REFERANDUM ERKEN DOĞUM MU?

141

M. MAMAŞ

7 Haziran 2017 tarihinde PDK ve YNK’nin aldığı referandum kararıyla başlayan süreç, beraberinde birçok tartışmayı ve değerlendirmeyi sürükeyerek 25 Eylül 2017 tarihinde halkın yüzde 93 oranında ‘Evet’ demesiyle bağımsızlık yönünde ezici irade beyanı yeniden duyurulmuş oldu. Böylece 2005 yılında Sivil Kitle Örgütleri’nin öncülük ederek düzenlediği referandum egale edildi. Katılım oranı ve onay yüzdesi kitlesinde bir değişiklik olmadığı kanıtlanmıştır.

7 Haziran’dan 25 Eylül’e kadarki hummalı süreci üç aşamalı olarak değerlendirmek mümkündür;

Birinci safha; kararın alındığı ilk dönemdir. PDK ve YNK Merkez Kanadının kapalı kapılar ardında bu kararı alarak kendi dışındaki siyasal güçleri ‘ya bize uyun ya da karşı çıkın’ ikelemiyle karşı karşıya bıraktığı bu ilk dönem. Kararın alınma metodundan, iki yıldır kapalı tutulan parlamentoda bu karaın alınmayışından, sunuş tarzından, zamanlaması, yeterli hazırlığının yapılmamış olması vb bir dizi yoğun eleştiriye maruz kaldı.

İktidardaki gücü yıllardır halk tarafından sorgulanan ve yozlaşmış siyasi ve iktisadi politikaları kitlelerde ciddi bir tepki yaratmış olan PDK’nin kendi çözülmesini engellemek veya erteletmek maksadıyla parti hegemonyasının araçsal bir unsuru olarak referandum taktiğine başvurduğu değerlendirmeleri çokça ifade edildi. Esasında bu yöntemle karar alınırken, bu şikayetlerin toplaştığı GORRAN Hareketi’nin fevri bir tutumla ‘Hayır’ diyeceği hesaplanarak bağımsızlık gibi kutsal bir amaca karşı çıktığı için halk tarafından mücrim ilan edilerek kendiliğinden cezalandırılacağı da düşünüldü. Fakat GORRAN bu tuzağa düşmedi. Kararın alınma yöntemini, parlamentoda alınmamasını ve sunma tarzını eleştirerek, gerekli hazırlığın sağlıklı olarak tamamlanması için uygun bir zamana ertelenmesini talep etti ve yine de tüm bunlara rağmen sandıklar kurulursa ‘Evet’ demesi için kitlesini serbest bırakacağını deklare etti. KOMEL de aynı tutumu sergiledi. Sadece YNK’nin bir hizbi zamanlama ve konjonktürü mazeret göstererek “Şimdilik Hayır” diye açık kampanya düzenledi.

İkinci safha; Referandum kararına dönük erteleme baskılarının içeride ve başta ABD olmak üzere uluslararası cephede yoğunlaştığı, ancak baskılamaktan ziyade daha çok ‘ikna’ ve ‘telkin’ politikalarının yürütüldüğü dönemdir. ABD, “Bağdat’la Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sorunlarını çözmesi için yardımcı olacağını” belirterek Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yaptı ve çıkabilecek bir istikrarsızlığı kontrol edemeyebileceğini dillendirdi. KBY yetkilileri referandumun “bağımsızlık ilan edileceği anlamına gelmediğini, Bağdat yönetiminin bugüne kadar yapılan hiçbir akide uymadığını, güven vermekten uzak olduğunu, ama uluslararası güvence verilmesi kaydıyla referandumu ertelemelerinin sözkonusu olacağına” dair açık kapı bıraktılar. İlk aşamada fazla tepki göstermeyen bölge devletleri, özellikle Türkiye ve İran bu ikinci merhalede seslerini yükselttiler ve azarlayıcı tehditkar söylemlerini resmi olarak dile getirdiler. İçeride eleştirilerin yoğunlaştığı ama kimsenin de fiili olarak referanduma karşı durmadığı toplumsal ortamda siyasi gerilim gerilmesini sürdürdü. Tüm partilerin üye verdiği Referandum Komisyonu üzerinden milli mutabakat pekiştirilmeye çalışıldı. Bir taraftan kararlılık beyan edilirken, diğer taraftan uluslararası güvence verilmesi koşuluyla ancak ertelemenin sözkonusu olacağı yinelendi. Siyasi hatların ısınma derecesi iyice artarken, dünyanın dikkati KBY’ne odaklandı. Süreç yeni bir safhaya evirildi, böylece!

