‘MÜTTEFİKE KARŞI MÜTTEFİK’ ve ‘ARA REJİMLERİN’ TASFİYESİ

237

M.MAMAŞ

1 Mart 2003 Tezkeresi’nin Türk Parlamentosunda reddedilmesi, ABD’nin Saddam Hüseyin ve BAAS Rejimini devirmek için planladığı ‘Kuzey Cephesi’nin kurulmasını engelleyen önemli bir şoktu. Askeri birliklerini Tezkere TBMM’nde onaylanacak beklentisiyle Silopi’ye kadar götürüp kamplar kuran ABD, o ana dek bir dediğini ikiletmemiş sadık müttefikinin Tezkereye hayır demesiyle büyük bir hayalkırıklığı yaşayarak askerlerini geri çekmişti. TC devleti ve tüm ‘strateji uzmanı’ fikir erbapları ‘Kuzey Cephesi olmadan Irak operasyonu gerçekleştirilemez’ tezlerini işleyerek, işaret çubuklarıyla büyük ekran haritaları önünde bunun ‘namümkün’ gerekçelerini boca edip durmaktaydılar. Politik-askeri vaaz ve avaz tüm curcunasıyla ekranlardan ve gazete sayfalarından kamuya ısrarla bağırılmaktaydı…

Pentagon; “TSK içinde ulusalcıların bu denli etkin olduklarını bilmiyorduk” diyerek hükümet kanadını değil, doğrudan Orduyu suçladı. Türkiye ve ABD ilişkilerinde ilk defa Türk Ordusu sorumlu tutularak açıkça suçlanmaktaydı. Aynı süreçte AB Parlamentosu’nda; ‘Kemalizmin çağa uymayan bir ideoloji olduğu’ ve benzeri söylemler yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştı.

Sonuçta çok kısa sürede Bağdat alındı ve bütün o, ‘Kuzey Cephesi olmadan Irak’ın zaptedilmesi mümkün değil’ diyen harp uzmanlarını uzun süre ortalıkta görmez olduk…

Yaklaşık yedi yıl sonra ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’, ‘Kadife Eldiven’, ‘Ayışığı’, ‘Encümeni Daniş’ vb yapılanmaların ve seri operasyonların tesadüfen gerçekleşmediğini de anlamış bulunmaktayız.

Reddedilen Tezkere’nin intikamı böyle alındı.

Bu olayların cerayan ettiği süreçte ‘künt müttefikinden’ bu çelmeyi yemiş olan ABD ve Batı Koalisyonu, ‘müttefike karşı müttefik’ politikasına yönelerek Kürtlerle kritik değerde ittifak kuramaya başladı. Türk devletinin tüm bu oyunbozanlığının sebebi, kendini dayatarak Saddam rejimine karşı Musul-Kerkük’ün kendi himayesine verilmesi ve Kürtlerin dışlanmasını sağlama direnişiydi. ABD’nin bunu reddetme şansı olmadığına kendini o denli inandırmıştı ki, Irak oparasyonuna günler sayıldığı halde Dış Ticaret Bakanı Kürşat Tüzmen’i Bağdat’a gönderip yeni antlaşmalar yapmaktaydılar.

‘Müttefik’e karşı Müttefik’ politikası halen de devam etmektedir ve üstelik Güneybatı Kürdistan’la yeni bir aşamaya doğru evirilmektedir. Yeni müttefik Kürtlerle olan ilişkiler ilerledikçe, eski müttefik Türkiye ile olan bağlar gittikçe zayıflamakta, hatta çözülmektedir. Artık Türk egemenlik sistemini hepten çözüştürme sürecini yaşıyoruz demek de mümkün…

