ORTA DOĞU’DA HEGEMONYA SAVAŞI

313

H.Hüseyin Yıldırım

Uzun süreden beri Orta Doğu’da süren savaş süper güçler ve bölgesel devletlerin küresel hegemonya savaşıdır. Şu an hesaplaşma sahası olarak Suriye ön plana çıkmıştır. Suriye’de kim kazanırsa diğerleri tamiri zor zararlarla karşılaşacaklar. Savaşan güçler, farklı çözümler sunmaktadır. ABD bölünmüş bir Suriye derken, Rusya, İran ve Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünü dayatmaktadır. ABD, Orta Doğu, Hazar ve Körfez ülkelerinin petrol ve gazını Kürdistan üzerinden döşemek istediği boru hattı ile Akdeniz’e ulaştırmaya çalışmaktadır. Bu aynı zamanda Kürdlerin bir statüye kavuşması da demektir. Rusya, İran ve Türkiye bunu engellemeye çalışmaktadır. Çünkü bu boru hatının döşenmesi halinde Avrupa’yı Rusya gaz ve petrol bağımlılığından kurtaracaktır. Rusya ve Türkiye ekonomisi önemli oranda zarara uğrayacaktır. Bu nedenle Rusya ve Türkiye boru hatının gerçekleşmemesi için tüm gücünü kullanacaktır. Yanı sıra İran ve Türkiye, Kürdistan’ın Güneybatısı’nda Kürdlerin bir statüye kavuşmaması için ABD’nin izlediği politikayı boşa çıkarmaya çalışmaktadır.

Suriye hem ABD ve hem Rusya için vazgeçilmez bir alandır. Gelişmelere bakıldığında Suriye sorununun çözümünün yakın bir zamanda gerçekleşmeyeceğini gösteriyor. Her süper güç her ne kadar alanda karşılıklı birbirleriyle şimdilik askeri bir çatışma içine girmese de, sahada bulunan müttefik güçleri vasıtasıy çatıştıkları görülüyor. Kendileri askeri olarak karşı karşıya gelir mi, yoksa bir süre sonra karşılıklı tavizlerle anlaşırlar mı bilinmez, ama şimdilik aralarındaki uzlaşmazlık giderek derinleşiyor. Yüksek düzeyde resmi ziyaretler peşpeşe oluyor. Ziyaretlerin karşılıklı süreceği anlaşılıyor. Dosyalar alınıp veriliyor. İşin perde arkasını bilmiyoruz ama bize yansıyan, ABD’nin GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi“ gereği Suriye’yi bölmek istemesidir. Kürdlere bir statüko vermeye çalışıyor olmasıdır. Orta Doğu, Hazar ve Körfez Petrol ve gazını Kürdistan’ın Güneybatısı üzerinden Akdeniz’e ulaştırmak için boru hattı kurma düşüncesinde olduğudur.

Rusya, Suriye’nin bölünmesini değil, “toprak birliği“ni dayatıyor. Eskiden beri Suriye üzerindeki ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istiyor. ABD’nin Kürdistan üzerinden “boru hattı“ döşümesini kabulenilemez olarak görüyor. Fakat Rusya’nın izlediği bu tutum ABD’nin 21. Yüzyıl politikası olan GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi) ile çatışıyor. Şimdilik kısa vadede uzlaşmaları mümkün görünmüyor.

Rusya Esad yönetimi ile “Suriye’nin toprak bütünlüğünü“ korumak üzeri politikasını oluşturmuştur. Bunu başardığı oranda ABD’yi Suriye’de dengeleyeceğine inanmaktadır. Fakat bunun koşulları artık yok. ABD Kürdleri denetimine almış. Ilımlı Sünni nüfusa el atmış. Şam yönetiminin bundan sonra bu alanlara hükmetmesinin koşulu yok. Astana’da Rusya, İran ve Türkiye’nin anlaştıkları güvenlik bölgeleri oluşturmanın koşulu da yok. Ki bu üçlünün arasında da birçok çözülmemiş sorun var. Aralarında kıran kırana süren bir savaş var. Savaş kuşkusuz askeri değil fakat diplomatik, psikolojik, ekonomik çıkar çatışması var.

Aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen Rusya, İran ve Türkiye 3-4 Nisan 2017 tarihinde Astana’daki Suriye’de güvenli bölge oluşturma konusunda bir anlaşmaya imza attı. Anlaşma BMGK’nin 2254 (2015) numaralı, Suriye’nin toprak birliği ve egemenliğinin korunmasını öngören karar gereği olarak “çatışmaların durdurulması ve sivillerin güvenliğini sağlamak“ amacı taşıyan bir anlaşma olarak kamuoyuna sunuldu. Aslında işin esası bu değildi. Her ülkenin hesabı farklıydı. Türkiye bununla PYD/YPG’nin alan genişlemesini engelemek için bu anlaşmaya imza attı. Rusya ve İran ise böyle bir hamle ile Sünni Araplar arasında ılımlı (Ahraru’ş Şam ve Ceyş’un İslam’ın önderlik ettiği Feyleg’ul Rehman, El Cephe El Şamiye, Ceyş İdlip El Hur, Ceyş’un Nasır ve Ceyşul Yermuk ittifakı) ile radikal (Nusra ve birkaç küçük grup ittifakı) güçleri arasında var olan çelişkileri derinleştirip çatıştırmak istedi. Sünni Arap ülkelerin desteklediği “ılımlı muhalefet“ olarak adlandırılan, aslında Sünni dinci olan bu gruplari yani Ahraru’ş Şam ve Ceyş’un İslam’ın önderlik ettiği Feyleg’ul Rehman, El Cephe El Şamiye, Ceyş İdlip El Hur, Ceyş’un Nasır ve Ceyşul Yermuk ittifak Astana görüşmelerine katılmamakla bu oyunu bozdu.

İşin aslı Rusya, Türkiye ve İran Orta Doğu’da birbirine rakip devletlerdir. Fakat ortak çıkarları da vardır. ABD karşıtlığı ortak paydalarıdır. Bu devletleri bu süreçte Astana’da bir araya getiren neden de zaten bu karşıtlıktır. Kuşkusuz bu üçlü aralarındaki sorunları çözmüş değiller ama birçok konuda aynı dili konuşuyorlar. Bunların başında Suriye’nin“toprak bütünlüğünü koruma“ortak konularıdır. Her ne kadar birçok alanda Rusya-İran doğal müttefik olsalar da birçok konuda politikaları farklıdır. İran Şii Şeridi’ni oluşturmayı politikasının merkezine koyarken, Rusya Şii-Sünni çatışmasının dışında kalma siyaseti yürütüyor. İsrail ve Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler kurmak istiyor. Suudi Arabistan, Katar ile Türkiye, İran’a karşı mezhep savaşı veriyor. Türkiye’nin Suriye’deki işgalinin esas sebebi Kürdlerin statü sahibi olmaması iken yanı sıra Şii gelişimini engelleme de bir başka hedefidir. Özelikle Cihatçı terör örgütlerine her alanda verdiği destekle bunu ortaya koymuştur. Yanı sıra Rusya ile Türkiye’nin aynı karede olmasının bir diğer nedeni de ABD’nin Kürdistan üzerinden Akdeniz’e döşeyeceği boru hattını engellemeye çalışıyor olmalarıdır. Bu doğal olarak bu ikili ile ABD arasındaki rekabeti derinleştiriyor.

Rusya’nın politikası ABD’nin işine gelmediği gibi kimi politikaları Türkiye’nin de işine gelmemektedir. Türkiye bu alanda hem ABD, hem Rusya ile bir çıkar çatışması ve çakışmasını yaşamaktadır. Beşar Esad’sız bir Suriye istiyor. Bu nedenle tüm imkanlarını Şam yönetimine karşı savaşan Cihatçı güçlere sundu. Hesabı “Neo Osmanlıcılık“ politikası gereği şeriata dayalı bir İslam İmrapatorluğu kurma hayaliydi. Bu hayal olmaktan öteye geçmez ama ulaştığı Cihatçı güçlerle hem Şii gelişmesini ve hem de Kürdlerin bir statü sahibi olmaması için bu politikasını sürdürmektedir. Burada da Rusya ile çıkarları çatışmaktadır. Diğer yandan ABD’nin Kürdlere bir statüko vermeye çalışıyor olması ve boru hattı döşeme düşüncesiyle de ABD ile çıkarları çatışmakta, Rusya ile çakışmaktadır.

 Irak, Suriye ve bunların hakimiyeti altındaki Kürdistan parçalarında birçok aktör savaşın içindedirler. Bu aktörler zaman zaman uzlaşmakta ve zaman zaman da çatışmaktadırlar. Çünkü herbirinin çıkarı farklıdır. Çatışan ve çakışan çıkarlardır. Soruna bu temelde bakıldığında Türkiye’nin alanda hiçbir güçle –Cihatçı terör örgütleri hariç- günlük çıkarlar ayrı tutulursa stratejik ortak bir çıkarının olmadığı görülüyor. Hem ABD ve müttefikleri Kürdlerle, hem Rusya ve müttefikleri İran ve Şam yönetimleriyle çıkar çatışması içindedir. Bu alanlarda söz sahibi olmak istemenin yanı sıra esasta Kürd milletinin ilerlemesini engeleme üzerine politikasını oluşturmuştur. Kürdlere karşı politikası İran ve Şam yönetimi tarafından onaylansa da Suriye ve Irak’ta hakimiyet sahalarına sahip olma politikası onaylanmamaktadır. Ki bu alanlarda Türkiye’nin esas müttefikleri İran ve Şam cephesine karşı savaşan İŞID başta olmak üzere Cihatçı terör örgütleridir.