Üçüncü safha; başta ABD olmak üzere uluslararası baskıların yoğun preslemeyle dozajını artırdığı dönemdir. Hızla artan tansiyon politik adrenali iyice yükseltmekteydi. ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk yaptığı görüşmeler sonrasındaki açıklamasında; “ABD’nin referandumu zamansız bulduğunu ve kesinlikle karşı olduklarını, oluşacak krizi kontrol edemeyeceklerini” açıkça ifade etti (http://www.ntv.com.tr/dunya/trumpin-ozel-danismani-mcgurktan-referandum-aciklamasi,E3ssNss5oEap2FG27FzEKQ ). Ve ABD 2 yıl erteleme önerisini “iptal edin” baskısına dönüştürdü. Dünyadan tepkiler peşpeşe gelmeye başladı. AB, ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Rusya ve tüm diğer ilgili devletler referandumdan vazgeçilmesini isteyen açıklamalarda bulundular. KBY Bağdat’a bir heyet göndererek, bu heyetin yapacağı görüşmeler sonucu tatminkar bir sonuç elde edilir ve uluslararası güvence verilirse durumu gözden geçericeklerine dair açık kapı bıraktılar. ‘Nihai kararın’ referandum için belirlenen 25 Eylül’den 2 gün öncesi, 23 Eylül Cumartesi günü açıklanacağı vurgulandı.

ABD’nin baskısı ise boyutlanarak sürdü. Sık aralıklarla yapılan “iptal” çağrılarının dili sertleşti git gide. Bu arada Türkiye, MGK toplantısını referandum tarihinin öncesine çekti, sınırda askeri tatbikata başladı ve ABD’ye gidecek olan Erdoğan’ın dönüşüyle çeşitli müdahale seçeneklerini dillendirdi. Başbakan Binali Yıldırım Kırşehir’deki miting konuşmasında “Barzani efendiye anladığı dilden konuşmasını biliriz” diyerek Tezkere onayı için Meclisin olağanüstü toplanması öncesi tehdit söylemlerini yükseltti. Türkiye, ABD’nin ısrarlı baskısını görünce 25 yıldan beri ilk defa Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dönük ABD ile bir konuda örtüşmenin ve denkleşmenin fırsatını yakaladığını gördü. KBY’nin ABD ile zıtlaşması uzun yıllardan beridir Türkiye’nin arzuladığı ve yaratmak istediği bir pozisyondu.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcülerinden Heather Nauert;

“ABD sert bir şekilde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül’de düzenlemeyi planladığı bağımsızlık referandumuna karşı çıkmaktadır.”

“Referandum kararında diretmenin Kürtler dahil bütün Iraklılara “bedelinin” olacağını” vurgulayan Nauert devamla;

“Referandum Irak Kürdistanı’ndaki ticari ilişkileri tehlikeye sokmaktadır ve referandum Irak’ın uluslararası müttefikleri istemese dahi yapılan her türlü yardımı etkileyecektir. Bu ise böylesi zor bir durumun en basit gerçeğidir. Aksine, bizim Kürt liderlere alternatif olarak çağrısını yaptığımız gerçek bir müzakere, Iraklı Kürtlerin haklı dertlerine çözüm sözü barındırmaktadır ve bu bütün Irak halkının yararına olan Bağdat-Erbil arasında yeni ve yapıcı bir yol olacaktır. Referandum süreci Kürtleri bir araya getirdi, yaklaşık iki yıldır ilk defa Kürt parlamentosunu canlandırdı ve önemli konular uluslararası ortamlara taşındı. Referandumun kendisi ABD ve uluslararası toplumun desteklediği alternatif yol göz önünde bulundurulduğunda gereksizdir,” dedi. (http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-abdden-ikbyye-sert-bir-sekilde-referandum-uyarisi-bedeli-olur-40585522 )

