PAYLAŞTIKÇA ANILAR GÜZELLEŞİR, ACILAR AZALIR, SEVİNÇLER ÇOĞALIRMIŞ

924

BİR ANI

Bahattin Kılıç

12 Eylül darbesiyle birlikte işkenceci cellâtlar çağın en“modern” cihazları ve tekniğiyle donattıkları tezgâhlarında aylarca en ağır işkencelerden geçirerek zindanlara doldurdukları tutsakları bir türlü rahat bırakmıyorlardı. Özellikle faşist darbeden sonraki ilk yıllarda her türlü baskı ve işkence buralarda da devam ediyordu. Hatta gerek gördüklerinde ya  açık söyleyerek ya da “avukatın gelmiş”, “ziyaretçin gelmiş” yalanıyla tutsakları koğuşlarından alıp  yeniden siyasi şubelere ya da MİT’e teslim ederek bilinmezliklere yolluyorlardı..Bütün bunların ne anlama geldiğini en ağır biçimde  görüp yaşayanlar olarak kabul edip sineye çekmemiz mümkün değildi. Bu nedenle, kaldığımız Alemdağ Cezaevi’nde sıklıkla gündeme gelen bu tür girişimlere karşı ortak tavır koymanın gerekliliğini düşünmüş, almak istediklerinde hiçbir arkadaşımızı vermeyeceğimizi kararlaştırmıştık.

Nitekim tarih 24 Aralık 1981 gününü gösterdiğinde bu kararın gerektirdiği direniş de kaçınılmaz olmuştu.

Bir Salı sabahıydı. Normalde o gün ziyarete çıkacaktık. Ailelerimizle görüşecektik. Onların üzülmelerini, morallerini bozmalarını istemiyorduk. Bu nedenle bizleri iyi görmeleri için yine her zamanki gibi saç sakal tıraşlarımızı olmuş, akşamdan hazırladığımız en güzel giysilerimizi giyinmiş, üstümüzü başımızı düzeltmiş onların yolunu beklemeye koyulmuştuk. Koğuş her zamankine göre daha canlı ve hareketliydi, sonradan olacaklardan habersiz yürekler kıpır kıpırdı. Herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Büyük bir coşku ve sevinç yaşıyorduk. Kimi arkadaşlar volta atıyordu, kimileri de en fazla on dakikayla sınırlı olan o günkü görüşme süresini daha iyi nasıl kullanacağının hesabını yapıyorduk.

Ne var ki bunu bile bize çok görmüşlerdi. Hayal kurmamızı bile istemiyorlardı. Bu nedenle ziyaret sonrasını bile beklemeden isimlerini okuyarak birkaç arkadaşımızı idareye çağırmışlardı. Şube’ye alacakları beliydi. Hemen ranzaları kaydırarak kapılara barikat kurmuştuk. Sonra slogan atmaya başlamıştık. Her eylemde olduğu gibi o günkü direnişimiz de kendi sloganlarını yaratmıştı. Alemdağ bodrumları “İşkence yapmak şerefsizliktir”, “insanlık onuru işkenceyi yenecek” sesleriyle inliyordu…

Cuntacılar çılgına dönmüşlerdi. Kararan gözlerinden kin ve nefret akıyordu. Öyle ki o zaman bu cezaevinde bulunan beşyüzün üzerinde insanı bir anda yok etmekte sakınca görmemişlerdi. Üç koğuşa birden sis ve zehirleyici gaz bombaları yağdırmışlardı. Her tarafı cehennem ateşiyle yangın yerine çevirmişlerdi. Korkunç bir vahşet yaşatmışlardı.

İçerde yükselen çığlık seslerine Cezaevi tepesinde yükselen kara bir duman eşlik etmişti. Bunu fark edip nizamiye kapısını zorlayan ziyaretçilerimizi, asker barikatıyla durdurmuş, ‘çocuklarınız yemekleri beğenmiyorlar, çarşaflarını yakarak protesto ediyorlar’ şeklindeki yalanlarla uzaklaştırmışlardı.

Gaz bombaları atıldığında ziyaret yeri olarak kullandığımız bölümdeki kapının oradaydım.Burası koğuşla lavabolar arasında kalıyordu. Dar bir hol şeklinde olduğu için ranzalar girmiyordu. Dolayısıyla buradaki kapıya ancak bedenlerimizle dayanarak barikat oluşturabilirdik. Birkaç arkadaşla bunu yapmaya çalışmıştık. Ne var ki tecrübesizliğimiz tedbirsiz kalmamıza yol açmıştı. Hazırsızlık yakalanmıştık. Elimizde, yakınımızda kendimizi gazlardan koruyabilecek hiçbir şey yoktu. Ne bir limon parçası, ne de ıslak bir havlu, ya da bez. Bunlardan biri olsaydı belki o kadar fazla etkilenmeyecektik. Ama buna rağmen bir yandan içeri düşen kapsülleri alıp koridora atmaya çalışmıştık, diğer yandan kapıya dayanmayı sürdürmüştük. Bu durum içerisi tamamen mahşer alanına dönene kadar böyle devam etmişti.

