‘MODEL ÜLKE’ DEN ‘ÜS ÜLKE’ YE GEÇİŞ STRATEJİSİ

654

M.MAMAŞ

IŞİD’le Mücadele Koalisyonuna NATO’nun dahil olmasıyla belli ki Orta Doğu’da savaş yeni bir safhaya geçecek. Bu ölümcül karmaşa ve yıkıcı sarsıntı yeni coğrafyaları ve devlet sistemlerini girdabına alarak dolaşacak belli ki! NATO artık Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’nin (GOP) komutasını CENTOM’dan alarak doğrudan komuta etmeye geliyor. GOP artık tüm Batı İttifakının kolektif programına döndü. Süreç politik-askeri bütünlüğüyle sertleşerek hızlanacaktır. Zira her gecikme zamanı Rusya’nın avantajına, bölgesel aktörlerin nufuz alanlarının genişlemesine ve Filipinler’e kadar sıçrayan yeni savaş alanlarının oluşmasına dönüşüyor. Geciktikçe ve alanı genişledikçe sistemi yoran ve kemiren elemanları çoğalmaktadır.

2000’li yıllara kadar ABD Ordusu ‘2 bölgesel savaş artı 1 düşük yoğunluklu savaş’ veya ‘2 düşük yoğunluklu savaş artı 1 bölgesel savaş’ a göre organize olan bir konsepte sahipti. Şimdi gelinen noktada savaş bölgeleri çoğalmış durumdadır. Ayrıca yeni yan tehditler de doğuran bu durumun eski programla yürütülmesi düşünülemez. 2003’ten sonra ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, “Irak’ta süper üsler kurmalıyız” diyordu ki bu savunma anlayışının ‘Soğuk Savaş Stratejisinin’ uzanımı bir tedbir politikasının ürünü olduğu günümüzde ıspatlanmış haldedir. Artık yetmiyor…

Eskisi gibi ülkelerde ‘üs kurmak’ anlayışı ihtiyaca yanıt vermekte yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle GOP dahilinde ‘ülkelerin bizzat üs haline dönüştürülmesi’ politikası önemsenecek ve öncelenecektir. Bu anlamda eski ‘model ülke’ nişanı da iptal edilmiş olmaktadır. ‘Model Ülke’ siyaseti ‘Ilımlı İslam’ programının bir parçasıydı, bu proje de raftan indirildiğine göre ‘Model Ülke’ esprisi de sonlandırılmış olmaktadır. Artık “üs ülke” veya ‘ülke üssü’ programı işletilecektir. Bu açıdan Kürdistan ciddi bir değerlendirme konusudur.

Buradan NATO’nun “Büyük Orta Doğu” programını CENTOM’dan devralması eylemine bakıldığında, bölgedeki yeni yapılanmanın yoğunluk derecesinin artacağı rahatlıkla belirtilebilir. Bölgeye yeniden şekil verilmesi demek varolan şeklin bozulmasıyla eş anlamlıdır. Orta ölçekli çoğu devletin parçalanacağı hissedilen bir gerçeğe dönüştü. Bu devletler SSCB tehlikesine karşı geçmişte kurulan tampon devletlerdi. Kendilerine özerk davranma avantajı da tanınmıştı. Fakat bugün artık bu kurulum statüsünün bozulması küresel kapitalist yeniden yapılanmanın hayati bir sorunudur. Etnik ve mezhepsel bazda halklar ve inançlar doğal sınırlarına çektirilerek yeni satüko inşaa edilecektir. Bunun anlamı açıktır; birçok devlet ufaltılıp minyatürize edilerek kapitalizmin yeniden yapılanma ihtiyacına uyarlanacaklardır.

Kapitalizmin ana üssü Batı’dır. ABD iki okyanusla doğal bir korunmanın avantajını ve ayrıcalığını yaşamaktadır ama Avrupa kıtası Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan sıçrayan yakıcı mağmadan doğrudan fiziki olarak etkileniyor. Büyük çaplı bir çalkalanmada ciddi zarar görme tehlikesi mevcuttur. Gelecekte kapitalizmin ana üssü olarak hegemon rolünü sürdürmek isteyen Batı Bloku buranın hem askeri, hem de ticari güvenliğini sağlamak zorundadır. Ve petrol kaynaklarını da…