ABD belki de 25 yıldan beri ilk defa Kürtleri “bedeli olacak” diye uyarmaktadır. Buna tehdit de denebilir…

Bütün bu gerilim dolu saatler, PDK ile ortak referandum kararı almış olan YNK’nin Merkez Kanadında dahi “erteleme” fikrinin dillendirilmesine yol açtı. YNK Politbüro Üyesi Mela Baxtiyar yaptığı açıklamada; referandumunun ertelenmesi için ABD, Birleşmiş Milletler (BM) ve İngiltere’nin sunduğu teklifin ciddiye alınması gerektiğini …”YNK olarak sunulan teklifin ciddiye alınması kanaatindeyiz,” dedi. ( http://www.aksam.com.tr/dunya/mela-bahtiyar-referandumun-ertelenmesi-icin-sunulan-teklif-ciddiye-alinmali/haber-660968 ) Saatler yaklaştıkça bu çatlak daha arttı. YNK Kerkük Teşkilatı da “Erteleme” çağrısında bundu. Ajanslara YNK içindeki bir grup peşmergenin Kerkük Valisi Necmettin Kerimi’yi tutuklamaya kalktığı, bu darbe girişiminin Kosret Resul tarafından engellendiği haberi düştü. Bu süreçte Pavel Talabani, referandumun ertelendiğini duyurdu. Daha sonra bu beyanatını kaldırdı vd…Bu arada Cumartesi günü olacağı duyurulan “nihai karar” toplantısının Pazar gününe (24 Eylül) ertelendiği duyuruldu. Ve nihayet Pazar günü öğleden sonra saat 18: 30 sularında referandumun yapılacağına dair “nihai karar” dünyaya duyuruldu. Üçüncü safha böylece noktalandı.

ABD Referanduma Neden Karşı Çıktı?

Bunun en başta gelen sebebi Irak’taki iç iktidar denklemi ve bölge politikasıyla ilgili konudur. Saddam’ın devrilmesinden sonra İran’ın Irak’ta etkisini derinleştirdiği ve Maliki iktidarı döneminde de başat güç odağına dönüştüğünü ABD gördü. IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Haşdi Şaabi Milis Kuvvetleri üzerinden askeri olarak da örgütlendi ve şu anda hem siyasi hem de askeri manada Irak’ta çok güçlendi. ABD’nin desteklediği İbadi iktidarının İran’a karşı en önemli siyasi aktör olduğunu düşünen ABD, önümüzdeki yıl Mart ayında yapılacak seçimlerde İbadi’nin zayıflamasını istemiyor. Aksi halde Irak’ı tümden İran’a kaptırması tam bir kaos senaryosunun başlaması demek. Bu durumda Suriye’de ve Lübnan’da İran nüfuzunu ortadan kaldırmak isteyen ABD’nin çok daha zahmetli bir süreçle yüzyüze gelmesine neden olacaktır. ABD, bu riskten dolayı ve henüz bölge tablosunda gerekli düzenlemeleri tamamlamadan yeni bir krizin oluşmasını istemedi. Kısacası, İran’ın Irakta’ki nüfuzunun dengelenmesi adına İbadi’yi ayakta tutması gerekmektedir.

Diğer taraftan Irak’taki Şiileri ikiye bölerek (İrancı ve Irak kimlikli Şii ayrımı üzerinden bir saflaşma) Sünni Araplar ve Kürtlerin de dahil olduğu ‘Konfederal’ bir sistemi Irak’ta inşa etmek gibi bir çabasının olduğu da biliniyordu, zaten! Halihazırdaki ‘Federal’ statünün Irak’ta yürümediğini o da görüyor. Kürtler ‘Federal’ statünün ilerisinde fiili olarak bağımsızlığa tekabül eden bir konumdadırlar. İşin gerçeği, Federal hukuk işletilse anayasal bağlamda kendi ordusunun olması, Gümrük Kapılarının, Hava Limanlarının, ayrı dış poitikasının olması, ayrı dış ticari faaliyetinin vb olması mümkün değildir. Hoş, böyle olmasa dahi Merkezi Irak hükumetinin de bu statükoyu adilce işletmediği ve işletmeyeceği biliniyor. Ve ayrıca Süni Arapların da özgün bir statükosunun olacağı aşikar. Tüm bu ve benzeri sebeplerden dolayı ABD, Irak için ‘Konfederal’ bir yapılanmayı daha rantabl bulmaktadır.

