“MUSUL SORUNU” VE YANLIŞ YAKLAŞIMLAR!

704

Mehmet Müfit

Bu meselede her kesin birşeyler ifade etmeye çalışması, sorunun tartışmaya açılmış olması iyi birşey olmakla birlikte tarihi bilgilerden uzak ve var olan realiteden kopuk görüşler de ileri sürülerek güneyli siyasi önderliklere «eleştiriler» yapılmaktadır.

«Musul sorunu» uluslararası güçlerin ve bölge devletlerinin de sorunu olmakla birlikte esasında «Kürt sorunudur», Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin sorunudur. Hadiseyi sadece, Da’eş’in terör sorunu olarak görmek, Sünni-Araplarla Şii-Araplar arasında bir olay olarak ele almak eksik ve yanlıştır.

İslamo-faşist Da’eş terör hareketine karşı uluslararası güçlerin savaş içinde olmaları «Musul sorununa» ve savaşına beynelmilel bir içerik ve boyut kazandırmıştır ama meselenin asıl iki boyutu vardır; birincisi, Sünni Arapların Bağdat’ta iktidara hakim olan Şii Arapların hakimiyetine başkaldırmaları; ikincisi ise, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin kendine özgü biçimiyle bu savaşta devamlılığının tezahür etmiş olmasıdır. Irak Araplarının, kendi aralarındaki tarihsel, siyasi, ekonomik antagonist çelişkilerinin «Musul sorunu» merkezinde somutlaşmış olmasının boyutları tartışmamızın esasını oluşturmuyor. Yirminci yüzyıl boyunca güney Kürdistan’a kan kusturan Arapların muazzam ölçülerde bölünmüş olmaları, Kürdistan’ın çıkarlarına uygun siyasi zeminleri oluşturması yanı sıra bu hadisede görülmesi gereken asıl boyut, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin devam etmekte olduğudur.

Da’eş hareketi, özetle, sorunun anlaşılması ve idrak edilmesi bağlamında iki çelişkiye ve çatışmaya açıklık getirmesinin yolunu açmıştır; dediğim gibi, Araplar arası çok yönlü çatışma-savaş boyutu ve Sünni Araplarla Kürtlerin devam eden yüzyıllık savaşlarının ulaştığı boyut.

Musul savaşı, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi savaşıdır.

Bu savaşın, siyasi analizlerde ve tespitlerde önceden yanlış yapmayı, olası hatalarda bulunmayı engellemek için Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi savaşı olarak ele alınması gerekiyor. Ulusal kurtuluş süreci bitmemiştir, devam ediyor. Doğru olan tespit budur. İşi bu mahiyette ele almaktan yoksun olanlar güneyli siyasi hareketlerin önderliklerine bu savaştan bile «düşmanlık yapma» payı çıkarmaktadırlar.

Güneylilerin, varlık-yokluk savaşı içinde olduklarını gözden kaçıranlar milli şuur ve hassasiyet ile hareket edeceklerine düşmanlık yapmaktadırlar. Bu, Kürtlerin ezeli zaafıdır; bir arada birlik içinde olunması gereken momentler, var olan sorunlardan dolayı hep heder edilerek boşa çıkarılır.

Devletleşmek için elzem olan ortak siyasi bir projenin olmaması, bir tek ordu, polis ve istihbarat gücünün yokluğu, güneyin «sarı» ve «yeşil» iki yönetim bölgesine ayrılmış olması, sınır tanımayan düzeyde rüşvet ve kayırmacılığın hat safhaya ulaşmış olması, anayasanın henüz oluşturulmamış olması, var olan parlamentonun ve hükümetin kapısına kilit vurulmuş olması, değişik düzeylerde ve kapsamda eleştirilere neden olmaktadır. Doğal seyri içinde yapılan eleştiriler yanlış değildir; güney Kürdistan’ın bu çözülmemiş ağır sorunlarının varlığı haklı olarak vatanseverlerde değişik boyutlarda ve biçimlerde tepkilere, reaksiyonlara neden olmuştur. Ne var ki, yapılan eleştiriler karşıtlık ve düşmanlık yapmayla iç içe geçmiştir. Hatta eleştiri sınırları aşılmıştır. Bu işin bir boyutu.

