MEDENİYETLER MEZARLIĞI ve TÜRK HAKANLARININ HALİFELERİ HİZMETÇİ YAPMASI

1632

Davut Kurun

Mezopotamya ve Anadolu halkları tarihte büyük medeniyetler yarattılar. Batı medeniyetinin kaynağı olan Yunan filozoflarına ilham veren büyük bilimsel buluşlar ve uygarlıklar yarattılar. Bunları bir sonraki yazımızda ele alabiliriz.

Önce Arap akıncıları bu medeniyete ait bütün kaynakları yok ettiler. Yerine İslami yaşamı ve dini inancını ikame ettiler. Kürtler Halife Ömer ve Emevi devleti döneminde zorla İslam’ı kabul ettirdiler ama her şeye rağmen Kürtler kendi uygarlıklarını İslami statü içinde yeniden yaratmaya çalıştılar ve istikrar için Sünni İslam’ın temsilcisi Bağdat halifesini aynı zamanda Şii islamın temsilcisi Kahire halifesini korudular kolladılar, istikrarlı savaşsız bir sistem yaratmaya çalıştılar. Tarih Kürtlerin bir uygarlığı yıktığını yazmıyor, ama bu uygarlıklara büyük hizmetler yaptığını yazıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kültür ve Sanat töreninde ödül dağıtırken şöyle dedi;”Son iki yüzyıl için üzüldüğüm iki şey vardır. Birincisi eğitim, ikincisi kültür ve sanat. Bu iki alanda taklitçilik yaptık.” Doğru bir söz. Ancak bu sadece iki yüzyıllık tarih için değil, bütün Türk tarihi için geçerlidir. Ulusal marşlarında da belirttikleri gibi ”tek dişi kalmış canavar ” diye adlandırdıkları medeniyetlere karşı savaşarak devlet kurdular. 10.yüzyıldan itibaren İslamlaşmaya başladıktan sonra da İslam’a ve İslam halifesine karşı savaşarak beyliklerini ve devletlerini kurdular. Resmi Türk tarih yazıcıları dışında kalan Türk tarihçileri ve tarih kaynakları bunu belgelemektedirler. Türkler İslam medeniyetini söndürdüler. Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Halifeyi, kılıç zoru ile kendi hizmetçisi yaptılar.

Tarihe kısaca bakalım;

Emevi halifesi Hişam (724-43) Horasan ve Deylem’de şehirlere ve İslam halkına saldırarak yağmalayan Türk boylarına bir elçi ile mektup gönderip İslam’a davet ediyor!!! Tarihçi Yakub‘a göre Tuğriş Kağan şu cevabı veriyor; ”Türkler arasında ne berber, ne terzi, ne kunduracı ne demirci vardır. İslamı kabul edersek nasıl geçiniriz?” Halen bugüne kadar yağmacılıkta ısrar ediyorlar.

Devam edelim

Selçuklu devletinin Sultanı, oğlu Mahmud‘u Bağdat hazinelerini ele geçirmek için Halifeye bir mektup ile gönderir; ”Ben senin kılıcınım ve hizmet göreninim, sen atalarının adeti gereği evinde kal, ben senin haksızlığa ve baskıya uğramana imkan vermem” der ve oğluna şehre girmesini söyler (M.Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi v.2.s.86) Mahmud bu emre uyar ve ordusuyla Bağdat kapılarına varır.