Türkiye’nin gerek Suriye ve gerek Kürdistan’ın Güneybatı politikası hem ABD ve hem Rusya politikasıyla çelişmektedir. Türkiye’nin bu alanda kalıcı güç olması istenmemektedir. Hem Şam rejimi ve hem de SDG Türkiye’ye karşı korunmaktadır. Rusya Afrin’de üs oluşturdu. Türkiye’nin Afrin’e saldırmasının önü kesildi. “Fırat Kalkanı“ operasyonu sırasında da Menbiç’te benzerini yaptı. Türkiye’ye karşı aynı tavrı ABD de koydu. Türkiye bunu görse de kendini dayatmaktan geri kalmıyor. Attığı tehlikeli adımlarla Şengal ve Qereçox hava operasyonları ile beni de hesaba katacaksınız mesajı verilmek istendi ama ters tepti.

Türkiye PKK/PYD/YPG’nin Kürdistan’ın Güneyi ve Güneybatısı’nda güç olmasını istememektedir. Cezire, Kobani, Afrin kantonlarının ve Şengal ile Güneybatı’nın birleşmesini istememektedir. Bunu kendine karşı büyük bir tehlike olarak görmektedir. Ne pahasına olursa olsun bunu engellemeye çalışacağını ve bunun gereğini de attıkları adımlarla ortaya koymaktadır.

Bu adımlarla politikasına ne kadar hayatiyet kazandırabilir önümüzdeki süreçte göreceğiz ama görünen o ki Türkiye’nin bu politikası sadece Kürdlere karşı olmakla sınırlı değildir. Sahada olan ABD ve Rusya politikasıyla da çatışmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin politikasının hayat bulması mümkün değildir. Bunu başkaları bir yana birçok Türk politikacısı, akademisyeni, yazar çizeri de belirtmektedir. Fakat Türk siyasetine hakim olan kesimler bunun tam tersi bir politikanın icracısıdır ve anlaşılan o ki kendilerine diz çöktürülünceye kadar bu politikada direneceklerdir.

Kimi çevreler, Türkiye ABD müttefiği, nihayetinde NATO üyesi ve bu nedenle istemleri yerine getirecektir dese de meselenin aslı aslında böyle değildir. ABD’li yetkililerin açıklamaları açık ve nettir. Dedikleri şu: “Türkiye ile müttefiğiz ama dost değiliz.“ Bu çok şey ifade etmektedir.

Türkiye her ne kadar NATO üyesi ise kurum içinde durumu pek iyi dağildir. Ciddiye alındığı yoktur. Hatta üyelerin kendi aralarındaki yazışmaları takip etme hakkı bile elinden alınmıştır. Şifreleri bloke edilmiştir. Uzun süredir durum budur. Bunu bir sene önce deşifre etmiştik ama çoğu çevre bunu “komplo teorisi“ olarak isimlendirmişti. Hatta masa başında ABD-Rusya arasındaki mücadelede ABD safında yer alıyor diye sunulmuştu. Bunu da aşıp Sünni ve Şii Bloklar icat edilmiş, ABD’nin Sünni, Rusya’nın Şii bloku desteklediği ve Türkiye ile Irak-KDP’nin Sünni blok içinde yer aldığı ve ABD ile müttefik olduğuna hükmedilmişti. O zaman böyle bir bloklaşma ve ittifaklar yok desek de kimseyi ikna edememiştik. Ama ne oldu? Zamanla sahada kimin kiminle nereye kadar çıkar çatışması ve çakışması olduğu kendiliğinden açığa çıktı. Şimdi yeniden soruyoruz. Türkiye süren savaşta yerini nerede alıyor? Sünni blok ve ABD ile aynı cephededir diye iddia eden var mıdır?

Türkiye bir kere 1.Körfez Savaşı’ndan bugüne ABD ile çıkar çatışması içindedir. Bu çatışma giderek derinleşmektedir. Nedeni Kürd/Kürdistan sorununa yaklaşım farklılığıdır. Türkiye her ne kadar “ya ben, ya Kürdler“ dese de ABD’nin Orta Doğu politikasından vazgeçmeyeceği aşikardır. Bu politikanın ekseni Orta Doğu’daki sistemi değiştirmesi üzerine kuruludur. Mevcut bölge devletlerine yönelmesidir. Buradan Kürd/ Kürdistan sorununun öne çıkmasıdır. Bu da Türkiye’yi beka sorunuyla karşı karşıya getirmektedir. Kürdlerin yükselişininin kendi yok oluşuna yol açacağından korkmaktadır. Bunun esas sebebini de ABD politikasına yorumlamaktadır. Çelişki budur.