Sonra kapıya yüklenerek patlatmaya uğraşmıştık. Ama nafile! Çünkü ne  daha fazla ayakta kalmamız mümkün olmuştu  ne de tonlarca ağırlıktaki o çelik kapıları patlatmamız.

O günden bu yana uzun yıllar geçti. Birçok badireler atlattık. Vahşetler yaşadık. Sadece içerde değil dışarıda da, özellikle demokratik kitle eylemlerine katılırken, birçok insan gibi defalarca saldırılara maruz kalıp bolca gaz yuttuğum oldu. Ama hiç birinde o günkü kadar ağır bir vahşet görmedim, yaşamadım. Şu an bile düşündükçe o günü yaşıyor gibi oluyorum. Kapıya tekme vurmakla kafa üstü yere nasıl çakıldığımı unutamıyorum. Neydi o an ?! Ne korkunç  şeyler yaşamıştık! Her birimiz kafası koparılıp yere atılan birer kuş gibiydik. Çırpındıkça sanki birileri tarafından fırlatılıp sağa sola atılmıştık. Çığlık çığlığa kalmıştık. Sonra sesimiz soluğumuz kısılmıştı. İniltilerimiz birbirine karışmıştı. Koğuşu bir kara duman sarmıştı. Kimse kimseyi göremiyordu. Seçemiyordu. Vücudumuza işleyen zehir her tarafımızı yaktığı için iğneler batarcasına sızılar veriyordu…

Sizler de mutlaka izlemişsiniz. Kim bilir belki de çok üzülmüşsünüz. Hani bazen televizyonlarda madde bağımlılarını gösterirler ya, nasıl kriz geçirdiklerini, ağızlarından akan köpüklerle yerlerden nasıl sürünerek sağı solu tırmaladıklarını görürüz ya, işte bizim o anki halimiz de sanki öyle bir şeydi. Şimdi bile böyle sahneleri görmeye hiç dayanamam. Hep o günümüzü hatırlarım. Biz de onlar gibiydik. Debelenip duruyorduk. Adeta kriz geçiriyorduk. Her nefes alışımızda yüreğimizde ve bedenimizde ölümün o korkunç soğukluğunu hissediyorduk, alabildiğine karmaşık ve fırtınalı duygular yaşıyorduk.

Ancak bütün bu acı ve sızılara karşın bir ara öyle bir rahatlık hissetim ki, yaşamayı çok seven biri olmama rağmen, o anda ‘oh be ölüyorum’ ve ‘kurtuluyorum’ diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. O esnada bütün yaşantım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Çocukluğum, gençliğim, ailem, hatta sevmek ve sevilmenin, kendimize yönelik o çocuksu yasaklarımızın gölgesinde kaldığı aşklarımın hepsi bir bir canlanıvermişti…

Ölüp kurtuluyorum derken meğer olduğum yerde bayıla kalmışım. Ta ki ikinci bir titremeden sonra, ayağımdan tutan birinin “bir kişi de burada, bir kişide burada” diye bağırıp beni sallamasıyla ayılmıştım. Üzerime düşen bombanın üstümdeki kot pantolonu yakarak kalçamda oluşturduğu yaraya rağmen uyanmasına uyanmıştım ama zehirleyici gazların etkisinden bir türlü kurtulamıyordum, gözlerimi açamıyordum, kimseyi göremiyordum. Ancak hafızamı biraz toparladıktan, sonra el yordamıyla düşe kalka lavaboya kaçabilmiştim. İyi ki lavabo da düştüğüm yere yakındı. Her tarafım yanıyordu. O anda, nereden aklıma geldiyse kafamı suya tutmuştum. Tutmaz olaydım!! Korkunç bir sızı, dayanılmaz bir yanma hissetmiştim.

Hani “anlatılmaz”, “yaşamak lazım” derler ya, bütün bunları yaşamış biri olarak  şimdi yazmaya çalışırken  daha iyi anlıyorum. Öyle anlar var ki bazen yazmak için yaşamış olmak da yetmiyor. Bu iş, galiba daha çok usta yazarların ve büyük edebiyatçıların işidir gibime geliyor. Çünkü o anki ortamı, yaşanan duyguları da katarak eksiksiz aktarabilmek hiç de kolay olmuyor. Yani şairin dediği gibi bazen sözcükler yetersiz cümleler kifayetsiz kalabiliyor. İşte  o an insanın bekli de kendine en çok kızdığı, ya da yeteneksizliğine isyan ettiği an oluyor…

İlerleyen günlerde öğrendik ki cellâtlar bombaları attıktan sonra bir de içeri girip operasyon yapmak istemişler. Ancak o kadar çok zehir kullanmışlar ki operasyon için koridora inen askerlerden bir kısmı düşüp bayılınca diğerleri bırakıp kaçmışlar. Cezaevi müdürü olan albay dahil, taburdaki rütbeli- rütbesiz bütün askerler, içerde baygın düşen askerlerin de öleceğini düşünerek, öyle bir telaşa kapılmışlar ki, kazma kürekle ulaşabildikleri bütün camları kırmışlar. Hatta kapı pencereleri kıralım diye koğuşlara da kazma kürek atmışlardı.

