«ROJAVA» VE YIKICI TÜRK DEVLET POLİTİKASI

1125

Mehmet Müfit

Türk devleti, Ortadoğu’da istikrarsız, her an değişime uğrayabilen ilişkilerin, çetrefilli siyasi gelişmelerin, güçler arası ilişkiler ve dengelerin son derece kaygan, kaypak ve yıkıcı olmasının esas sorumlularından birisini oluşturmaktadır. Günün birinde bunun cezasını çekeceğine inanmak gerekiyor.

Ne var ki, Türkler her defasında «dört ayak üzerine düşerek» bu güne kadar şansları yaver gitti. Ama bu sefer tarih onlardan yana gülmüyor; kazmayı kendi ayaklarına vurmuş gibi görünüyorlar.

Suriye’deki insanlık dramının yaratılmasında birinci elden sorumlu olmakla kalmadılar, bu dramdan kendilerine çıkar sağlamaya kalkıştılar. «Türk-İslam sentezi» politikası üzerinden geliştirilmeye çalışılan «yeni Osmanlıcılık» kursaklarında kalmış bulunuyor; hiç bir Arap ülkesinde itibar görmediler, hatta var olan «iki-buçuk» «itibarlarını da» kaybettiler. Bu tutmayınca, bu sefer kitleler halinde Suriyeli ilticacıları Avrupa üzerine yığmaya kalkışarak AB’ne şantaj yapmaya kalkıştılar. Böylece hem bir miktar «taze para» ve hem de siyasi bir takim çıkarlar elde edeceklerini ummaktadırlar.

Ne var ki, Ortadoğu’nun bilinen oldukça kaygan zemininde hızlı gelişmelerin oluşması sonucu, her şeyin onların beklentilerinin aksine seyrettiğini göstermektedir. Birincisi, büyük güçlerin ekonomik ve jeostratejik çıkarlarının kesiştiği bir ortamda Türk devletinin siyasi taktikleri boşa çıkmakta ve teşhir olmaktadır. Da’eş’in ekonomik ve askeri besleyicisi konumu bütün dünyanın çıkarlarıyla çatışmaktadır. İkincisi, yüz binlerce mülteci kitlesini Avrupa’nın kapılarına yığmakla, bir nevi çözümsüzlük yaşayan Suriye sorununun hızla ele alınarak çözümünü gündeme getirdi. Da’eş tarafından gerçekleştirilen 13 Kasım Paris kitle katliamının da oluşturduğu atmosfer, Fransa’yı destekleyen Avrupa’nın, Rusya’nın da katılımıyla büyük bir «anti-Da’eş» ittifakın oluşturulması siyasetine zorlamıştır. ABD’nin başını çektiği «koalisyona» her ne kadar yamanmışsa da Türk devletinin bu koalisyondaki sahte yeri kimseyi ikna etmemiştir. Rus savaş uçağını düşürmeleri ise kendi aleyhine olan çelişkileri iyice derinleştirmektedir. Türkler bu provokasyonla, Fransa’nın oluşturmaya çalıştığı «büyük koalisyonda» bir yer açmak için Rus uçağını düşürmüştür. Ama bu icraatları ayni zamanda «Viyana görüşmelerini» tehlikeye soracak sabote girişimidir. Üçüncüsü, Türk devletinin provoke ettiği ortamda ABD ve Rusya’nın «Kürt politikaları» ulusal kurtuluş hareketine doğrudan somut yardımlara yol açmıştır. ABD, Kürt askeri güçlerine silah ve askeri uzman vermiştir. Rusya ise, Suriye sorununa çözüm bulmak için yapılan «Viyana konferansında» Kürtleri savunmuştur. Bütün bunlardan dolayı, görülebileceği gibi Türk devleti bu sefer baltayı ayağına indirmiştir.

Bu gelişmeler elbette iyidir, ancak asil mesele, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin yeteneğine kalmıştır; kendisine «altın tepside» sunulan bu yardımlardan hangi siyaset ve diplomatik hareketle yararlanacağı son derece önemlidir. Her şeyden önce, siyasi hedefleri netleştirilen bir stratejiye ihtiyaçları vardır «Rojava» Kürtlerinin. Devlet olma anlayışı ve perspektifi olmadan, içini dolduramadıkları ve siyasi hedef olarak belirledikleri «Kanton» yapılanmasını bile elde etmeleri kuşkuludur. Kuzey Kürdistan’da her şeyi «Türkiye’nin demokratikleştirilmesi» söylevine kurban eden PKK’nin yoğun etkisi altında dile getirdikleri «Suriye’nin demokratikleştirilmesi» handikabından vaz geçilmelidir.