Elinize bir kalem alın ve dünya haritası üzerinde Ege’den bir çizgi çizin; Türkiye, Kıbrıs, oradan Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’a kadar gelin. Kalemi bırakın. Bu çizginin Avrupa karasının Orta Doğu ile olan bir bariyeri olarak oluşturulduğunu düşünün. Bir de hem Avrupa hem de dünya ticareti için tarih boyu kritik olan Akdeniz’in güvenliği noktasındaki önemini. Buradan Süveyş Kanalı üzerinden Hint Okyanusuna ve Pasifik’e bağlanmaktasınız, yani Dünya kapitalist pazarının can damarlarından olan Uzak Doğu’ya açılıyorsunuz ve Cebeli Tarık Boğazından da Atlantik Okyanusuna. Bu stratejik değeri bir an aklınızdan çıkarmadan kaleminizi yeniden elinize alın ve bu defa Süveyş Kanalından aşağıya doğru çizin; Kızıl Deniz’den aşağı iniyorsunuz, denizin sağ tarafı olduğu gibi Suudi Arabistan batı kıyısı ve güneyindeki Yemen; Sudan ve Eritre’nin doğu kıyılarından Cibuti’ye ve en nihayetinde en stratejik yerlerden biri olan Afrika Boynuzu denilen yere yani Somali’ye kadar. Eski ismi “Fransız Somalilandı” olan Cibuti’nin 550 bin civarı nüfusunun yüzde 6’sı yabancı misyon askerleri. ABD’nin burada önemli bir askeri üssü var. Son derece kritik bir nokta. Şimdi haritanın bir üstüne yani Suudi Arabistan’ın doğu tarafına bakın, körfez ve karşınızda İran. Aynı Afrika Boynuzu gibi bir boynuz olan meşhur Hürmüz Boğazı, İran’la Pakistan sınırının kesişme yerine de oldukça yakın, az yukarısı Afganistan. Dünya petrolllerinin yüzde 20’si Hürmüz Boğazı’ından aktarılıyor. Fakat o noktada olması gereken bir Cibuti’miz yok. İşin enteresan yanı, Afganistan-Pakistan-İran üçgenininden bu sahile inen bölgede Beluçlar yaşıyorlar. Körfezin petrol açısından önemi zaten ortadadır ve burada karşınızda dev gibi bir İran var. Kaleminizi hepten bırakınız lütfen ve tüm dünya sistemini gözünüzün önüne getirin, kaleminizle çizdiğiniz bu alanın ne denli önemli olduğunu göreceksiniz. Öyle böyle değil, burası hayati bir alan. Orta Doğu işte budur! Ve size bir harita metot dersi şeklinde anlattığım için bağışlayın, daha yalın anlatmamın imkanı yoktu gerçekten.

Tüm bunlardan şu sonuç çıkar: Orta Doğu’ya hakim olmadan hiçbir güç dünyaya hükmedemez. Orta Doğu bu anlamıyla Dünya’nın kalbidir. NATO bu nedenle görevi devralmaktadır. Bu tabloya bakıp da aklını sömürgeci devletlerimizin toksik kavramlarıyla doldurduğu kimi siyasetçi ve aydınlatılmış yazarlarımızın tekerleğin icadından önceki bir muhakemeyle “ABD ve Batılıların bölgede kalıcı olmayacağı” tezlerine yaslanıp bir de ‘anti-emperyalizm’ ruhuna çağrı yapmasının Kürtler için nasıl bir getirisinin olacağını gelin de hesaplayın derim.