İkinci boyut ise; Kürdistan’ın, en uç güney noktasından -Hamrin dağından- Musul kapılarına kadar savaş içinde olmasıdır. Bu savaş, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşıdır. Yani bir yanda çözülmemiş iç sorunların yol açtığı handikaplar ve asıl sorumluları, diğer yanda ise sürmekte olan ulusal kurtuluş savaşı. Düşmanlık yapmadan önce bunun üzerinde de durulması ve düşünülmesi gerekiyor. Bir yandan olumsuzluklar ve muazzam imkan ve zaman kaybına neden olan kamplaşmalar, diğer yandan ise henüz devam etmekte olan ulusal kurtuluş hareketi savaşı. Bazılarının «yurtseverlik» adına yaptıkları tarzda hatalara saplanıp kalmamak için güney Kürdistan sorununu bu gerçeklikten itibaren düşünmek gerekiyor.

Şimdi şu soruya cevap verilmesi gerekiyor; güney Kürdistan’da, Hamrin dağî eteklerinden Musul’a kadar sürmekte olan ulusal kurtuluş savaşı haksız ve meşru olmayan bir savaş mıdır? Kayıtsız şartsız desteklenmesi gerekmiyor mu? Ayrıca, bu savaşın aynı zamanda Kürdistan sınırlarının çizilmesi ve belirlenmesi savaşı olduğu bilinmiyor mu? Evet, bu sorulara cevap verilmesi gerekiyor. Ortada karmaşık bir durumun var olmasına rağmen güneydeki bu ulusal kurtuluş hareketinin, pesmerge savaşının desteklenmesi gerekiyor. Vatanseverliğin görevidir bu.

Nedir «Musul sorunu»?

Musul, diğer adıyla Ninova, kadim kavimler döneminde Asurlar tarafından kurulmuş ve başkent olarak uzun dönem gelişerek yaşamıştır. Daha sonraları Kürtlerin ataları Medler tarafından ele geçirilmiştir. Uzun dönem Kürtlerin hakimiyetinde kalan Ninova, VII. yüzyılda Arapların hakimiyetine geçerek Musul ismini aldı. Onuncu yüzyılda büyük aşiretler federasyonu olan Başnawî, Hadbanî, Xumaydî (Humaydî) ve Hakkarî Kürtlerinin etkisi ve hakimiyeti altında tamamen bağımsız yaşadı Musul. Bu aşiretler Arap, Türk ve daha sonra Moğol istilaları sonucunda alt-aşiretlere bölünerek etkilerini yitirdiler ya da bir kısmı, Hakkâri aşiretleri hariç, İslamo-Arap kültürüyle asimile oldular. Selçuklu Türklerin 11. yüzyıl başında işgali sonucu Musul, Kürtlerin hakimiyetinden çıktı. Daha sonra 13. yüzyılda ise Moğolların işgali altında yaşadı. Bir dönem Perslerin yönetimi altında kısa dönem kaldıktan sonra 1534 yılından 1918’e kadar Osmanlıların hakimiyetine geçti. Fakat buna rağmen Musul şehrinde Türkler her zaman Kürt nüfusuna nazaran daha çok askerlerden oluşan küçük bir azınlık olarak kaldılar. Musul’un çevresinde bir-iki kazada ise Şii Türkmenler Arap Şiileriyle azınlık olarak yaşadılar. Şii Türkmenlerin, Türkiye’deki Türklerle ilişkileri Osmanlılardan beri olmamıştır.
(Geniş ve detaylı bilgiler için; 1- Anne Marie EDDE, «Saladin»; 2- Boris JAMES, «Saladin et les Kurdes»; 3- Ismet Şerif Vanli, «Le Kurdistan Irakien-Entité Nationale; 4- Encyclopédie de l’Islam, Kürt ve Kürdistan bölümlerine bakilabilir).

Osmanlı Türk imparatorluğu döneminde Irak 3 vilayete bölünmüştü; Musul, Bağdat ve Basra. Bütün güney Kürdistan şehirleri «Liva» yani «kaza» şeklinde Musul vilayetine bağlıydılar. Bütün tarihi belgelerde ve «Lausanne Antlaşması»na sunulan «Milletler Cemiyeti»nin topladığı ve yaptırdığı istatistik anketlerde Musul vilayetinde nüfusun ezici çoğunluğunu Kürtler oluşturuyorlardı. Bunun için bakin, «Milletler Cemiyeti» belgesi «Musul Kerkük Sorunu ve Kürdistan’ın Paylaşımı» adlı kitap, Med Yayınları 1991-İstanbul. (Bu belgeyi, Cenevre «Birleşmiş Milletler» kütüphanesinden çıkarıp, tercüme ettirip arkadaşlarımın yardımıyla yayınlattım).

