KÜRTLERİN UTANMA VE «İNFERİORİTE» DUYGUSU!

353

-Siyasete yansımaları-

Mehmet Müfit

Birçoklarımız, Kürtlerin neden hep ezik, utangaç, kendini ifade edememe, söylemek istediğini söyleyememe, «infériorité» duygusuna sahip olma ile ilgili çokça düşünmüşüzdür. Hep korku ve kendini «gizleme», açığa vurmama halet-î ruhîyemiz, günlük yaşamımızda «banal» -sıradan, yadırganmayan bir davranış biçimine dönüşmüştür. Kürtlerin çoğu günlük yaşamlarında, yaptıkları «siyasi» ve kültürel faaliyetlerinde bunun farkında bile değiller.

Ünlü Fransız sosyoloğu Vincent de Gaulejac, «Les sources de la honte» (Utanmanın kaynakları) adlı eserinde, utanmanın, «ya ‘kişisel’ durum içinde, fiziki ya da psikolojik kötü muameleye kişinin uğraması, yakınlarının horlanmasının sonucu, veyahut, ait olduğu grubun, sosyal sınıfının, ailenin, etnik grubun haksız, geçerli olmayan asimilasyonun sonucu olarak kendisini gösterdiğini» belirtir. (age. sayfa 69)

«Utanma, gizlilik ve sessizlik içinde kendisini geliştirir… ve var olmayı zehirler» der, Gaulejac. (age. sayfa 261). Özellikle kuzeyli Kürtlerde güçlü «kimlik bunalımının» yaşanması, Türk sömürgeci sisteminin kendisine dışarıdan sürekli ve yaşamın her alanında cebren empoze ettiği horlamaların ve aşağılamaların utanma duygusuyla «varlığını zehirlemesi» hadisesidir. Albert Memmi ise, bu durumu sömürgeleştirilmiş olanın «inkâra dayanan kişiliksizleştirilmesi» yani «deshumanisation’u» olarak tanımlar. (Portrait du colonisé, sayfa 106)). Bu konuda, yazılacak ve söylenecek çok şeyin olduğunu hepimiz bilmeliyiz.

Esasen, ezen ve ezilen milletler ya da sömürgeci ve sömürge ülkeler ilişkilerinde kaçınılmaz olarak «utanma», «infériorité» duygusu ve ezilenin «deshumanisation’u» oluşur, oluşturulur. Önemli olan, bu son derece negatif olan ve ezilen milletlerde doğal gelişmeyi «toute azumut» (çok yönlü) olarak engelleyen duygunun farkında olmak, ezilenin kişiliğini ve benliğini bundan temizlemektir.

«Utanma duygusu», «kendini küçük görme» duygusunu besler, bu da «aşağılık kompleksine» sahip olmaya yol açar. En kötüsü, bu durumun Kürtlerde «interiorisé» yani «içselleştirilmiş» olmasıdır. Dolayısıyla burada, sindirilmiş bir kişilik ve sindirilmiş bir kimlikle karşı-karşıya bulunuyoruz. Çocuğuna Kürtçe öğretmemeden tutun siyasette kimliğini ön plana çıkarmamaya kadar bir dizi davranış bozukluğu bu utanma duygusunun içselleştirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Kürtlerde bu, tam manasıyla kültürel ve siyasi bir olguya dönüşmüştür. Öyle ki, Kürt siyasi lider kadrolarının, çoğu zaman izah edilmekte zorlanılan «siyasi davranış biçimlerindeki» «anormallikler» bu fenomenal ruh halinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

«Kendini küçük görme» duygusu tarihseldir

Sırasıyla; utanma, kendini küçük görme duygusu ve aşağılık kompleksi Kürtlerin siyaset yapma ve uygulama metodunu doğrudan etkilemektedir; Kürdistan’ı işgal edip ilhak eden sömürgeci milletler karşısında ezilip-büzülme, kendini onların «alter-egosu» olarak görememe bu duygudan kaynaklanmaktadır. Kürt «siyasi sınıfının» siyaset kültürünü nerdeyse bu duygu ve icraat belirlemektedir. ‘Türkiyeciliğin’ ve gönüllü devşirmeciliğin Kürtler arasında oldukça yaygın olmasının esas etkenlerinden biri olarak, bu söz konusu duyguyu ele almak ve irdelemek son derece önem kazanmaktadır.

