KÜRTLÜK!

937
ismail beşikçi

Necat Demirci

Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) Sarı Hoca’nın (İsmail Beşikci) hayatında çok önemli bir eşiktir. Bir ihbar ile başlayan yargılanma serüveni bu ocaklara dokunuşu, Kürdistan coğrafyasına ve Kürt gerçekliğine gömülmesi ile bugünlere kadar evirildi. İlk gözaltına alınıp sıkıyönetim mahkemelerince tutuklanana dek çokça duyduğu bir şeyi kitaplarında da, makalelerinde de epeyce işler: ”Kürt diye bir şey yoktur, Kürtçe diye bir şey yoktur!”

Aidiyetin ne olursa olsun, gerçekliğe aidiyeti toplumbilimci, aydın Sarı Hoca’nın yaşam mottosu gibi. Yargılandığı sürede kendisine mülkiyelilerden çok iyi bir avukat atama vaat ediliyordu, tek bir şart ile: Siyasi savunma yapmamak! Sıkıyönetim mahkemelerine karşı varoluşundan ve tüm aidiyetlerinden soyunan Kürdistan gerçekliğini sırtına yüklenen bir bilim insanı olarak çıktı, aidiyeti gerçekliği idi.

Anılarında kendisini ziyarete gelen bir ”Sason”ludan bahseder Sarı Hoca. Ziyaretçi ısrarla Hoca’yı görmek ister, Musa Anter göstermesine rağmen, sormaya devam eder, Beşikciyi görmeye geldim diye. En son Anter dayanamaz; ”ulan Ayı, işte İsmail Beşikci, illaha senin gibi mi olmalı koca elli, koca ayaklı, elleri kıllı, pala bıyıklı olmak zorunda mı” der…

(Bu arada o dönem Kültür Ocakları davasında yargılananlar gibi KDP davasından yargılananlar da vardı diye not düşmek isterim. Bu notun sebebini soracak olanlara ayrıca cevap vermek daha doğru olur)

Kürdistan ulus ülke gerçeğine çarpan bir bilim insanı Türk devleti ile böyle yüzleşti. Sadece Türk devleti ile değil, varoluşu ile bir ”iç hesaplaşma” yaşayarak kendi aidiyetlerinden soyunmak zorunda kaldı. Bir aydın ne yapması gerekiyorsa, görevi ne ise, toplumsal olarak ”aydınlığı” ne tarafa düşüyorsa, o gerçeklikten hiç sapmadan, bedelini ödedi  ve ödediği bedeli daha sonraki yaşamında da siyasal – politik sermaye olarak kullanmadı.

İşgal atındaki Kürdistan gerçekliği ile, Türkiye’de ”Kürtlük” ile açık seçik yüzleşirken ”resmi ideoloji” olarak Türkiye devlet egemenliğini sürdürme ideolojisini tıpkı bir başka Marksist aydın Fikret Başkaya gibi tarifledi. Resmi ideoloji tariflemesini ya Fikret Başkaya, ya da Sarı Hoca yapmıştır yanlış hatırlamıyorsam.

Kürdistan’da ”Kürtlük” ülke gerçekliğinin ete kemiğe bürünme halidir. Kürdistan bir ülke ise, varoluşu da elbette ”Kürtlük” ile şekilleniyor, yani red edilemez olgusal bir hal alıyor. Türk devleti bu gerçeklik ile tüm kurumsallığını seferber edip, Kürdistan ülke gerçekliğinin son kalan olgusu ”Kürt nüfusu”nu ortadan kaldırmak, kalanı inkar etmek, ve buna uygun ideoloji dizayn etmek ile uğraştı ve hala uğraşıyor. ”Kürtlüğün” bir bedeli vardır. Sosyal statünüz, sınıfınız ne olursa olsun, bir gün Kürt olmaklığınız ile, ”Kürtlüğünüz” ile bir şekilde yüzleşirsiniz. Anter’in deyimi ile, ”kıllı elleriniz”, ”pala bıyıklarınız”, ”Ayılığınız” gelir yakanıza yapışır.

