Otokton Olmayan Halkların Kadim Korkusu

1117

M. MAMAŞ

“Bizim gidecek başka bir yerimiz yok” ve benzeri cümleleri Türk devlet yetkililerinden duyardık, ama şu son zamanlarda sık aralıklarla ve kamusal bir endişeye dönüştürülerek dillendirilmesi dikkat çekici bir durum.

Bu korkunun kaynağı Coğrafik mi, siyasal mı, sosyolojik mi? Yoksa hepsinin toplaştığı tarihsel bilinçaltının sarsıntılı tezahürü müdür?

Normal şartlarda bir devlet egemen olma gücünü kaybetme korkusu yaşar. İçeride kendi toplumuyla savaşıyorsa iktidarı kaybetme, dışsal bir güçle savaşıyorsa ulusal egemenliğini kaybederek boyunduruk altında yaşama korkusu taşır. Fakat “başka bir yere gitme” endişesi pek nadirdir. Türk devletinde ise asli korku bu, neden acaba? Ruanda iç savaşında 1 milyon insan katledildiği halde hiç kimseler “gidecek başka bir yerimiz yok” demedi. Bugün savaşın yüzbinlerce insanın hayatına malolduğu Irak, Suriye, Libya vb ülkelerde dahi bu tarz ifadeler kullanılmamaktadır. Henüz benzer bir burgaca girmediği halde Türkiye’de bu endişeli söylem sıklıkla dillendirilmektedir.

Öylesine bir retorik değil bu…

Bu korkunun kaynağını anlamak cidden önemlidir. Tarihsel toplumsal kodlarının analiz edilmesi bizim açımızdan değerlidir. Bu korku, otokton olmayan halkların korkusudur. Otokton bir halk asla böyle bir endişe taşımaz. En nihayetinde yaşadığı toprakların kadim sahibi olduğunu düşünür. İşgale uğrasa bile, “başka yere gitmek” gibi bir ihtimali hesaplamaz. Ama tarihte sıklıkla coğrafya değiştiren, konar-göçer tarzda eğleşen toplumların bu ihtimal hesabı kritik dönemlerde hep depreşir.

Türklerin tarih serüveni böyledir. Otokton olmayı beceremeyen bir toplumsal yapıları var. Üstelik bugün üzerinde yaşadıkları Anadolu, zaten tarih boyu değişken kavimlerin ve devletsel sistemlerin gel-geç karakterinin ağır bastığı bir coğrafyadır. Anadolu için “kavimler kapısı” denilmesinin bir nedeni de budur. Bizler siyasi literatürümüzde bu duruma “halklar mezarlığı” deriz ki doğru tanımlama da budur. Burası “kavimler mezarlığıdır” ve otokton nitelikli kimsesi ‘yoktur.’ Öksüz halkların toprakları da diyebiliriz. Buranın en eski halkı olan Rumlar bile artık burada halksal niteliklerini kaybettiler. Dido Sotiriyu’nun yüzyıl önce “benden selam söyleyin Anadolu’ya” seslenişi bu kaybolan son otokton uygarlığın ağulu çığlığı gibiydi. 

Dedik ki bu coğrafya daima değişken uygarlıkların ve devletsel sistemlerin hüküm sürdüğü yerdir. Dolayısıyla burada egemenlik kuranlar genellikle dışarıdan buraya akınla gelenlerdir. En azından Hitit’lerden beri böyledir. Daha öncesinde ve kısmen sonrasında da Yukarı Mezopotamya halkları ile Balkan halklarının tampon alanı olarak karşımıza çıkar. Mesela Büyük İskender’e kadar Perslerin (Kürtler de içinde) son sınırı Mersin’in yaklaşık 30 km batısındaki Lamos Vadisi’dir. Ege’de ve kuzey Anadolu’da ve özellikle Kızıl Irmak boyunca yerleşimleri görülür. Buralarda en kötü ihtimalle ileri savunma hatları kurmuşlardır. Tarihin en eski Zerdüşti tapınağının son zamanlarda Amasya’da bulunmuş olması bu açıdan şaşırtıcıdır. Geniş bilgi için şu linki tıklayınız: http://imc-tv.net/amasyada-2400-yillik-zerdust-tapinagi-gun-yuzune-cikarildi/

Coğrafyanın bu karakterinden ileri gelen sosyolojik-siyasal bir düşünüş tarzı var, toplumsal bilinçaltı da olsa bu kodlar kolay kaybolmamaktadır. Ve bu saikla, burada hükümran olan herkes illa ki bir “sentez” oluşturmak zorunda kalıyor. Ya burada yaşayan kültürle veya coğrafik bağlılığının olduğu batısı yani bugünkü Kürdistan’la… Büyük İskender bile buradaki halklarla sentezlenmeyi temel bir harç olarak görmek zorunda kaldı ve “Helenizm” dedikleri de Batı kavimleri ile Doğu kavimlerinin sentezlenmesiydi.

Bütün bunlara rağmen kimse burada otokton olmayı başaramadı. Günümüz Türkiye devleti ise herkesi bir potada eriterek kaynaşmış bir ulus yaratma mücadelesine rağmen halen bu tarihle çatışkılı varlığını sürdürmek iddiasındadır. Ama yine de bunu yaparken bir “senteze” ihtiyaç duydu: “Türk-İslam Sentezi”…

Tarih sarsıldıkça bu sentezin bir Türk yanına, bir İslam yanına sığınmaktadır. Otokton olmamanın derin çatırtısı hissedilmektedir, her halinden ve her yöneliminden…

Örneğin Araplar İslam’ı kendileri bilirler, onunla “sentez” yapmayı düşünmezler, zira kendisidir o. Ama Türkler, bunu ulusal bir aparat olarak görmektedirler, Türklüğü onunla ortaklaştırmak çabasında oldular daima…

Kısacası tarih, bu coğrafyada otokton olmayanlara acımadığını bariz anlamıyla göstermiştir.

Sizler buna “kavimler kapısı” deyin, bizler buna “kavimler mezarlığı” diyelim. Gerçek olan şu ki, burada otokton olmayanların korkusu sahicidir. Bu bilinçaltı kimseyi rahat bırakmaz. Bunca değişken uygarlık ve devletsel sistemlerin yanında halklar da kaybolmuştur.

Dün böyleydi. Yarın da bunun yaşanmayacağının garantisi yoktur. Kürtler bunca alt-üst oluşlara rağmen “gidecek başka yerimiz yok” demediler hiç. Çünkü buralı olduklarını, otokton olduklarını bu tarihsel bilinçaltıyla da olsa bilirler.

Son bir söz de Türkiyeli Sosyalist yoldaşlara; “Birleşik Devrim” programlarınızın da bu korkuyla ilgisi olduğunu düşündünüz mü hiç. Sizler de “sentezsiz” düşünememenin sebeplerini sorgulayacak mısınız?…