Mevzuatımız burada «Musul vilayeti» değildir; «Musul livası» yani şehridir. 20. yüzyılın başında bu şehrin demografik yapısında Kürtler esası oluşturuyorlardı. İngilizler, Araplar ve Türklerin yaptıkları istatistiklerde kasıtlı olarak, Ezîdîler ve Şebekler dini farklılıklarından dolayı Kürtlerin hanesine yazılmamışlardır. Oysaki Kürt nüfusu, bütün dini bileşenleriyle Musul şehir merkezinde, tartışılmaz bir biçimde, çoğunluğu oluşturmaktaydılar. (Bunun için detaylı bilgiler, yayınladığımız ve yukarıda zikrettiğim «Milletler Cemiyeti» raporunu içeren belgede ve İsmet Şerif Vanlı’nın yukarıda ismini aktardığım kitabında mevcuttur).

Özellikle güneyli Kürtlerin bütün itirazlarına karşın «Musul vilayeti» diye tabir edilen güney Kürdistan, İngiliz hakimiyetinin yoğun çabalarıyla Irak devletine bağlandı. Kürtlerin milli iradeleri ve istekleri hiçe sayılarak bu yapılmıştır. Daha sonraki süreçlerde Kürt milleti ve Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi bilindiği gibi çok ağır beller ödemek zorunda kaldı.

Musul şehri başta olmak üzere, Arap milliyetçilerinin siyasi stratejilerine uygun olarak Kürdistan’da yoğun Araplaştırma suretiyle demografik yapı hızla değişikliğe uğratıldı. Musul şehri, önemli ölçüde Araplaştırıldı ve gerici-ırkçı milliyetçiliğin merkezi haline getirildi. Saddam Hüseyin ve Baas iktidarını ayakta tutan, Musul’a hakim olan Arap milliyetçiliği olmuştur. Bağdat’ta hiçbir iktidar Musul gericiliğinin desteğini almadan iktidara hükmedememiştir. Kürdistan’a 20. yüzyıl boyunca kan kusturan iktidardaki elit çekirdeğin esasını Musul kadroları oluşturmuştur. Bunun bilinmesi oldukça önemlidir.

Bu gün bile, islamo-faşist Da’eş’i kadrosal planda besleyen yine Musul mütegalibesi ve burjuvazisidir. Görüldüğü gibi Musul şehri Da’eş’in hem kadrosal ve hem de taraftar tabanını oluşturmaktadır. Şehrin esası Da’eş’la birlikte hareket etmektedir. Bu bakıma, Musul’un özgürleştirilmesi oldukça zor olacaktır. Ya da her zaman yaptığı kurnazlıkla zorda kalınca teslim olacaktır, bu ihtimal de vardır. Esasında Da’eş’in savaşı, Musul’da toplanmış eski Baas kadrolarının konsantrasyonu haline gelmiş olan Sünni Arapların intikamcı savaşıdır. Bu savaş bir anlamıyla Baas artıklarının son savaşıdır.

Arap milliyetçiliğinin merkezi haline gelen ve nüfusun esasını oluşturan Musul’u Kürdistan’a yeniden katmaya kalkışmak mümkün değildir. Şehrin sadece kuzeydoğusu yani Dicle nehrinin kuzeydoğusuna düşen kesimi Kürtlerden ve kısmen de Asurîlerden oluşuyor. Musul’un bu kesimi ve batısında, kuzeyinde ve doğusunda kalan köy ve kasabalar Kürdistan’dır. Ama 2 milyon yobaz milliyetçi Arabın yaşadığı güney Musul maalef kaybedilmiştir ve Kürdistan’a katmak mümkün değildir artık. Musul şehrinin gerçek realitesi budur ve oldukça karmaşık bir durum söz konusudur. Bu bakıma, Musul’un realitesini bizlerden çok daha iyi bilen ve gören güneyli siyasi önderlikleri gereksiz ve tamamıyla önyargıya dayanan ayakları yere basmayan «görüşlerle» eleştirmek ve karalamaya çalışmak yanlıştır. Musul şehri Kerkük değildir, çözümü de kolay olmayacaktır.

Musul savaşına Peşmerge’nin katılımı, masa başında alınmayanın savaşla alınmasıdır.

Peşmerge’nin Musul savaşına katılımı hakkında birçok spekülasyonlar  ve çoğu manasız olan eleştiriler yapılmaktadır. Birtakim eleştiriler ise doğru ve yerinde olmasına karşın çıkarılan sonuçlardan hareketle Peşmerge ve siyasi önderlikler karalanmaya, itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Her şeyden önce şunun bilinmesi gerekiyor; Kerkük ve çevresindeki Peşmerge savaşı içerik olarak neyse Musul ve çevresindeki savaş da odur. Yani hadise şudur;
1- Tıpkı Kerkük’te olduğu gibi, Musul’daki savaş da Kürdistan sınırlarının «de facto» çizilmesi savaşıdır,
2- Bu savaş, Musul şehrinde yaşayan Kürtlerin durumuna açıklık kazandırma, hakları üzerinde söz sahibi olma yani meşruiyet kazanma savaşıdır,
3- Kürtlerle Araplar arasındaki ilişkilere savaş yoluyla siyasi bir biçim verme savaşıdır «Musul savaşı».