Rahmetli babam Ağrılı bir Kürt’tür, Kürdistan’lıdır. İyi bir sosyal demokrat ve CHP’li idi. Sözümona soykırımcısını da çok sever, yemek masalarında da bu anlamda anlatımları olurdu. Kürdistan’da ”Kürtlüğüm” ile ilk dokunuşum, birgün Ulucanlar cezaevinde onu ”Kürtlüğü” ile benim üzerimden yüzleştirecekti, öyle de oldu! 11. koğuşta, ne kadar ”kıllı” bölücü var ise, onlarla evladını paylaşıp, diğer evlatlara doğal olarak ”babalık” rolü üstlenmek zorunda kaldı. Ve ”Kürtçe” şarkılar dinleyerek ”Kürtlüğüne” bir parmak bal çalan babam, siyasal olarak da benim üzerimden ”HADEP”e oy vererek hesaplaştı. Çünkü karşısında oğlunu yani ”Kürtlüğünü” görüyordu demir parmaklıklar arkasında.

Bu her Kürdün bir şekilde ”Kürtlüğü” ile yani varoluşu ile, yani ülke gerçekliği ile, yani toprak sorunu ile doğal bir yüzleşme halidir. Yani kesinlikle ”dramatik” bir siyasal hikaye falan değildir. Kürdistan’da her aile, ya da topraklarından kopartılmış her Kürt, şayet tüm varoluşunu Türk devletine peşkeş çekmemiş ise, bir şekilde ”Kürtlüğü” ile yüzleşir. Evladı dağa gider, babası işkence görür, komşusu tecavüze uğrar, bir gerilla soyulup teşhir edilir, dili yasaklanır, müziği talan edilir. Hangi Kürt yoktur ki, Kürtçeden Türkçeleştirilmiş halk şarkılarını dinleyip, bu ülkeye ve Türklüğe veryansın etmesin! Hani Kürt yoktur ki, varlığını ”Türk” varlığına armağan eder iken ”Kürtlüğü” ile yüzleşmesin! Hangi Kürt yoktur ki, Hasip Kaplan mecliste yemin ederken, dişlerini gıcırdatmasın! Hangi Kürt yoktur ki, ülkesine bakarken, yıkılmış, yok edilmiş, varoluş savaşı veren, son zerresindeki ”Kürtlüğü” ile yüzleşip bir ”ax” etmesin! Hangi Kürt yoktur ki, ”yitik ülke” li bir dengbêj dinlerken gözünden yaş süzülmesin…

Tüm bu girizgah, şu veya bu şekilde Kürdistan ülkesinde, ”Kürtlüğü” ile yüzleşmeye dair ”Ahmet Türk”ün tutuklanması ile ilgilidir. Kültür ocaklarından bugüne, herşey değişse de, tek değişmeyen ”Kürtlüğümüz”.

En barışçımız, ortak vatancımız, ihanetçi diye suçlananımız, dışlananımız, hatta siyasal olarak ”evcilleştirilmiş” ”Ensarioğlumuz”, misakı millicilerimiz, Türkiyelilerimizin dönüp dolaşıp çarptığı duvar, ”Kürtlük” duvarıdır.hoca1

Sarı Hoca’mız bile Türk olmaklığı yetmedi, ”aydın” olmaklığı ile Türk devletinin karanlık duvarları arasında ”Kürtlük” gerçeği ile yüzleşti, 17 yılını zındanlarda geçirdi! Ve hala iki büklüm Kürdistan ulus ülke gerçekliğine tüm devrimci tarih bilinci ile, kendi has gülümsemesi ile gülümsüyor ve tanıklık ediyor.

Daha nasıl anlatsın Türk devleti? Ya Türksün ve ”yitik ülken” ile birlikte yok oldun, ya da Kürtsün ve toprağın ile bedeninde taşıdığın varlığın ile, olguların ile, ülken ile, ”Kürtlüğün” ile yok olmalısın!…