“Öz Yönetim”

2173

 M.Mamaş

PKK’nin bu kavramsallaştırma üzerinden ateşkesini bozup başlattığı yeni savaşçı kampanya sonucu birçok kent ve kasabamızda barikatların kurulmasıyla başlayan çatışmalar, sömürgeci kuvvetlerin eskimeyen işgal ruhuyla yarattığı büyük yıkım ve katliamlar halkın belleğinde silinmesi güç yaralar açmaktadır. Sokaklardaki hendeklerden çok, belleklerde açılan hendekleri görmeden, bunun politik sosyoloji üzerindeki ve bu sosyolojinin olgu üzerindeki etkisini dikkate almadan yapılacak her değerlendirme eksik kalır.

Birincisi,“Öz Yönetim”; kavramsal bağlamda içeriği, belirgin bir çerçevesi ve politik hedefleri net olarak ifade edilmemiş kıvamdadır. Aslında programatik niteliğe kavuşturulmamıştır. Kısacası, “Öz Yönetim” yönetimin özü açısından boşluklarla malul ya da mağdurdur.

İkincisi, “Öz Yönetim”, “Türkiyelileşme” politikalarının hayalkırıklığıdır. Dolayısıyla hem bir reaksiyon hem de öfke patlamasıdır. Bütün reaksiyonların muhtevasında gizil bir uzlaşı arayışı olmakla beraber, bu öfke selinin kendi yeni denklemini yaratma potansiyeli de reddedilemez. Barikatın önü ve ardı sonuçta bir hesaplaşma ve boğuşma siperidir. Teknik manada bir Nato ordusunun barikatta yenileceğini beklemek eminim o barikatları kuranların da bildikleri bir konudur ve bunun için Harp Akademilerinde okumaya gerek yok. Bu boğuşma, bir meşruiyet krizi yaratma politikasıdır. Askeri olarak kazananın siyasi olarak kaybedebileceği narin bir ayara sahip özelliği var.

Üçüncüsü, 1990’lar kuşağının, bu serihildan doğumlu gençliğin ve dolayısıyla yeni Kürdistani sosyolojinin, kentlerin yoksulluğunun ve çaresizliğinin umut çırpınışıdır. Hülyaları ellerinden alınmışların kâbusla uyanmasıdır. 1990’lar sonrası kırsal yaşamlarından sürülerek kentlerin yoksul çeperine iskan edilenlerin, iskandan ziyade aslında perişan edilenlerin infilakıdır. Nereden bakarsanız bakın, bu konu sömürgeciliğin doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisidir. Kanlı bir serencam. Sömürgelerdeki “baş çelişkinin” Kürdistan’da da evrensel kuralıyla işlediğinin yıpratıcı, kanırtan ispatı.

Dördüncüsü, “Beledi iktidarlar” üzerinden sosyal, ekonomik ve siyasi bağlamda elle tutulur özgün bir modelin geliştirilemeyişin yan etkileri de demek mümkün. “Beledi iktidar” kurumları, sadece hasıma kaptırmama politikası üzerinden korunmuş ama hantal, işletilememiş ve yazık ki belli bazı kesimlerin palazlandığı ve “orta sınıflaşma” eğilimlerini kamçılatan alanlara dönüştü. Bunu, “devlet engeli” gerekçesiyle kolayca gerekçelendirme yoluna gittik. Bu bir deneyim, eminim bundan böyle sağlıklı bir değerlendirmeye maruz kalacaktır.

Burada şöyle handikaplarımız var; bu kampanyayı başlatan güç dahil, Kürdistani hiçbir yapının bu sosyolojiye dair bir programı ve politikası yoktur. Bunun projelendirilmesi ciddi bir ulusal sorundur.Herşeyi savaşan yapıdan bekleyen, ya da yapılamayan her şeyi bu yapıya bağlama kolaycılığı içinde olan bizim hiç mi suçumuz yok? Neden özgün ve ulusal niteliğe haiz farklı çalışmaları halka sunamıyoruz. Buyurgancı veya eklemlenmeci siyasi tarzımızı sorgulamanın zamanı gelmeyecek mi?

Diğer bir handikap, Ankara’nın yoğun taarruzu altındaki halkın trajedisinin, onların oylarıyla Türk Meclisinde olan Vekillerin koltuklarından ayrılmaya yeterli görülmemesidir. 1990’larda köy muhtarlarına “mührü devlete iade edin” çağrı yapanların, mazbataya neden ses çıkarmadıkları düşündürücüdür. Birçok köy muhtarı mührünü iade etmişti ama mazbata ısrarla korunuyor. Burada köprülerin korunma kaygısı var gibi. Ama nereye kadar?…

Burada şunu da ifade etmekte yarar var; öznel politik niyetlerimiz ne olursa olsun,nesnel şartların, yani sömürgelere has o “baş çelişki” nesnelliğinin de öznelliği kendine göre bir bükme kuvveti var. Kürdistan içine çekiliyor. Burada kalkıp ucuzundan Kürdistan tarafını itham etmenin yurtseverlikle alakası yoktur. Koskoca sömürgecilik yokmuşçasına ‘lay lay lom’ Kürdistan’ın kurulacağını düşünmek, “bu talebeler de olmazsa maarif ne güzel yönetilirdi” misali konuya yaklaşmak gülünçtür. Biri ev sahibi,diğeri işgal kuvveti, sanki iki Kürt aşireti savaşıyor gibi  sen başlatın, o da yaktı demek yerinde bir tutum değildir. Her kampanyada hata ve eksiklikler olabilir, bunları onaran ve düzelten bir yaklaşımla önce sahiplenici davranılırsa, boşlukları fikri bazda doldurulursa değerlidir.

Gerisi laf-ı güzaftır…

Halkımızın, hayatını kaybeden evlatlarını saygı ile anıyorum…

18.12.2015