Marksizmi ‘Marksistlerden’ Kurtarmak

588

M.Mamaş

Sosyalist literatür, işçi sınıfını, “emeğinden başka satacak bir değeri olmayanlar” olarak tanımladı. Emek değerinin karşılığı ödenmeyen kısmına da artı-değer sömürüsü dedik. Bu artı değerin birikmesi sermayeyi oluşturmaktadır. Sermayeyi biriktiren burjuvazidir. Emek bunun kaynağıdır, emeği sarf eden ise çalışanlardır.

Bu emeğin yeniden ve yeniden sömürülmesi için sürekliliği sağlanmalı ve bunun da en önemli yolu sarf edilen emeğin aynı zamanda talebi karşılayacak düzeyde organize edilmesidir. Yani çalışanlar aynı zamanda alıcı, talepkar olmalıdır. Böylece ekonomik sömürünün kazalı belalı da olsa devamı sağlanmış olur.

19.yy.’a kadar ve 20.yy.’ın neredeyse ortalarına dek, “emeğinden gayrı satacak değeri olmayanların” ekseriyetle vaziyeti budur ve büyük fabrikaların önünde çaresizce uzayan işçi sıralarının dramatik ifadesi zaten her şeyi anlatmaktadır. Kötü barakalarda yaşayan bu insanların yalnızca karınlarını doyuracak olanakları bile zor zahmettir. Çalışma imkanı bulanlarının, işsiz olanlardan yaşam kalitesi yönünden pek bir ayrım çizgisi görülmez. Bu nedenle uzun yıllar “baldırı çıplaklar olarak” tanımlanmışlardır. Birikim yapma şansları olmayan bu kitlenin hayat şartlarına organize bilinçten yoksun derin bir öfkeleri vardır. Fakat en ufak kıvılcımda bu ‘kendiliğinden yığınlar’  kanlı bir sel halinde sokakların gürültüsünü değiştirmişlerdir. Dövüşen bu kitle, savaş içinde ‘öğrenmeye’ yavaş da olsa başlamıştır. Özellikle çoğu küçük burjuva kökenli aydınların Anarşizm akımı üzerinden belli bir düşünsel sistematik geliştirme çabası dikkate değerdir. Anarşizm akımı, Marksizmin ardılları tarafından yoksanmakla kalmamış, adeta bir mücrim gibi mahkum edilmiştir. Oysa ki, tarihe itilim kattıkları gibi, direnişçi bir damar olarak ve küçümsenmeyi hakketmeyen önemli bir fikir akımıdır da…Aynı yaklaşım “ütopik sosyalistlere” de reva görüldü…Marks’ın kapitalist sistemi bütünlüklü ele alan ve sömürünün kaynağını, yarattığı sonuçları ve de aşılması noktasında geliştirdiği fikirler ise bütün bu zincirin aşılması-geliştirilmesi zirvesidir ki hala çağımızın kitlelerini, entelektüel dünyasını ve akademik kürsüleri derinden sarsan gücünü korumaktadır.

Burada, ‘aşmak’ kavramı bizim cenahta psikolojik algı yüklemleri ile tahrip edilmiş durumdadır. Bir fikri veya kavramsallığı ‘aşmak’ demek onu ‘mahkûm etmek’ hatta fikirsel linçe tabiî tutmak olarak ele alınmakta. Eksikli bu yaklaşımı, bu anlamıyla düzeltme ihtiyacını vurgulamak isterim.

Sosyalizm tarihsel devamlılığı temsil eder.

Halklar ve uluslar sosyalizmin çağrısına büyük özveriyle, fedakârlıklarla, tarihte eşine az rastlanır bedellerle sahip çıktılar. Tüm kıtalarda ve ülkelerde daha önce bu düzeyde muazzam çalkantılar yaratan başka bir fikir belki de yeryüzünde yoktur. Ancak bu, sosyalistlerin Marks’ı ve sosyalizmi dogmatik bir kateşizmle dinselleştirecekleri anlamına gelmez. 1844 El yazmalarında Marks’ın, “kesin olan bir şey varsa o da benim Marksist olmadığımdır” ironisi sanırım bu tarz bir algılamaya göndermedir.