‘Konfederal’ yapı hem statüko bağlamında daha ileri, daha gevşek ve daha gevşek olduğu için de hem hukuksal yönden, hem de siyasal açıdan bağımsızlaşmaya daha elverişli ve yatkın bir zemin yaratır. Zira ‘Konfederal’ yapıda üyelerin takdir ettiği zaman ayrılma haklarının bulunuyor olması bir yana, uluslararası sistemde buna hukuksal yönden mani olacak bir düzenleme de yoktur. ABD, Kürtlerin bu minval üzerinden yürümesi için sahayı uygun hale getirmek istiyor. Tıpkı Saddam’ın devrilmesinden sonra yapılan Irak Anayasasını ekseriyetle Kürtlerin lehine düzenlediği ve Güney Kürtlerinin de buna memnuyetle iştirak ettiği gibi yeni bir yapılanmaya gitmek istedi. ABD’li yetkililer bu ‘Konfederal’ sistemi birçok defa dillendirdiler.
Birçok kişinin durmadan 1975 yenilgisini anımsatarak ABD’ye karşı güvensizlik oluşturmak babında fobilerimizi provoke etmesi kanımca yersizdir. 1991’den beri Kürtlerin güneydeki kazanımlarının önünü açan, adeta küvözde serpilerek olgunlaşmasını sağlayan, Türkiye ve İran’ın tüm darbeleme çabalarına karşın burayı itinayla koruması altına alan bizzat ABD’nin kendisidir. IŞİD Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne saldırıp Başkent Hewlêr’ın 30 km yakınına kadar gelmişken müdahale eden ve gözbebeği gibi kollayan yine ABD idi. Belli ki ABD’nin Kürdistan politikası konjonktörel değil, uzun vadeli Orta Doğu’daki değişim ve dönüşümün yapısal bir parçası ve üssüdür. ABD’nin bağımsız Kürdistan’ı istememesinden öte, bizzatihi bunun kurucu gücü olmaya çalıştığı 1991’den bu yana her olay ve ayrıntıda kendini ortaya koymaktayken, bölge sömürgeci devletlerin yarattığı algılarla ABD’ye yaklaşmak büyük sakıncalar doğurabilir. Nihayetinde referandum süreciyle beraber ilk defa KBY’nin ABD ile ilişkisi çatallanmış ve ciddi hasar almış durumdadır. ABD’li yetkililer üst düzeyden defaaten ikaz ve endişelerini ilettiler. Bunu anlamak ve kendini uluslararası denkleme uyarlamak yerine, “Dünya’ya meydan okuyan Barzani” karizması daha cazip gelmiş olmalı.

Oysa ki bu Dünya bizimle beraber olduğu için kazanımlarımızı elde edip koruyabildik. Bu Dünya güçlerine “meydan okumak” bir sosyalist olarak hoşuma gitse de bir sömürge insanı olduğumu bildiğimden ve mevcut realitede pek de karlı çıkmayacağımı bildiğimden, ABD’nin “hayalkırıklığı içindeyiz” açıklamasını ve öncesindeki “bedeli olacak” söylemini endişe ile not etmek zorundayız, maalesef…Keşke “Dünyaya meydan okunmasaydı” diyorum. Zira o meydanın dev güçlerce dolu olduğunu kavramak zaman almayacağı gibi, yalın da bir gerçektir…

Referandumun Ortaya Çıkardığı Bazı Sonuçlar

  • Referandum Kürdistan’ın güneyindeki milli parçalanmanın ve mutabakat sorununun halen ciddiyetiyle ortada olduğunu göstermiştir. Yüzde 93 bağımsızlığa evet denilmesi bu gerçeği yadsımaz. Halk barışçı uzlaşı ve rekabetle bu sorunun giderilmesini istemiştir.