Halife Kürd emirliklerinden ve Arap güçlerinden Musul hâkimi Zengi‘nin önderliğinde bir koalisyon oluşturur. Türk akıncıları Halifenin sarayını, servetini ve cariyelerini yağmalaması üzerine Zengi komutasındaki güçler Türkleri kılıçtan geçirir.(age. s.108)
1000’li yıllarda Irak’ta Sünni – Şii çatışması vardır. Halifelik de Fatımiler ile Abbasiler arasında Şii ve Sünni inanışa göre bölünmüştür. Selçuklu komutanı Tuğrul, Halifeden kendisini Sultan olarak tanınmasını ister, Halife de; ”sen bir akıncıbaşı, yağmacısın, bir çete reisisin” diyerek red eder. Tuğrul 1057’de sekiz fil ve 60 bin kişilik ordu ile Bağdat’a yürür. Deylem askerleri ve Musul sultanı Büveyl, Tuğrul’un Bağdat seferine karşı çıkarlar. Bağdat önlerindeki savaşı kazanan Tuğrul’un komutasındaki askerler Halife’nin itiraz ve yakarmasına rağmen, Bağdat’ı yağmalar. Halkın güvenli yer diye mallarını sakladıkları Halife ve Vezirinin sarayları da yağmalanır. Tuğrul, “bu yağmaya engel olamıyorum. İstediğim 300 bin dinar yerine veziri ve Büveyhzade 120 bin dinar verdi. Onun için yağmalama oldu.(M.Altay köymen. Tuğrul Bey ve zamanı.s.102,105) Esir alınan Halife Tuğrul‘un bütün isteklerini kabul eder. Tuğrul Bağdat’tan ayrılınca Irak’ın Şii halkı ayaklanır ve hutbe Fatımi halifesi adına okunur. Halife Bağdat’ın güneyinde bir kabileye sığınır. Tuğrul 1060 yılında yine Bagdat’a gelip yağmalar. 1200 Şii evini yıkar ve Şii katliamı yapar. Tuğrul‘un şartları daha da ağırlaştırır ve halifeye dikte ettirilir. Tuğrul‘a Doğu ve Batının sultanı unvanı verilir. Halifenin heyetler kabul etmesi, kral ve emirlere unvan vermesi, ordu beslemesi, ülke yönetmesi yasaklanmış, günlük 500 dinar getirisi olan bir arazi ikta olarak verilmişti. Dünya işleri ile değil, ahiret ile uğraşacaktı, halkın devletine itaat etmesini isteyebilecekti. Tuğrul, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi Halifeyi sadece bir hizmetçi durumuna getirmekle yetinmedi. 70 ‘i aşan yaşına rağmen, Halifenin karısını Arslan Hatun‘u ve 13 yaşındaki kızı Seyidde‘yi alır. ”Halifelik tarihinde benzeri yok” diyerek itiraz etmeye çalışılmıştır. Tuğrul; ”ülkesini aldım, kullarını kölelerini aldım, maliyesini aldım, yetkilerini aldım ,namusunu aldım, şimdi iki bacak arasındaki bez parçasını mı korumaya çalışıyor” diyerek kızını alır, ancak birkaç ay sonra ölür.( D.Avcıoğlu, Türklerin tarihi c.3 )

1135 yılında Türkmen Komutan Mesut, Bağdat dâhil Irak şehirlerini yağmalamak ister. Halifeden kendisine sultan unvanı verilmesini ister. Halife kabul etmeyince Mesut Bağdat’a saldırır ve halifeyi esir alır ve hutbeyi kendi adına okutur. Ancak Halife Müsterşid Türklerin isteklerine karşı direnince Hamedan’da öldürülür. Bağdat’ta Müsterşid‘in oğlu Raşid Halife olur. Raşid Kürt emirliklerinin desteğini alır. Silvan tarihi yazarlarının, bizzat olayların içindekilerin anlatımına dayanarak, Halife Raşid’in Mesud’un komutasındaki akınlarına karşı Musul’daki Zengi emirliğine sığınır. Bağdat’a giren Mesut 1136 yılında el-Muktef’ i halife ilan eder. Kukla olan halife güç sahibi olmasın diye ”serveti elinden alınır. Sarayda bulunan bütün at, katır, kap-kacak, gümüş, altın, köle, cariye hizmetçi ve çadırlara el konur. Halifeye sadece 4 at ve Dicle’den su taşımak için üç katır bırakılır.” (D. Avcıoğlu. Age. s.16829)

