Nilüfer Çiçekleri Boğazlanırken!

827

M. MAMAŞ

Adana’da ‘Öğrenci Yurdu’nda çıkan yangın sonucu 12 çocuğun trajik ölümü ile bu ve benzeri kurumlar yeniden toplumun sarsıcı gündemine dönmüş bulunuyor.

Sık aralıklarla taciz, istismar, tecavüz ve işkence örnekleriyle toplumun yüzüne çarpan bu ve benzer kurumlarda neredeyse mutada dönüşen böylesi olayların ardı arkası kesilmiyor. Toplumun gündemi sübyan koğuşlarındaki, esirgeme kurumlarındaki, yurtlardaki vs skandallarla burkulmaktadır. Kanırtan acılarımıza yeni vahşet kareleri eklenerek sarsılıyoruz. Bu kadarı da olmaz hayretiyle ve çaresizliğiyle…

Tüm bu vahşet halkaları konunun münferit değil, sistemsel bir sorun olduğunu göstermektedir. Sistemsel çöküş ve çürümenin suratımıza sıçrattığı bataklığın görmek istemediğimiz manzarası, izlemeye cesaret isteyen türden…

Bu bataklıkta her gün nilüfer çiçekleri hırpalanmakta, yolunmaktadır. Benim değil diyemezsin, senindir canım kardeşim! Kamusallığın çürüdü. Sosyalin iflas etti. Geriye simsiyah bir kül kaldı yangınlardan. Simsiyah bir çöl kaldı, insandan arttırılan.

Bu, yanıbaşındaki savaşın sana kalan eğreti mirasıdır. Yazık ki bunu görmekten ve anlamaktan da yoksunsun. Sistemin büyüsü ve zehri bünyeni ele geçireli beri felçli gibi yaşıyorsun ve ‘Vatan Millet Sakarya diyen, ‘ezan bayrak’ diyen hipnozun etkisinde yaşamaya devam ediyorsun. Yekinmesiz ve halen uyanmadan.

Gel gör ki gerçeğin şiddeti büyünün bozulmasına yetmiyor henüz…

Devletin sosyali ve kamusal duvarları çöküyor. Senin itirazdan yoksun benliğin ondan da önce yıkılıyor, zira bu eğreti mirasın hem faili hem de kurbanı olmayı kendin seçmektesin. Susmakla suçlanmanın eşitlendiği o ince zarın perdesi sürekli yırtılıyor bir yerinden. Bu çöken sosyal, bu yıkılan duvarı senden başkası mı sandın?

Eskiden, daha doğrusu 12 Eylül Cuntası öncesi yurtlar ve benzeri kurumları sivil faşistlere tevdi eden devlet, 12 Eylül sonrası bu tür kurumları dinci tarikatların insafına bıraktı. Eskiden bunu saklayarak yaparlardı, günümüzde ise aşikâre yapılmaktadır. Malum, “dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” diyenler şimdi devletin yönetimindeler.

Fakat atlanan bir gerçek var, o da bu neslin çoktan yetiştiği!

Şimdi yaşanmakta olanlar ise bu neslin çürümesi, hatta kendi bataklığını oluşturması olayıdır. Nilüfer çiçekleri bu yüzden çoğalmakta, bu yüzden boğazlanmakta, bu yüzden yolunmaktadır…

İnsan çölü büyüdükçe, devletin her kurumu bir Gobi oldu.