Bağdat’ta iktidar olan Şii’lerle, bu savaştan önce, en üst düzeyde ve kapsamda görüşmeler olmasına rağmen siyasi bir uzlaşma ve antlaşmaya varılamadı. (Gorran hareketinin bu görüşmelerden tecrit edilmesi tamamıyla yanlıştı ve mahkûm edilmesi gerekiyor. Temsil ettiği nüfus bakımından güneyin ikinci siyasi gücü olmasına rağmen özellikle Mesut Barzani’nin karşı çıkması sonucu Gorran «Bağdat görüşmelerinden» dışlandı).

Bağdat’ta savaş öncesi bir uzlaşmaya varılamamış olmanın fazla bir önemi yoktur; askeri icraat ve pratik önemlidir. Masa başında alınmayan savaşla alınmaktadır. Zor’un, asil çözümleyici rol oynadığını birçokları unutmuş anlaşılan. Bu bakıma, askeri başarılar siyasi ve diplomatik görüşmelerin garantörü olacaktır. Ortadoğu gibi bir bölgede askeri başarı yoksa siyasi ve diplomatik başarı da olmaz. Araplarla olması gereken ilişkilere bir biçim vermek için yapılan siyasetin önünü Peşmerge savaşı açacaktır. Tıpkı Kerkük’te olduğu gibi. Bunu elbette siyaset cahili olanlar anlayamazlar.

Bir başka sorun ise, işgalci faşist Türk devletinin kirli emellerinin «Musul sorunu» ve savaşında devreye girmiş olmasıdır. Sünni Arapların «himayecisi» ve «savunucusu» rolüne soyunmuş olmasının altında yatan nedenler Türkiye açısından Musul’un jeostratejik öneme sahip olmasının ötesinde başka nedenlere dayanmaktadır. Esasen, Da’eş’in ezilmesini engelleme, kadrolarını ve arşivlerini kurtarma amacını taşımaktadır. Da’eş’in askeri ve siyasi planda yok edilmesi, Türk devletinin Kürdistan’a karşı Da’eş aracılığıyla hayata geçirmek istediği hain planlarının suya düşmesi olacaktır. Hala bütün şiddeti ve yoğunluğuyla devam eden «Musul savaşında», Peşmerge’yi ve güneylileri siyasi ve moral planda desteklemenin bir başka nedeni olmalıdır bu.

Sonuç

Şimdi şu soruya cevap verilmesi gerekiyor; güney Kürdistan’da Hamrin dağı eteklerinden Musul’a kadar sürmekte olan ulusal kurtuluş savaşı, haksız ve meşru olmayan bir savaş mıdır? Buna cevap vermek gerekiyor. Bu savaş olmadan Kürdistan’ın sınırları fiili olarak nasıl çizilecek? Şii Araplarının Sünni Araplardan farklı olduğunu herhalde düşünen yoktur. Hepsinin ideolojik ve siyasi mayası aynıdır. Da’eş’e karşı yürütülen savaş, bilindiği gibi Kürdistan’daki siyasi güçlere, üzerinde mutabık olunamayan Kürdistan topraklarının alınması ve meşru hükümranlık hakkının savaş yoluyla teyit ettirilmesidir. Hangi siyasi gücün eliyle gerçekleşmesinin fazla kıymeti Harbiyesi yoktur; önemli olan sınırların çizilmesi ve hükümranlığın kurulmasıdır.

Bunun için, bu savaşın kayıtsız şartsız desteklenmesi gerekiyor. Bu aynı zamanda Kürtlerin düşmana karşı savaşı olduğuna göre burada tarafsızlık olmaz, karşıtlık da doğru değildir. Evet, bu meselede, yurtsever milli bir duruş, doğru ve haklı olan bu savaşın desteklenmesinden geçer. İç ilişkilerde karmaşık bir durumun var olmasına rağmen güneydeki ulusal hükümranlığın sınırlarının belirlenmesi hareketi ve peşmergenin canı ve kanı pahasına yürüttüğü savaşının desteklenmesi gerekiyor. Vatanseverliğin görevidir bu. Görülmesi gereken bir başka husus ise şudur; bu savaş, sonuçları itibarıyla bağımsızlığa doğru yürümenin önemli bir basamağı olacaktır.

27.10.2016