Kapılar açıldığında çoğumuz kendinde değildi. Hala baygın yatanlar, kiriz geçirenler vardı. Durumu biraz iyi olup da ayakta durabilenler diğerlerine yardım ederek havalandırmaya çıkmıştık. Duvar diplerinde yığıla kalmıştık. Günlerce inen kalkan midelerimizle zehir kusmuştuk .Ne benzerdi Nazi kamplarına!! Seslerimiz kısılmıştı. Konuşamıyorduk. Birbirimize bir şey sorup anlatamıyorduk. Meramımızı ancak birer engelli gibi işaretlerle dile getirmeye çalışıyorduk. O kadar kötüydük ki akşam olduğunda bile bizi içeri almamışlardı. Koğuşların kapısını açık bırakıp gitmişlerdi.

O zaman sanatıyla daha yeni ün yapmış olan Hakkı Bulut da bizimleydi. Aynı koğuşta kalıyorduk. Özellikle havalandırmaya her çıktığımızda üst katlarda kalan meraklı birçok asker camlarını açıp onu görmek isterlerdi. Ve bu askerler kendilerine göre uygun ortam bulduklarında şarkı- türkü isteğinde bulunurlardı. Bulut onları kırmazdı. Hemen yavaştan mırıldanmaya başlardı. O söyleyince camlara daha çok yığılmalar olurdu. Ve “ses” “ses” tezahüratları yükselirdi. Bunun üzerine Hakkı Bulut hemen sazını ister, özellikle tutuklanmasına neden olan “hele gidin görün şu doğuda neler oluyor” türküsüyle başlayarak güzel konserler verirdi… Ama o gün bunların hiç biri olmamıştı. Ne askerler camlara yığılmıştı ne de Hakkı Bulut konser vermişti. Bulut’un dilinde hiç eksik olmayan o güzel nağmeler yerini artık gazlardan boncuk boncuk süzülen yaşlara bırakmıştı.

Kışa girmemize rağmen şansımıza o gece hava iyiydi. Ilıktı. Biraz esiyordu ama fazla bir ayaz yoktu. Gökyüzü açık ve masmaviydi. Işıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız sanki özellikle halimize ve yaşadıklarımıza şahitlik etmek için o gece seyre çıkmışlardı. Ve her biri bir projektör olmuş havalandırmamızı aydınlatıyorlardı. Belli ki cansız kalan bedenlerle birlikte inen kalkan yüzlerce yaralı yüreğe baktıkça onlar da dayanmıyordu. Birçoğu ağlayan, diğerlerine gözyaşı olup yerlere süzülüyordu.   (…)

Zamanla bu halimizden düzelmeler olmuştu. Ancak katliamın kalıcı sonuçları hep devam etti. Çünkü farklı davalarda yatan üç arkadaşımız (Şerif Yazar, Hakan Mermeroluk ve Bahadır Dumanlı) hayatını kaybetmişti. Kalanlarımızın birçoğu ise özellikle dumanlı ortama ve kapalı havaya hassaslaşan ciğerlerinden dolayı ömür boyu kalıcı hastalıklarla cebelleşmek durumunda bırakılmıştık

Evet, bugün yine bir Aralık ayına doğru yaklaştık. Tehlikeli bir ay. Hep katliamlarla anılan bir ay.  Roboski, 12 Aralık Kamışlo Kawa Katliamı, Maraş ve adına “hayata dönüş operasyonları” dedikleri onlarca cezaevini hedef alan  birçok katliamın yaşandığı ay.

1981 Aralığından bugüne uzun yıllar geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. Ama hak, hukuk ve adaletten yana değişen pek bir şey yok gibi. Göstermelik bazı şeyler dışında her şey yine eskisi gibi. Hala 12 Eylül darbecileri ile gerekli hesaplaşma yapılmamıştır. Halen diğer katliamcılar gibi Alemdağ katliamcıları da yargılanmamıştır… Daha kötüsü bu toplum hala katliamcı cuntacıların eseri olan tekçi zihniyete dayalı bir Anayasa ve olağanüstü hallerle yönetiliyor. Zulüm kol geziyor. Atanmışlar seçilmişlere tercih ediliyor. Toplumun iradesi yok sayılıyor… Galiba tek iyi şey, yok olmayan umuttur. Ve onun bir gün mutlaka doğacak şafakla birlikte gerçeğe dönme inancıdır. Bu inançla katliamcıları bir kez daha lanetlerken selam olsun diyorum zulme direnenlere! Selam olsun bütün yaralı yüreklere!