Orta Doğu artık bir NATO coğrafyasıdır. Kürdistan da “üs ülke” olarak tasarlanmış bir yerdir ve aynı zamanda yeni aşamanın kalkış zeminidir. Şu anda Kürdistan kazanımları için en ciddi tehditi oluşturan Türkiye’nin NATO’yu aşma şansı yok. Zaten en son Brüksel’de yapılan toplantıda en ufak bir itiraz dahi geliştiremediği ortadadır. Suudi’den koparıldığı yavaş yavaş anlaşılıyor (En son Suudi’nin Türkiye’ye sipariş ettiği 2 Milyar Dolarlık 4 savaş gemisinin üretimini iptal ettiği belirtildi. http://www.yeniakit.com.tr/haber/tuzlaya-kotu-surpriz-suudiler-savas-gemilerinden-vazgecti-336564.html ) Ancak İran’ın bölgeden çıkarılarak İran’a kilitleneceği ve bunun için gerekirse askeri müdahalenin bile gerçekleşeceği, bu yüzden Suudi’nin ABD’ye hepten ram olduğu görüldüğünden, üstüne üstlük artık NATO işin merkezinde olacağından Türkiye’nin manevra alanı iyice daralmaktadır. Bu defa Suudi yerine İran’la yakınlaşma politikasına yönelme işaretleri veriyor. Doğu Perincek Iğdır’daki konuşmasında boşuna şu ifadeleri kullanmadı; Haritaya bakın. Iğdır Türkiye’nin Azerbaycan’a uzanan eli, gönlü. Can Azarbaycan’la buradan el ele veriyoruz. Iğdır önemli çünkü buradan komşumuz İran’la beraber oluyoruz. Dahası var. Iğdır ‘ipek yolu’ üzerinde. Bu önemini düşman da biliyor. ABD dikkat ediniz Suriye’nin kuzeyinden başlayıp Diyarbakır, Batman üzerinden Iğdır’a Kars’a Ardahan’a kadar ikinci İsrail kurmak istiyor. ‘Kürdistan’ demiyorum. Kürt bizim Kürdümüz. Kürdün ismini lekelemiyorum. Ama ABD’nin projesini görüyorsunuz. Silah veriyor. İncirlik’ten kalkan uçaklarla bölücü terörü destekliyor. Amaç komşularımızla aramıza girmek, ipek yolunu kesmek. Asya’ya Çin’e bağlayan ticaret yollarına kama gibi girmek. Peki biz bu ABD projesini nasıl yerle bir edeceğiz. Iğdır, bu ABD projesini yerle bir etmenin merkezi. Çürüteceğiz toprağın altına gömeceğiz bu projeyi. İkinci İsrail Devleti kurulmasına Iğdır’dan izin vermeyeceğiz.”( http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/igdir-abd-projesini-yerle-bir-edecek-1871927/ ) 

Türkiye ve İran yakınlaşıyorlar. En son Heşdi Şaabi milislerinin Şengal’e girmeleri de bu yakınlaşmanın ürünüdür. “Bir gece ansızın geliriz” diye tehditler savuran Türkiye, en son yapılan NATO zirvesinde kesin bir uyarı aldı ki kendi yapamadığını İran’a havale etme taktiği izliyor. Göründüğü kadarıyla Irak-KDP de Mesrur Barzani’nin son Washington ziyaretinde benzer bir ikaz almış ki Türkiye’den farklı ilginç bir rota çizmeye başladı. Mesrur Barzani’nin Washington’da; Türkiye’nin PKK ile başlatacağı yeni çözüm sürecini destekleyeceğini söylediğini belirtti. Türkiye’de başlama ihtimali olan yeni sürecin YPG’yi etkilediğini belirten kaynak, Mesrur Barzani, Türkiye ile YPG arasında diyalog için arabulucu olabileceğini ilettiğini söyledi. Türkiye ise, son dönemlerde yaşanan gelişmeleri de dikkate alarak, diyalog için YPG’nin PKK ile olan ilişkisine son verme şartı koşuyor. Türk yetkililer, ABD’deki temaslarında da “Eğer YPG, PKK ile olan ilişkisine son verir ve bize bu güveni verirse YPG ile diyalog kanalları açarız” mesajını iletmişti. Kürdistan Bölgesi, Türkiye’nin yeni çözüm sürecinde ve YPG ile olan ilişkilerinde barışçıl bir rol oynama yönünde ısrarlı ve yeni bir diyalog sürecinin başlamasını talep ediyor. Mesrur Barzani, diyalogun kurulmaması halinde Türkiye’nin PKK’ye karşı yürüteceği savaşta Kürdistan Bölgesi’nin taraf olmayacağını ve ne PKK’ye ne de herhangi bir Kürt örgütüne saldırı alanı da olmayacağını da vurguladı.”(Basnews’ten aktaran http://www.rojevakurdistan.org/kuerdistan/25151-turkiye-pkk-ypg-arasinda-arabulucu-olmaya-haziriz ) şeklindeki sözlerini bunun kanıtı olarak yorumlamak nümkün.