Bu nedenle Türkiye bölgede süren savaşa bağımsız olarak müdahil olmayı kurtuluşu bilmektedir. Bu arada ABD ve Rusya arasındaki çelişkilere oynamaktadır. Emrivakilere başvurmaktadır. “Fırat Kalkanı Operasyonu“ ile Suriye’de Cerablus-Azez-El Bab arasındaki 2000 kilometrekarelik alanı kontrol altına almış ve buraları fiilen yönetmektedir. Diğer alanlara yönelme hesabı ise şimdilik ABD ve Rusya tarafından engellenmiş durumdadır. Bu kez yönünü Doğu’ya çevirdi. Şengal ve Qereçox havadan bombalandı. Kürdistan’ın Güneyi’nde Şengal’e ve Güneybatısı’nda Qereçox’a gerçekleştirdiği hava saldırıları bundan sonra da Kürdlere karşı izleyeceği politikanın ne olacağını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bu operasyonları aynı zamanda Kürdlere olduğu kadar ABD politikasına karşı yapılmış bir operasyon olduğunu da ortaya koymuş durumdadır. Ki bunu Türk Cumhurbaşkanı danışmanı İlnur Çevik, “ABD’yi de vurabiliriz“ ile perçinledi.

Türkiye’nin devlet politikası bu. Bunu ABD’ye kabul ettirmeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın ABD’ye resmi ziyareti öncesi Rusya, Hindistan ve Çin gezisi; “bak bizi anlamazsanız sizden başka işbirliği yapacağım güçler de var“ mesajı verilmek istenmektedir. Bir işe yarar mı? ABD bu tür bölüfleri yer mi? Politikasından vazgeçer mi? Kuşkusuz hayır. Zaten Erdoğan’ın ziyaret öncesi Trump tarafından YPG’ye ağır silah verilmesi yasasını onaylaması bunu gösteriyor. Türklere karşılık Kürdlerle çalışmayı politikaları gereği daha uygun görüyorlar. Bu politikada Kürdleri bir statükoya kavuşturma vardır. Türkleri çılgına sevkeden de budur.

Burada şunun altını çizmek gerekiyor. Kimi çevreler Türkiye’nin bu politikasını sadece PKK veya PYD/YPG ile savaşa indirgiyor. Bu doğru değildir. Kuşkusuz şu an Türkiye PKK ve PYD/YPG arasında bir savaş var. Fakat sorunun özü Türkiye ile Kürd milleti arasındaki bir savaşın sürmesidir. PKK, PYD/YPG yerine bir başka Kürd olsa da Türkiye’nin tutumu aynı olurdu. Bu operasyonlar aynı zamanda Kürd dostlarına karşı da süren bir savaştır. Bu gözden kaçırılırsa Türkiye’in Kürd milletine karşı yok edici politikası anlaşılamaz.

Yazıyı fazla uzatmadan sahada olan güçlerin günlük ve uzun vadeli çıkarları gereği zaman zaman çatışacakları, zaman zaman çıkarlarının çakışacağı ama savaşın devam edeceği ve bunun uzun bir sürece yayılı olarak süreceği gerçeği bilinmelidir. Bu savaşta her güç gücü oranında kendi politikasının başarılması için çalışacaktır.

Sonuçta çözüm ne mi olur?

Suriye özeline bakarsak plan sahiplerinin iddiasına göre uzun sürecek bir savaşta geriye ne kalır? Tahrip edilmiş ülke, güçten düşmüş parçalı bir toplum. Bu süreçte küresel güçlerle yürüyen aktörlerin bağımlılık temelindeki iktidarları doğar. Şu anki gelişmelere bakıldığında kim kazançlı çıkar diye sorarsanız, Kürdler derim.

Burada şunun da altını çizerek geçeyim. Kimse PYD/YPG’nin şu veya bu sorumlusunun verdiği mesajlara bakıp; “Bunlar, Kürdler için bir statüko istemiyor“ gibi basit bir sonuç çıkarmasın. Her şeyden önce işin başında ABD var. Uygulamaya koydukları projeleri var. Yanı sıra ABD destekli alanda iktidar olanağını ele geçirecek PYD/YPG niye bunu başkasına teslim etsin? Olacak iş mi bu? Kimse yanılmasın. Kürdistan’ın güneybatısı’nda kısa sürede federasyon olur ama uzun sürede bağımsızlığa kavuşacağı karşı konulamayacak kadar bariz bir realitedir. Hesap budur, plan budur. Bunu hazmedemiyenler var, canı gönülden bunun mücadelesini veren ve destekleyenler de var.

Kürdler devletleşiyor!