Marksizmin toplum ve doğa karşısındaki duruşu hareketi temsil eder ve bunun değişim dinamiklerini temel alır. Hala küresel sistemde yaşanan her kriz ve olguda anılmasının sebebi bu olsa gerek. Ancak bizler bu değişim dinamiğini anlayıp güncellemek yerine onu dogmatik tarzda Prokrustes’in* yatağı gibi her duruma uygulayarak  “öldürdüğümüzün” bilincinde değiliz. Kendimizi tembelce Marks’ın kitapları arasında sıkıştırıp durmaktayız. Hatim indirir gibi okuyup durduğumuz halde, tıpkı dindarların 1400 yıldır okudukları Kur’an’ı “anlayamıyoruz” demeleri gibi bizler de anlamadığımızı söylemiyor muyuz?

Marksizmin, ‘Marksistlerden’ kurtarılması gerekiyor. Tıpkı, Müslümanlığın İslamcılardan, Hıristiyanlığın Papalıktan, Musevilerin Yahudilikten kurtarılması gerektiği gibi.

Bizler de Marksizmi sosyalizm şeriatına dönüştürmedik mi? Stalin’in uyguladığı yöntemler yahut şu Kuzey Kore’nin Hanedan faşizmine çevirdiği rejim bu şeriatlaştırma anlayışının tezahürü değilse nedir?

Sorun, bizim değişim dinamiğini analiz edecek ve alternatifini sunacak donanıma sahip olmamamız. Zaman aktıkça materyalist yanımız idealist yaklaşıma dönüştü. Suçladığımız ütopistlere benzedik. Materyalizmi, bilim yöntemi yerine ‘dünya görüşüne’ ve bir çeşit amentüye indirgemiş durumdayız. Marksizmin beslendiği bilim alanına yabancılaştık. Felsefeden maddi olarak koptuk, inançsal olarak bağlandık. Hangimiz günümüzün kimya, fizik, biyoloji, matematik, tarih vs. gelişmeleri yakından takip edecek enerjiye sahibiz?  Elbette herkesin bu düzeyi yakalama şansı yoktur ama en azından asgari ölçülerde bu alanlarda kuramsal bilgi sahibi olmamız gerekmez mi? Politik kadrolarımıza temel bilimler üzerine kurulan felsefe yerine aynı ezberleri okutup durmak Marksizmi bilimden soyutlayıp imancılığa dönüştürmektedir. Kaldı ki, Marksizm geçmişten gelen ve geleceğe uzanan tarihsel bir zincirdir. Democritus’tan, Copernicus’tan, Kepler, Galileo, Newtoon, Darwin ve sair bilim insanlarının keşif ve bulgularından, teknolojik buluşlardan; antik düşünürlerden, Spartaküs’ten İsa’ya ve Rönesans aydınlanmasından süzülüp gelmemiş midir?

Bu ilişkimiz cidden kopmuştur. Entelektüel üretimimiz kısır döngüden kurtulamıyor. Bu kısır döngü sosyal bilimler alanında da aynen yaşanmaktadır ve siyasal olarak yenilenme mücadelesinde de tekrarın içindeyiz.

Yazımızın başında ‘emek sürecinin’ işleme mantığını ve kapitalist sisteminin dinamosu olan artı-değer sömürüsünün yalın görünümünü basitçe ifade etmeye çalıştık. Günümüzde, bu süreç son derece karmaşık başkalaşımlar geçirdi ki bunun mutlaka irdelenerek sınıfların konumlanması doğru tespit edilmelidir. “Emeğinden gayrı satacak değeri olmayanların”, “emeğinin bir kısmını belli koşullarda” satmayı imtiyaz algılayanların çelişkisi nedir sizce? Bizim şu işçi sınıfına ne oldu ki dünyada sınıf hareketi bu kadar geriledi?

Anlamıyor muyuz yoksa anlatamıyor muyuz? Gerçekten ne yapmalıyız?

Şu birkaç noktaya dikkatinizi yoğunlaştırmak istiyorum;

*İşçi sınıfı artık kendi içinde önemli düzeyde katmanlaşmıştır. Ev, araba sahibi olan, yıllık tatilini yapabilen, eğitim olanakları olan ve metropol ülkelerde sosyal kimi hakları devlet güvencesinde olan bir yapıya sahiptir. İşsiz kitleler bile tolore edilmektedir.