1990’larda ben Ortaokul’da okurken Gülenciler ve Süleymancılar Yurt açmaktaydı. Köyden kente okumaya gelen biri olarak mecbur kaldım ve 12 kişilik ilk açılan yurda yerleştim ben de. Bizi  “yardımseverlik” kisvesi altında buraya aldılar. Hepimizden aylık belli miktar para alarak! Oradaki ilk haftamdan sonra şeriat yasalarına tabii tutulunca şok oldum. Tek başına namaz kılmak yasak, cemaatle kılınacak, sabah namazı mecburi, akşam namazı sonrası mesul öğretmenin 45 dakika İlmihal’den okuduğu bölümü cümleten dinlemek mecburi, sol elle yemek yasak, camdan karşımızda bulunan top sahasındaki maçları izlemek yasak, bir ara pul biberi yasak, sokağa çıkmak izne tabii vb…

Bunları içselleştirdiğinize kani olduklarında bu defa telkin yoluyla nasıl sevaba girileceği mevzuları. Mesela uyurken yüzün kıbleye dönük vaziyette, elin ezan okur tarzda başparmak kulağın yumuşak alt memesine gelecek vaziyette uyumalıydık. Halen o günlerden kalma alışkanlıktan çoğunlukla böyle uyumaya devam ediyorum. Sonunda dayanamadım ve isyan ettim. Yurttan ayrılmak isteyen ilk arkadaşımız fena bir dayak yedi. Kuzenim ayrılmak için konuşmaya gitti, çocuktuk ve çok korkmaktaydık, ben kapının arkasında sopa ile beklerim dedim ve gitti titreyerek! Ben de sopayı tutarak bekledim kapıda! Adam höykürdü ama dövmedi O’nu. Sonra ben girdim ve ayrılıyorum dedim. Sen kal, hepsi gitse de sen kal özel ilgileniriz senle dedi ama nafile! Baktı olmuyor, paranızı vermeyiz dedi. Bir hafta sonra gelip alacağım dedim. Gittim ve aldım. 12 kişiden bir kişi kaldı orada, ki O arkadaşımız da yer bulamamıştı. Kendi paramızla kendi hapishanemizi kiralamıştık. Yıllar sonra bu yurdu Gülencilerin açtığını öğrendim. O zaman hayırsever işi sanmıştık.

Köyden kente okumaya gelmiş yoksul çocuklardık hepimiz! Tarikatlar için turfandaydık, sabiydik. Zaten halen böyle insanları ağlarına düşürmüyorlar mı?

Şimdi nereye gitsen bu yurtların genişleyerek kurumsallaştığını görüyorsun. Gülenciler tasfiye edildikçe yerine Süleymancılar geçiyor. Üstelik tam bir sömürgeci misyoner gibi çalışmaktadırlar. Kahta’da tanıdık bir cenazenin defin töreni esnasında biri dua okudu ve ardından “bu vatan bu bayrak” vb söylemler kullanınca dikkatimi çekti. Bu kim dedim arkadaşa. Süleymancıların Yurdunun hocası dedi. Anladım ki Kürdistan’da bu kurumlar pıtrak gibi artarak asimilasyonun ve sömürgeciliğin mabetlerine çoktan dönmüşler.

Bu bir devlet politikası!

Devletin sosyal görevlerini dinci tarikatlara devretmesinin korkunç manzarası artık gözlerimizin önündedir. Bakanlıklar bile bu tarikatlara sunulmaktadır. Toplumu yoksulluğundan kavrayarak yükselmiş bu tarikatlar artık ciddi bürokratik bir güç haline geldiler. Yaşanan onca skandala rağmen hiçbiri hakkında kayda değer bir soruşturma dahi yürütülmemektedir.

Bataklığın alanı gittikçe genişliyor. Turfandalar dalından hoyratça koparılıyor. Adana’daki Yurt katliamı misali fecaatin sonu gelmek bilmiyor.

Yoksulluğun yurtsuz olduğunu kanıtlayan bu yurtlar ve koğuşlar nilüfer çiçeklerimizi bizden almaya devam ediyor.

Yozlaşan toplumsal sistemin yangını durmadan tutuşuyor. Geriye simsiyah külünü ve yanık insan kokularını bırakarak yayılıyor. Turfanda yürekler kopuyor dalından. Nilüfer çicekleri boğazlanıyor, talan ediliyorsun, görmüyor musun?

Bu bataklık senin, almasan da, anlamasan da, inanmasan da…

01.12.2016