Mutlak Çaresizliğin Benimsetilmesi

1675

M.MAMAŞ

Ezilen sömürge uluslara, sömürgecilerinin politik-askeri zor aracılığıyla koşulsuz benimsetmek istedikleri en önemli şey, kendi egemenlikleri karşısında hiçbir iradenin yaşam olanağı olmadığıdır. Bütün başkaldırılar öyle bir hınç ve öfkeyle boyunduruk altına alınır ki, halkın toplumsal hafızası bir vahşeti diğer biriyle katmanlaştırıp çoğaltarak ‘kitlesel hissizleşme’  ve ‘kronik umutsuzluk’ duygusuyla direnç geliştiremeyecek duruma sürüklenir.

Toplumların direnç bariyeri, sonuçta kamusal psikoloji ve bilinç üzerinden yenilenerek kolektif refleksin gücüyle beslenen bir savunma hattıdır. Sömürgeci egemenlik, bu hattın parçalanması için tüm direnç noktalarına akınlar düzenleyerek, sadece o andaki refleksi değil, aynı zamanda gelecekte direnç geliştirebilecek potansiyel kitleyi de muazzam yıkıcı gücüyle tanıştırır. Bir yandan geçmişteki katliam serileri yenileri ile anımsatılırken, gelecek kuşaklara da külleri henüz soğumamış yangınların ve yıkımların kanlı mirasını bırakmış olur.

Sömürge-sömürgecilik ilişkisinde hiçbir konunun izafi yönü yoktur. Bu ilişkinin bütün sebep-sonuç diyalektiğinde mutlaklık vardır. Bu, matematikteki ‘pi sayısı’  kadar sabittir. Ezilenler, bu mutlak egemenlikle hesaplaşmaya girdiklerinde bütün politik-askeri gücün kanlı kıyameti başlarına geçirmekte tereddüt etmediğini görürler.

Bugün Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Sur’da, Silvan’da yapılan katliam ve yıkım, Dünyamızın son büyük klasik sömürgesi olan Kürdistan’da işgal kural ve kaidelerine uygun davranarak her türlü hoyrat ‘tasarrufun’  limitsizce kullanılacağı ilan edilmektedir. Sözkonusu olan insanların öldürülmesi değil sadece, aynı zamanda onur, haysiyet ve yaşam ümitlerinin yok edilmesidir.

TC, son yarattığı vahşet döngüsüyle bizlerden ne istiyor, ne anlatmak istiyor?

Dünya’nın sessiz bakışları altında şehirlerimizi cehenneme çevirerek, bu cehennemde hayatlarımızı keyfince yokedip, yaşamımız üzerinde her türlü uygulamanın yegâne karar mercii ve yetkisine sahip olduğunu göstererek bu korkunç yalnızlığımızı anlamamızı mı istiyor!

Bu çıldırmış yalnızlık içinde keyfince yürüttüğü zorbalıkla Kürt halkının direnme ruhunu imha etmek isteyen bu sömürgeci iktidar, Kürt halkına mutlak çaresizliği benimseterek, kendi biyolojik varlığını kurtarmanın tek yolunun halksal varlığından vazgeçmek olduğunu söylemekte değil midir!..

Halksal varlığı ver, kişisel varlığını al! Yani, tekil biyolojik varlıkla, biyolojik türü takas yöntemi. Ya da beyni ver bedeni al. Dünden bugüne bu sistem böyle işletildi. Toprağı verin halkı alın, halkı verin bireyi alın, beyni verin bedeni alın!..

Bundan ötesi olmadığına göre, geriye mutlak çaresizlik kalıyor demektir.

Mutlak çaresizliği benimseyen insan ve halklar bu aşamadan sonra böcekleştirilirler. TC’nin Kürt ulusuna dayattığı da budur: Kürdü böcekleştirmek…

Böcekleşmeyeceğimizi mi iddia ediyorsunuz?

Bakın; Cizre, Silopi, Silvan, Sur, Nusaybin’de yapılan katliam ve yıkımlar karşısında nasıl da vurdumduymaz olduk. Hatta kendi halkımızdan insanları bunun suçlusu ilan edenlerimiz bile var. Hatta ve hatta kendi halkının evlatlarının yenilmesini gizli bir yemin gibi bekleyenlerimiz bile var.

Böcekleşme başlayalı çok oldu. Larvalar her yerde…

Kürt halkını mutlak çaresizliğe mahkum etmek isteyen sömürgeciye de yalnızca şunu ifade etmek isterim; bu savaşta, inan biz kaybetsek bile, sen de kazanmış olmayacaksın!..

İyi düşün!…

Mutlak çaresizlik içindeki milletler, tarihin o anı geldiğinde sadece kurban olmazlar. Aynı zamanda cellat da olurlar…