  • PDK, iktidarının çözülmesini yavaşlatmak ve IŞİD sonrası gündeme gelecek yeni denklemde kendini dominante etmek amacıyla “ön almak” üzerinden referandum taktiğini devreye koydu. Ayrıca ABD’nin PYD/YPG’yi esas alarak Kürdistan’da yeni bir akım başlatmasından endişe duymaktaydı. Birçok hareketiyle bu duruma karşı rahatsızlığını belli etmektedir. Rusya Şirketi Rosneff’le Türkiye üzerinden Rusya’ya ve oradan dünya pazarına akacak Petrol ve Gaz boru hattı anlaşmasını ve 20 yıllık rezerv işletme hakkını imzaladı. Rusya’nın başlıca kaygılarından birinin KBY kaynaklarının Güneybatı Kürdistan (Rojava) üzerinden Akdeniz’e ulaştırılması olduğunu, işbu nedenle Rojava’nın ABD’nin önceliği olduğunun farkındadır. Böyle bir anlaşmayla Rojava’nın öneminin azalacağını biliyor. Bu, Türkiye’nin de önayak olduğu bir projedir. Malum Avrasyacı planlardan bir tanesi…Şimdi Türkiye ile ilişkiler bozuluyorken PDK, Rusya ile anlaşmalı Akdeniz’e aktarılabileceği söylemini şantaj olarak ileri sürdü.
  • Kürdistan’ın güneyinde milli birliğin gerekleri yerine getirilmez ve parlamenter sistemin kuralları işletilmezse Afganistanlaşma tehlikesi de yabana atılmamlıdır. Sömürgeci devletler KBY’ni kuşatarak kendi içinde sıkışmasını zorlayacaklardır. Bu kuşatmanın kısmen fiziki müdahalelere varması ve ABD’nin “hayal kırıklığının” bedelini bu şekilde hissettirmesi de mümkündür. Türkiye Başur ve Rojava arasına Carablus’a yaptığı tarzda “Dicle Kalkanı” müdahalesini gerçekleştirebilir.
  • Kürdistan halkı, yüzde 93 evet onayı vererek bağımsızlığın hükmünü siyasal güçler nezdinde ağırlaştırdı. Bunu görmezden gelmek mümkün değildir. Bu güçler buna uygun tanzimata gitmezse kaybedeceklerdir.
  • Referandum sürecinin en büyük başarısı bağımsızlık duygusunu tahkim ederek motive etmesi ise, en büyük başarısızlığı da diplomatik cephede başarısız olmuş olmasıdır. Diplomatik alanda hiçbir hazırlığın ve çalışmanın yapılmamış olduğu açığa çıkmıştır.

Sonuç olarak; tüm yaşanan tabloya bakıldığında bağımsızlık fikrini ve duygusunu coşturmuş da olsa, bir “yüzgörümlüğü” bize bağımsızlığı göstermiş de olsa, ben şahsen bunun bir “erken doğum” olduğu kanaatındayım. “Erken doğum” da sonuçta bir doğumdur elbet, yaşatabilirsek. Bu da milli kurumları işletmekten geçer. Referandumu eski kirimizi altına süpüreceğimiz bir halı gibi kullanıp yozlaşmış idaremizi sürdürmeye çalışırsak da evin tümden yangınla dolmasına yol açmış oluruz. Dilerim kendimizi külümüzden yaratmak zorunda kalmayız.

Neler olacağını şimdiden kestirmek zor olsa da, ABD ile hasar alan ilişkilerin pek de müspet getirisi olmayacağını beklemekteyim. Sömürgecilerin güneyi toptan istikrarsızlaştırmasına ABD izin vermez, ancak kısmi sıkboğaz etmelere gözyumabilir. İkinci bir ihtimal daha var ki, o da ABD Dışilişkiler Sözcüsünün referandumdan hemen sonra yaptığı açıklamanın satıraralarına gizlenmiş mesajıdır: “Bölge halkıyala ilişkilerimiz etkilenmeyecektir…”

Peki, ya yönetimle ve “Dünya’ya meydan okuyan” Liderlikle?…

29 Eylül 2017