SSCB’nin varlığı koşullarında, başını iki süper devletin çektiği ‘İki Kutuplu Dünya‘ denklemi şartlarında oluşan ve bu denge dahilinde yaşamasına müsammaha gösterilen Kemalizm, BAAS, Kaddafi’nin Yeşil Sosyalizm ve benzeri akımlar işte bu özgün dönemin ‘ara ideolojileri’ ve ‘ara rejimiydiler.’ Diğer bir ifadeyle iki kutuplu dünya denkleminde kurdukları ‘tampon devletlerin ideolojisi’ demek yanlış olmaz. Bu özgün şartlarda özerk davranma ayrıcalıkları bulunduğundan belli bir kibir ve kompleks geliştirdiler. Öyle ki, SSCB çöktükten sonra artık ‘Yeni Dünya Düzeni’ne uyum sağlama esneklikleri kalmadığı gibi başlıbaşına bir engele de dönüştüler. Eski ayrıcalıklarını sürdürmek istemekteydiler. SSCB varken Saddam ve cani rejiminin Enfal, Halepçe ve diğer tüm katliamlarına ses çıkarmayan Batı devletlerinin Irak operasyonu ve Birinci Körfez Müdahalesi’yle başlayıp Saddam Rejiminin devrilmesine dek haddini bildirerek tüm benzer rejimlere miadlarının dolduğunu savaşla iletmesi gerekecekti. Dün ‘özerk davranmalarına’ göz yummuş Batı’nın bu ‘ara ideolojilere’ ve rejimlerine yeni bir dönemin başladığını ilan etmesi kaçınılmazdı. Irak Dışişleri Bakanı Tarik Aziz; “ABD yetkililerinin Viyana’da kendisine ‘sizi manifaktür dönemine geri göndeririz’ dediklerini” bizzat açıklamıştı. Öyle de oldu. Bir dönem Dünya’nın dördüncü ordusuna sahip, dünyanın üçüncü petrol ülkesi olan, sarayları ve şık bulvarları olan Irak şimdilerde manifaktür döneminin bile gerisine gitti. Benzer ara ideolojili rejimler olan Yugoslavya, Libya, Suriye de bundan kaçınamadı. İran Molla Rejimi ve Kemalist Türkiye bundan muaf kalabilir mi?..

Türkiye ‘Kemalist Laikçi’ gömleğinden soyunup ‘ihrama’ girerek bu süreci lehte atlatabilme çabasındadır. Batı’nın ameliyatından korunmak için ‘İslami ihrama’ bürünerek ihvanlaşma ve ‘muasır medeniyete’ karşı ümmet seçeneğine sarılarak yeni bir savunma stratejisi geliştirmek istiyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Britanya’nın Musul-Kerkük’e karşılık Kürdistan devleti seçeneğini güncellememesi için geri adım atan Türkiye; şimdi de Musul-Kerkük’ü işgal senaryolarıyla bu seçeneği yoketmek istemektedir.

Ne hazindir ki Irak-KDP’miz de bu tehlikeli oyununa teşne olmuş durumdadır. Artık bu ‘tampon devletlerin’ ve ‘ara rejimlerin’ devrinin kapandığını anlamadığı gibi kendileriyle aynı paralelde davranma refleksine ve yanılgısına da düşmüş bulunuyor. Sanırım en son ABD, Britanya ve Almanya Askeri Kurmaylarının ortak karar ve hareketle kendilerine Peşmergeyi birleşik bir orduya dönüştürmek istediklerini yüzyüze bildirmesi, bu yeni ‘Troyka’nın artık kendi sahalarında bu ‘körebe’ oyununa son vereceklerinin çarpıcı resmidir. Kürdistan güçlerinin sömürgeci bölge devletlerinin himayesinde ‘partizanca çıkarlarını’ devam ettirme özerkliği de kalmayacaktır. ABD ve Batı Koalisyonu Kürtleri birleştirmek ve devam eden bu operasyonun yeni bir evreye daha girme işaretleri verdiği bugünlerde eski ‘müttefikleriyle müttefikliği’ kabul etmeyeceğini tüm azametiyle gösterdi….

Kısaca demem o ki; ‘uluslararası güçler kalıcı değil, bölge devletleri kalıcıdır’ (Hemin Hawrami) biçimindeki bir anlayış veya ‘bağımsızlığı bize uluslararası güçlerin hediye etmelerini beklemiyoruz’ (Mesud Barzani) tarzı ‘ara rejimlerin’ söylemlerine benzer ifadeler, azarlamalar ve restçi davranış şeklinin Kürdistan’a sadece zarar getireceğini bilmemiz gerekiyor.

Unutulmasın ki bizler henüz ‘manifaktür döneminin’ bile gerisinden geliyoruz…

09.05.2017