*Bunun en önemli sebebi, esnek üretim modeliyle geri bıraktırılmış ülkelerde emek sömürüsünün yoğunlaştırılmasıdır. Bu ülkelerde kırılgan bir bağımlılık ilişkisi kurularak metropol ülkede nispi refah ortamı sağlanmaktadır. Bu geri ülkelerde de belli eksen merkezler seçilerek kısmi kalkınma sağlanmakta ve buralar üzerinden risk yüklemesi dünyaya dağıtılmaktadır. Aynı şekilde bu ucuz işgücü cenneti metropolün fasoncusuna dönüştürülüyor. Ve bu şekilde ‘yarı sömürgeleştirme’ ilişkisi  tazeleniyor. Örneğin, Genaral Motors’un satın aldığı Opel otomotiv firması ağırlıkta Almanya’da üretim yaptığı için yakın zamanda kar edemediği gerekçesiyle kapatıldı…İşçi sınıfının bu eksen ülkelerde katmanlaşması daha belirgin çizgilere sahiptir ve kronik işsizlik tolore edilemiyor.

*Her bölgede bir veya birkaç eksen ülke seçiliyor. Örneğin Latin Amerika’da Brezilya-Arjantin, Ortadoğu’da Türkiye, Uzakdoğu’da Çin-G.Kore-Tayvan, Asya’da Hindistan vs…

*Afrika gibi, Orta Asya gibi önemli bir alan da alt-yapı sorunundan dolayı henüz arz-talep ilişkisinin sistematik işleyemediği coğrafyalardır. Kapitalist pazarı buralara yaygınlaştırmak ve talebi üretmek çabası ise henüz sürmekte. Merkezi Rusya ve çevresi de bu durumdadır…

*Kapitalist dünya sistemi, öncü sektörlerde istihdamı genişletmek suretiyle talebi genişletmekle mükelleftir. Öncü sektörlereki istihdam ardıl sektörün gerisinde kalırsa ciddi kırılmalara uğrayacaktır. Yani örneğin, bilgisayar-yazılım, biyo- genetik, kimya vb. alanlarda istihdam edilen kitle öncülük yaptığı sektörlerin gerisinde kalırsa talep daralacaktır. Öncü sektörel yapı tıkanırsa ardıl olanla küresel sistemi ne denli ayakta tutabilirler?

*Kapitalist üretim tarzını bildiğimiz kadar sosyalist üretim tarzının nasıl olacağını bilmiyoruz. Bunu iyi incelemek lazım…Sınıfların konumlanması, üretim süreçleri, emeğin başkalaşımı iyi analiz edilmeden politik bilincin kendisine nasıl taşınacağını da doğru tayin edilemez.

Bütün bu ve benzeri olguların detaylı irdelenerek fikri aydınlığa kavuşturulması ve belli formülasyonların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, kafamızdaki Prokrustes’in yatağını taşımakla olmuyor.

Sonuç olarak, sosyalizmin felsefik, toplumsal, siyasal bağlamda bilim arzına kavuşturulması önem arzediyor. Bu iddiası olan arkadaşlarımıza yeni fizik kuramlarına, biyo-genetik çalışmalarına, kimya, enerji ve uzay alanındaki bulgulara ve de çağın teknolojik yeniliklerine eğilmelerini önermek istiyorum. Marksizm mezuniyeti olmayan bir okuldur ve lütfen ezberlerimizi doğrulatmak için değil de ‘yeni’ şeyler üretmek için okuyalım, derim.

Gerçekten sosyalist üretim tarzı somut olarak nasıl olmalıdır ve sosyalist toplumun örgütlendirilmesi nasıl gelişecektir?  Demokrasi ile olan ilişkisi ve çatışmasının içeriği ve sonucu ne olmalıdır?…

Önümüzdeki yazımızda bu konuya değinmeye çalışacağım….

…………………………

*”Prokrustes Grek mitolojisinde geçen bir kahramandır. Atina-Megara yolunda yaşayan bir hayduttur Prokrustes. Prokrustes’in demirden bir yatağı vardı, bu yatak tam da Prokrustes’in boyuna göreydi. Prokrustes bu yatağın ideal uzunlukta olduğunu ve herkesin boyunun bu yatağa uygun olması gerektiğini düşünüyordu. Prokrustes bulunduğu yoldan geçen yolcuları misafir etme bahanesiyle yatağına yatırır sonra da eğer kişi yatağa göre kısaysa onu gererek uzatırmış, yok eğer yataktan uzunsa baltayla bacağını keser kısaltırmış. Böylece herkesi kendi yatağına uyan bir boyuta getirirmiş.”