Burada hem ABD’ye bakın dediklerinizi yapıyoruz mesajı verilmekte, hem de PYD/YPG’yi Türkiye’nin kancasına sürükleme hesabı yapılmaktadır. CHP’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz’ın, “PYD ile Türkiye arasında yeni bir kanal açmanın mümkün olduğunu, bunun PYD’nin PKK’yle bir bağı olmadığı yönünde açıklama yapmasıyla sağlanabileceği” (http://www.kurdistan24.net/tr/news/9db29d0d-e0f0-4528-b02f-120d2893bc6d ) demeciyle birleştirdiğinizde bu senaryonun kurulduğunu anlamanız zor değildir. Bu Türkiye’nin yeni manevra arayışıdır. Dolayısıyla Mesrur Barzani’nin masumca, ABD ve kamuoyu karşısında bu “sureti haktan görünme” babında bir söylemle Türkiye adına PYD/YPG’yi ‘tyrollemek’ istediği anlaşılıyor. PYD/YPG’yi Türkiye’nin kancasına sürükleyerek ABD’den koparmak amacıyla böylesine ‘ince saz’ enstrümanlar kullanılması dikkat çekicidir. Aynı şekilde Heşdi Şaabi’nin Şengal’e girip IŞİD’in katliam yaptığı Koço köyünü almasına ne KDP’den, ne Irak’tan, ne İran’dan ve ne de Türkiye’den bir tepkinin gelmemesi çok enteresandır.

Ama bu hesabın tutmayacağı bellidir. Türkiye ve İran’ın bu yakınlaşma politikası, Heşdi Şaabi’nin Sincar’a yerleştirilmesi ve KDP’nin sessiz kalarak bu oyuna razı olması mutlaka ABD ve müttfiklerinin karşı hamlesiyle cevabını bulacaktır. NATO boşuna sürece dahil olmuş değildir. Esas rolü IŞİD’ten sonraki sürecin idare edilmesidir ki bunun sonuçları pek yakında görülecektir. ABD’nin Irak ve Sincar üzerinden Heşdi Şaabi milislerinin Güneybatı Kürdistan’a geçişine ve Hizbullah’la sahada buluşup siperlerini birleştirmesine göz yumacağını düşünüyorsanız fena yanılırsınız.

Nasıl ki “Çekiç Güç” ün oluşmasıyla Güney Kürdistan kurtulduysa ve bu saate getirildiyse, NATO’nun GOP’u devralmasıyla da Güneybatı Kürdistan kurulacaktır ve yakın bir dönemde ikisi birleşecektir. Bu İran’a etkin bir müdahalenin de gereklerinden biridir. Zaten Şimdiden Irak’ta Abadi, Sadr ve diğer bazı Şii odakların Heşti Şaabi milislerinden açıkça rahatsızlıklarını ifade etmeleri ve yine Sadr’ın İran’ı “mezhep savaşı çıkarmaktan uzak durması” yönünde uyarması dikkat çekicidir. Irak’ta bir Şii savaşı da muhtemeldir. Bu da İran’ı Irak’tan çıkarmanın yöntemlerinden biri olacaktır. Şimdiden Irak’ta iki Şii ve iki Sünni iktidar alanı kurulabileceğinin argümentleri konuşulmaya başlandı bile.

Tüm bu tablonun henüz boşlukta kalan kısmı Rusya’nın tutumunun belli olmamasıdır. İran’ın sıkıştırıldıkça kendi himayesine gireceğinden emin ve memnun. Ancak Batı Bloku’nun bu hayati projesini bozma kapasitesi var mı yok mu meçhul. Üstelik kendisi de Kafkasya’da ‘Siyasal İslamcı’ güçlerden uzun yılar önemli zararlar gördü. Bu güçlerin Orta Asya ülkelerini istikrarsızlaştırma ihtimalini yabana atabilir mi? Bir de Rusya’nın sanki tümden Batı’ya cepheden düşmanmış gibi bir değerlendirme de sağlıklı değildir. Sonuçta Rusya da Batı ile ciddi ölçüde entegrasyonu olan bir güçtür ki bu entegrasyonu çıkarlarına uygun görmektedir. Ancak imtiyazlı bir ayrıcalığının olması gerektiği politikalarını dayatmaktadır. Olur mu olmaz mı tartışması bu yazının konusu dışında bir tartışma demektir. Sadece şunu belirtmek mümkün; Türkiye’nin Rusya’nın barfiks demirine asılıp Kürdistan’ın yükselişini durdurma imkanı zayıf bir olasılıktır. Rusya Orta Doğu’da bir Kürdistan devletleşmesinin genel çıkarlarına zarar vermeyeceğinin bilincinde olan büyük bir devlettir. Batı ile bir savaşa girmenin kendisi açısından bir getirisi olmayacağının farkındadır.

29.05.2017