki, artık sille vurma. O da bu rahmetten mahrum kalmasın.” (age.56)

Sonuç:

Hayatı boyunca suç ve günah işleyenler, son gününde tövbe edip salâvat getirse, bütün günahları af olur. Buna karşılık müslüman olmayanlar hiç suç ve günahları olmasa da İslama göre cehenneme giderler. Yani amele, karaktere, yapılan sevap ve iyiliklere bakmadan emeli yani inancı, Müslüman olmayı temel alır.

Müslüman olanın, ameli kötü olabilir, suç, kusur ve günahları”çöldeki kum taneleri’ kadar çok da olsa, terazinin sevap tarafına nurdan yazılı beyaz kağıt konarak sevapları çoğaltılır, suçları da Müslüman olmayanlara yüklenir, Müslümanlar cennete giderken, günahsız gayrı Müslimler, Müslümanların günahlarını yükleterek cehenneme gönderilir. Aklın vicdanın kabul etmediği, başkalarının günahlarını günahsızlara yükleyen bir dini, peygamberi, tanrıyı kim kabul eder ki.

Müslümanların suç işleme özgürlükleri olamaz, bunu dünyaya dayatamazlar. Bunun inanç özgürlüğü ile bir ilişkisi yoktur. Kim neye inanıyorsa inansın, yeter ki kendi inancını başkasına dayatmasın, zorbalığı dayatmasın, talan , ganimet, yağma yapmasın. Ancak siyasal islam’ın demokratikleşmesinin zorluklarını, bu dini kültürün anti-demokratik altyapısını ve köklerini de araştırmak ve bilince çıkarmak gerekir.

25.03.2017

Kaynak ve yazar hakkında: Peygamberler tarihinin yazarı, Muinü’l Miskin adıyla bilinen Muinüddün Muhamed Emin bin Hacı Muhammed-i Ferahi Hirevdir. İslam dünyasında hadis âlimlerinin temel kaynak olarak kabul ettiği bu kitabını 1461 yılında başlayarak 1486 yılında tamamlamıştır. Farsçadan Muhamed ibni Muhamed 1624 tarihinde Osmanlıcaya çevrilmiştir. Elimizdeki kitap 1976 tarihinde sadeleştirilerek yeniden basılmıştır. Hadis ve fıkıh ilminin temel kaynağı olarak kabul edilir.