Dimeşk Araplarının, üzerine basarak ulaşmak istedikleri ve ne olduğu belli olmayan «Suriye’nin demokratikleştirilmesinin» bir basamağı değil, bir ulusal kurtuluş hareketi söz konusudur Rojava’da. O bakıma, Da’eş’e karşı savaşı kazanmak fazla bir şey ifade etmeyecektir; asil önemli olan Suriye devletinin işgal ve ilhakına son vermedir. Ve bu sorun orta yerde durmaktadır. Ayni zamanda Bati’nin ve Rusya’nın bilinen çıkarları için Da’eş’e karşı savaşta yer almak eğer Suriye’nin Kürdistan’daki varlığına son vermeyecekse, ulusal kurtuluş hareketi bütün bir dinamikleri ve emeğiyle kurban ediliyor demektir. Böylesine bir hezimet yaşamamak için Rojava Kürtleri, kendilerine sürekli engeller çıkaran başkalarının vesayeti altında siyaset yapmaktan adim-adim kurtulmalıdırlar. «Dayanışmaya evet ama yönlendirilmeye hayır» diyebilmelidirler. Aksi taktirde, kendi kaderlerinin efendisi olmayacaklarından dolayı yenilgi yaşayabilirler. Tahmin edilebileceği gibi, Rojava böylesi bir yenilgiyi kaldıramaz. İkinci son derece önemli olan husus da şudur; Rojava Kürtleri, Bati’nin ve Rusya’nın çıkarlarının yön verdiği politikalarının kurbanı olmamak için büyük bir dikkat içinde olmalıdırlar.

Bir eli ABD ve Avrupa’da diğer eli ise Rusya’da olmak büyük bir diplomatik incelik ister. Sekiler tecrübeye sahip ve deyim yerindeyse «feleğin çemberinden» binlerce defa geçmiş olan ve sizi her an satmaya ve aldatmaya hazır söz konusu büyük devletlerin diplomatik platformlarında diplomasi yapmak tahmin edilemeyeceği kadar zor olduğu bilinmelidir. Ezeli beri, diplomasi, Kürtlerin en zayıf yanını oluşturduğunu Kürdistan tarihinden biliyoruz. O bakıma, bin kat daha fazla dikkatli ve hesaplı olunmalıdır.

Özetlersek şayet, «Rojava Kürtlerinin» zaaf boyutunda iki zayıf yanı bulunuyor; birincisi, PKK’nin vesayeti altında bulunmaları, ikincisi, siyasi belirsizlik içinde diplomatik yetersizlikleri. Dünyanın büyük güçlerinin kendilerine doğru koştuğu ve yardımlar sunduğu bir ortamda bu iki zayıf yanına bir çare bulamazlarsa işleri daha da güçleşecektir.

Bir başka hadise de şudur; her şeye rağmen «Rojava»da bir ulusal kurtuluş hareketi sürdürülmektedir ve islamo-faşist Da’eş hareketine karşı yürüttüğü savaş, Türkler hariç, nerdeyse bütün dünyanın sempatisini kazanarak desteğini almaktadır. Buna rağmen, Kürdistan’ın bu parçasına ilişkin bir takim kuzeyli Kürtler kuşkulu ve güvensiz yaklaşmaktadırlar. Üstelik sömürgeci Türk devleti, doğrudan yada Da’eş aracılığıyla yapmakta olduğu siyasi ve askeri saldırılarla «Rojava»yi yıkmaya, tartışmalı da olsa elde edilen kazançları yerle bir etmeye çalışmasına karşın söz konusu Kürtlerin «ilgisizlikleri» devam etmektedir. Ne var ki, böylesi tutumlar doğru değildir ve yapılan eleştiriler destek esprisi içinde yapılmalıdır. Kürdistan’ın bağımsızlık çizgisini savunan kesimlerin daha çok hassasiyet ve ilgi göstermeleri, dayanışmayı pratik desteğe dönüştürmeleri gerekiyor. Doğru olan budur. Türk devletinin burnunun sürttüğü bu koşullarda Kürtler arası dayanışma ve birlik daha çok önem kazanıyor. 27.11.2015

Mehmet Müfit