“REFERANDUM ve BAĞIMSIZLIK”: UMUT MU, STRATEJİ Mİ?

567

M. MAMAŞ

Kürdistan’ın Güney parçasında PDK-I (KDP-I) ve YNK ‘Merkez Kanadı’nın iki işbilir kafadar gibi kendini milli iradenin yerine koyarak referandum kararı almaları ve 25 Eylül’de sandıkların kurulacağını deklare etmeleri yeni birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi.

Başta GORRAN Hareketi olmak üzere, YNK de dahil bütün siyasi partiler neticede böyle bir kararın parlamentoda alınması gerektiğini açıkladılar. Kürdistan’ın her parçasında ve diasporada tüm siyasal güçler ve yurtseverler “bağımsızlık refererandumu” girişimini olumlu karşıladılar. Ancak yöntemine, sunum şekline ve örgütleniş tarzına dönük itirazlar da yapılmaktadır.

PDK-I, bu haklı itirazları ‘referanduma ve bağımsızlığa karşı çıkılıyor’ şeklinde bir algıyla münipüle etmeye çabalasa da toplumsal muhalefetin gücü karşısında ilkin parlamentonun ‘şartlı’, daha sonra da ‘önşartsız’ açılması tavizkarlığında bulundu. Yalnız, biriken sorunlar yumağı ve fiili zorluklar varolan tıkanmayı aşmaya henüz yeterli değildir.

İlkesel anlamda hiç kimse ne ‘referanduma’, ne de ‘bağımsızlığa’ karşıdır. Bu son derece meşru ve demokratik bir haktır. Meşru ve demokratik bir hakkı anti-demokratik bir yöntemle milletin gündemine taşımak ve bu ‘fiili hal’ üzerinden yozlaşmış oligarşik parti iktidarını tahkim etmeye çalışmak; kendi dışındaki siyasal güçleri hiçe saymak ya da onları kendi parti iktidarına mahkum etmeye çalışmak elbette eleştiriyi haketmektedir.

Eleştirilen ‘referandum’ değildir. PDK-I’nın parlamentoyu devre dışı bırakarak ve siyasal partiler arasında uzlaşıya dahi ihtiyaç duymadan toplumsal mutabakatı dikkate almayan başına buyruk ve nihilist tutumudur. Toplumsal mutabakat bu yüzden toplumsal muhalefete dönmüş bulunuyor.

Ya parlamento ya da partiler arasındaki uyum üzerinden sağlanması gereken milli iradenin, PDK-I’nın metazori dayatmaları yüzünden siyasal dengesi sarsılmış durumdadır.

İşin bir de uluslararası boyutu var…

Siyasi ve hukuki boyutu olan uluslararası alan, yani diplomatik cephenin de birçok yönden ihmal edildiği görülüyor. 1991’den bu yana ABD’nin başını çektiği Batı koalisyonunun koruma kalkanı altında serpilen Kürdistan’ın Güney Yönetiminin, son derece nazik bir konu olan bağımsızlık referandumu konusunda bu sahada da yeterli bir çalışma yapmadığı ortaya çıkmıştır. Ne ABD, ne AB ve ne de BM referanduma gereken ilgiyi göstermediler. Üstelik şu aşamada ve bu biçimiyle doğru bulmadıklarına dair birçok beyanatta bulundular.

Bunun iç mutabakatın sağlanamamasından tutun da, daha önce Bağdat’la bağlayıcılığı olan ‘anayasal’ ve hukuki taahhütlerin Kürdistan Yönetimince imzalanmış olması hasebiyle bu kanalın işletilmemiş olması ve Irak-Suriye denkleminden kaynaklı bölgesel dizayna kadar uzanan birçok nedeni var.

Milli mutabakat sağlanmadan ve bu uluslararası denklem dikkate alınmadan yine de referanduma gidilebilir mi?

Evet, gidilebilir…

Peki getirisi ne olur?

Eğer 2005 yılında sivil kitle örgütlerinin öncülük ettiği referandumdan dikkat çekici daha düşük bir onay oranı çıkarsa bu bir kayıp olacaktır, bir; ikincisi uluslararası güçlerin sahiplenmediği bu girişim bölge sömürgeci devletlerinin müdahale alanını derinleştirebilir. Zira böylesi bir zafiyetin oluşmasının Kürt güçleri arasındaki çelişkileri derinleştirmesi ihtimali de vardır. Derinleştikçe İran ve Türkiye’nin etkinliğini arttırması beklenmelidir. Bu artan etkinlik de ABD’nin Irak ve Suriye’de İran’a karşı elini zayıflatacaktır. Dolayısıyla bugüne dek bize sahip çıkan ABD ve Batı ittifakının İran-Türkiye ve Rusya karşısında zaafa itilmesiyle Kürdistan kazanımlarının da ortadan kalkabileceği bir tehlikeli girdap oluşabilir ki bunun vebali çok ama çok ağır olacaktır. Daha bizi kim toparlayabilir, varın düşünün…