Burada amacımız geniş tarihi anlatmak değil. Türk Hakanların, devletlerin, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Halifeleri ve dini kendi çıkarları için kullandığını örneklerle izah etmektir. Bu Halife atama, kılıç gücü ile gelip bu topraklara yerleşen Türkmen beyleri arasındaki çelişkilerde de ortaya çıkmıştır. Herkes kendi Halifesini, kendi hizmetçisini Halife yapmak için kendi aralarında da savaşmışlardır. 1258’de Hülagü Hanı‘nın Bağdat’ı yağmalaması ve son Abbasi Halifesini öldürmesine kadar sürer. Bu katliamdan kurtulan Abbasiler Mısır’daki Fatımi Halifesine sığınırlar.

1516 yılında Osmanlı Sultanı Yavuz Selim, Mercidabık savaşında Fatımi güçlerini yenince, Halife 3.Mütevekil esir ediliyor ve İstanbul’a getiriliyor. Halife mütevekil’in direnmesi üzerine, bir Abbasi, 29 Ağustos 1516 Halep Ulu camii’de Yavuz Selim’e sultanlık ve halifelik ”Hadım-ül Haremeyniş -Şerifeyn” unvanı veriliyor ve bütün İslam ülkelerine de Sultan Selim adına hutbe okunması ve halifeliğinin kabul edilmesi isteniyor. 3.Mütevekil, Halifenin seçimle olacağını söyleyerek kabul etmeyince Yedikule zindanlarında işkence ile öldürülüyor bir iddiaya göre. Yavuz Sultan Selim’in halifeliği de İslam ülkelerinde zorla ve savaşla alınan halifeliği kabul edilmiyor. Belki bu nedenle hiçbir Osmanlı sultanı Hac’a gitmemiş ya da gidememiştir.

Bugünkü Türkiye’de de durum değişik değildir. Din ve Diyanet devletin hizmetinde ve kadroları memurdur. Din, halifelik ve diyanet sadece kendi meşruluğu ve hâkimiyeti için bir araç olarak olarak hizmete sunulmuştur.

Tanrıları ve onların yeryüzündeki temsilcilerini hizmetine alan Tiranlar, diktatörler, Tanrıya ve onların yeryüzündeki temsilcilerine hizmet eden halkları esir almış, ülkelerini işgal etmiştir.

Erdoğan’ın dediği sadece son iki yüz yıllık tarihi değil, bütün tarihi taklitçiliktir. Sadece bu değil, yağmacılık ve katliamlar yaparak birçok medeniyeti yıktılar. Bugün Türkiye medeniyetler mezarlığına dönüşmüşse düşünmek ve sorumluları bulmak gerekir. 29 Aralık’taki bir TV programında Deniz Baykal; ”biz hala uluslaşma ve devletleşme sürecini tamamlayamadık. Balkanlardan, Ortaasya’dan, Kafkasfya’dan Kırım’dan gelen, Boşnak, Yunan, Bulgar, Çeçen, Abaza, Kırgız, Kırım Kazan Müslüman göçmenlerini ve yerli halkı bir potada uluslaştıramadık” dedi, doğru bir düşünce. Bunun mümkün olmadığının geç de olsa anlaşılmış olması iyidir, ancak bu beraberinde büyük bir korkuyu da getirmektedir. Erdoğan’ın; “bizi denize dökerler” söylemi belki bundandır. Herkes kendisini anlatır. Yerli halkların böyle bir düşüncesi yok, ancak onların böyle bir düşüncesi var ki korkuyorlar. Tarihte de bunun örnekleri var. Yakın tarihteki jenositler ve katliamlar örnektir.

Her toplum geleceğini belirlerken geçmişini de sorgulamalıdır. ” BİZ İNSANLIĞA NE VERDİK” sorusuna cevap aramalıdır.
02.01.2017