Madımak Katliamı Niçindi!

1239

M.Mamaş

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Otelini topladıkları güruhla ateşe vererek 33 aydın insanı yakarak yapılan katliamın üzerinden yıllar geçti.

Yapılan yargılamaların sadece zevahiri kurtarmak anlamında sahnelendiğini hep beraber yaşayarak gördük.

Madımak katliamının devletin derin güçlerinin planlı bir organizasyonu olduğu bu gün daha iyi anlaşılıyor. Dönemin iktidar ortağı SHP’nin lideri müteveffa Erdal İnönü; “orada olup bitenlere müdahale edemiyor,net haber alamıyoruz” demişti. Zaten SHP içinde Deniz Baykal’ın başını çektiği “ulusalcı” ekip tarafından kuşatılmıştı, vitrin olarak tutuluyordu.

O yıllarda, serihildan dalgasıyla kitlesel desteğine ve moraline kavuşmuş ve devletin ilan ettiği “topyekün savaş konseptine” karşı yiğitçe direnen Kürt hareketi ile Alawi/Alevi kitlenin buluşmasından endişe ediliyordu. Madımak’ta katledilen aydınlar üzerinden bu kesime gözdağı verildi demek mümkün. O günlerde kitle hareketi bunun bilincindeydi. Bütün gösterilerde “gerilla Sivas’a!”  sloganı atılmaktaydı.

Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen’in İstanbul’daki cenaze töreninde Mecidiyeköy Köprüsü’nün orada bariz biçimde bizi taradılar. 200 bini aşkın bir kalabalık vardı. Tam bir provokasyon iklimi sahnelenmekteydi. Oradan Anadolu Yakası’na Karaca Ahmet Mezarlığı’na gittik. Sevgili Nesimi Çimen’in tabutunu bizzat mezarına indirmek istemiştim ve bu onura da kavuştum. Orada da polis saldırısına uğradık. Arkadaşlarımızı polis otosuna almışlardı. Kitle ile beraber etrafını kuşattık.

Otobüsün üzerine çıkan bir Emniyet yetkilisi; “benim de sizler gibi içim yanıyor, ben de sizlerden biriyim, dağılırsanız arkadaşlarınızı bırakacağız” diye konuştu. Bu konuşan şahıs, Hüseyin Kocadağ’dı; Emniyet Müdür Yardımcısı’ydı, Necdet Menzir’in. Daha sonra Susurluk kazasında ölünce hakkında birçok şey yazıldı basında. Sanatçı Musa Eroğlu’nu arayarak, “sen oraya gitme” diyen kişi olduğu belirtildi. Erzincanlı ve Alevi…

Ardından Gazi Mahallesi’nde yapılan katliam ve baskılarla bir “erken doğum” zorlanarak buradan doğacak sinerjinin önüne geçildi. Yani Devlet, Alawi ve sol aydın veya modernistlerin Kürt hareketi ile buluşmasından büyük endişe duyuyordu. Bu kesimi katliam ve provokasyonlarla baskı altına alarak bu süreci ördü.

Türk Devleti Osmanlıdan beri ‘Mezhep Makasını’ devamlı açarak-kapatarak bunu egemenliğinin bir kanlı aracına dönüştürmüştür. Bu gün de Daiş ve benzeri barbarlar üzerinden bu makası kullanmaya azmediyor.

Tarihte de hep görüldüğü gibi, Kürdistan yine tüm bu sistemin kurbanlarının sığınağı haline gelecektir. Kürdistanlılar bu gerçeğin bilincinde olarak kendi aydınlığımızın bu coğrafyanın umudu olduğunu unutmamalıyız.

Kendi aydınlarını, sanatçılarını ve halkını katleden hiçbir düzen ayakta kalmamıştır, kalamaz da!

Engizisyon Mahkemesinin yakarak idam ettiği Giordano  Bruno’nun; “beni yakarken benden daha fazla korkuyorsunuz” demesi gibi bizler onların aydınlığımızdan her katliam sonrası daha çok korktuğunu ifade edebiliriz.

Bizi yakarken bizden daha fazla korkuyorsunuz!

Goethe’nin ölmeden söylediği son sözleri ile direnelim: “ışık,daha fazla ışık,sadece ışık!…

02.07.2015