Şartların muntazam olması belki de hiçbir dönem mümkün olmayacaktır, evet, ama herşeye rağmen zarar ziyanı en aza indirmenin ve büyük kayıplara uğramamanın yolu milli mutabakattan geçer. Milli mutabakat diplomatik cepheyle uyumunu sağladığında ise muhakkak millet olarak önemli kazanımlar elde edilecektir. Tek adımda ve salt referandumla bağımsızlık eşiği kırılmasa da oraya kuvvetle dayanmanın enerjisi biriktirilecektir. Eğer parçalı bölüklü ve hasarlı milli iradeyle davranılmasa…

Çoğu insanımızın referanduma dair ‘Erê-Evet-Yes’ diyerek işi duygusala bağlaması ve duygularını şelale misali akıtması yerine gerçekçi ve konunun hassasiyetinin bilincinde olarak olguya yaklaşması gerekir. Umut güzel birşeydir ve fakat ne yazık ki J. Cameron’ın dediği gibi “umut bir strateji değildir.”

Bağımsızlık için ciddi bir strateji gerekmektedir. 24 yıllık iktidar döneminde Kürdistan’ın Güney Yönetimi elbette birçok konuda ilerleme sağladı. Bu ilerleme ne yazık ki bağımsızlığı koparacak düzeyde değildir.

Güney Yönetimi birleşik bir idare yaratmak yerine gittikçe parçalanan bir siyasal yapıya dönüştü. Ülke kaynaklarının iki siyasi parti tarafından hoyratça soyulması ve rant üzerinden şekillendirilen siyasi yapı toplumu gittikçe kutuplaşmaya sürükledi. Siyasal sistem zaman ilerledikçe yozlaştı. İki yıldan beridir işlevsizleştirilen parlamento ve her partinin kendine göre geliştirdiği dış politika bu çelişkiyi had safhaya vardırdı. Bir Anayasa oluşturmayı bile başaramadık. İdareyi merkezileştiremedik. Milli demokratik devrimin gereklerini yerine getirmekte muvaffak olamadık. Yoksullarla varsıllar arasındaki sınıfsal açıyı derinleştirdik. Kısacası demokratik alanda başarısız olduk. Aile ve parti oligarşileri kurduk. Tüm bu ve benzeri sorunlar bizi haketmediğimiz bu kırılgan arafa getirdi. Öylesine bileylendik ki birbirimize karşı tavizsiz, sömürgecilerimize karşı tavizkar ve uluslararası dostlarımıza karşı da umursamaz olduk.

Bu bir strateji olabilir mi?

Daha doğrusu esas doğru stratejinin bunun tam tersi, yani birbirimize karşı tavizkar, sömürgeci devletlere karşı tavizsiz ve uluslararası dostlarımıza karşı umursar olması gerekmez mi?

Yanlış yöntemlerden doğru bir staratejinin geliştirilmesi şansı yoktur.

Bunları ifade etmenin “referanduma ve bağımsızlığa karşıtlıkla” alakasını kuran sapkınlıkla bu gerçekleri örtmek imkansızdır. PDK-I böylesi bir baskınla parti iktidarını çözülmekten kurtarmanın hesabını yapıyor olabilir veya ABD liderlikli Batı İttifakının Kürdistan’ın Güneybatısı’nda PYD/YPG’yi önceleyen stratejik ittifaklanması karşısında panikleyerek baskın rolünü kaybetme telaşına düştüğünden referandumu araçsal bir tahkim aracı olarak değerlendiriyor olabilir. Üstelik referandumu halka sunmaktan ziyade, dayatma kabilinden iktidar kibriyle gündeme taşımıştır.

Daha turfandayken “referandum bağımsızlığın ilan edileceği anlamına gelmez” diyerek sosyal-psikolojiyi dumura uğratan da bizzat kendileridirler.

Kürdistan’ın Güneyi’inde sadece yüzde 30 iktidarı olan PDK-I’nın kendi iktidar ayrıcalığını mutlak üstünlük olarak dayatması ve bu noktada hak-hukuk tanımaması kabul edilebilir mi?

“Referandum ve bağımsızlık” söylemini dillendiriyor diye PDK-I’nın aile oligarşisini mazur görme eyyamcılığının devrimci siyasetle ilgisi nedir?

Bu söylemi kullanıyor diye her tür oligarşik yönetimini kabul mü edeceğiz?

Evet, bir diktatörlükle dahi olsa keşke bağımsızlığı ilan etseler diyenlerimiz var…

Bu gerçekten mümkün mü ?

18 veya 19. Yüzyılda yaşasaydık belki mümkün olurdu. Ancak 21.Yüzyılda daha başka bir içerik ve değerler sistemiyle bunu sağlamak gerekmektedir…

26. 07.2017