Güney Afrika özgürlük mücadelesinde, «aşağılık kompleksi özgürlüğün önündeki en büyük engeldir» der Nelson Mandela. (Un Long chemin vers la liberté, sayfa 119). Bu duyguya karşı yeni bir bilinç oluşturmadan Apartheit rejimine karşı özgürlük mücadelesi verilemeyeceğinin üzerinde özenle durmuşlardır Güney Afrika liderleri. Kürt aydınlarının ve siyasetçilerinin Güney Afrika tarihinden de öğrenmelerini önemsiyorum.

Doğu Kürdistan’da, 1990’li yıllarda Noşirwan Mustafa’nın bizzat arkadaşlarıma ve bana bu yönlü görüşler anlattığını hatırlıyorum; Kürt liderlerinin Arap, Fars ve «büyük-küçük kardeş» duygusu ve davranış biçimiyle Türklerle olan ilişkilerinde hareket ettiklerini özellikle eleştirmişti. 2004 yılında Silemaniye’de kendisini ziyaret ettiğimde yine bu konu üzerinde durmuştu. O dönemde oldukça yoğun görüşmeler yapılıyordu Arap ve «komşu» devlet yetkilileri ve liderleriyle. Kürt liderlerinin halen «büyük-küçük kardeş» duygusundan kendilerini kurtaramadıklarını ve bunu, yaptıkları siyasete yansıttıklarını belirtmişti o.

«Kendini küçük görme» duygusu, Kürtlerde tarihe uzandığını da görmek mümkündür. Salahattin Eyubi örneği oldukça öğreticidir; onun üç danışmanı, «akıldanı» vardı; ikisi Kürt birisi de Yahudi asıllı idi. Her iki Kürt de Salahattin’ın biyografisini yazmışlardır. İbn Shaddad (1145-1235), isminden de anlaşılabileceği gibi Şaddadi Kürtlerinden gelme dönemin büyük aydınlarından birisiydi ve Selahattin Eyubî’nin yakın danışmanıydı. Buna rağmen o, bütün yazılarında Selahattin’ın Kürt kimliğini özenle gizlemeye çalışmıştır. Aynı işi Selahattin’in diğer danışmanı İbn Khallikan da (1211-1282) yapmıştır; hatta bu daha da ileri giderek Selahattin’in Arap olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. (Bakiniz Boris JAMES, Saladin et les Kurdes, sy. 80-81)

Bu iki Kürt yazarın ve akılmendi’n konjonktürel siyasi sebeplerden dolayı Selahattin’in Kürt kimliğini gizledikleri iddia edilebilir, ama ben, daha çok dönemin hâkim Arap kültürü karşısında «infériorité», «kendini küçük görme» duygusundan kaynaklandığı kanaatindeyim. O dönemde, askeri ve siyasi güç üstünlüğü Kürtlerde olmasına karşın bu iki yazarın islamiyetin de etkileri altında Arap kültürü ve kimliği karşısındaki ezikliklerini başka türlü izah edemiyorum.

Demek ki, «Kürtlük bilincinin» oluşturulması ve düşmana karşı sıhhatli bağımsız siyaset yapılması için, «infériorité» duygusunun ve «aşağılık kompleksinin» farkında olmak son derece önemlidir. Ne var ki, Gaulejac’in dediği gibi, öncelikle, «kendi kendisini tanımlamayı becerebilmek», «kimliği mücadeleyle talep etmek» gerekiyor.

Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin vardığı aşama milli bilinçte derinlemesine bir değişikliğe yol açmadığından dolayı «kültür direnişi» geliştirilememiştir. O bakıma, «Kürtlük bilinci» ve «Kürtlük hafızası» sığ kalmıştır.

Her şeyden önce, şunu görmek gerekiyor; «utanma», «kendini küçük görme» duygusu ve «aşağılık kompleksi» derinlemesine o kadar sinmiş ki Kürdün kişiliğine, bundan dolayı kendisine ait olmayan, kendisini hiçleştiren, ezen, yok eden sömürgeci Türk siyasetinden kopamamaktadır. Onun kopmaz bir parçası gibi hareket etmektedir. Asıl handikap buradan kaynaklanıyor.

Kürtler, Türk siyasetinin bir parçası mıdırlar?

Bugün, Türk anayasının kısmen değiştirilmesi tartışmalarına bakalım, ne görüyoruz? «Evet mi», «Hayır mı» ya da «Boykot mu» tartışmaları başını almış gidiyor. Tartışmaya katılan herkes bir dizi argument ileri sürmektedir. Oysa ki, önce yukarıdaki soruya cevap verilmesi gerekiyor.

Elbette ki Kürtler, düşman saflarında ve cephesinde olup bitene, her türlü gelişmelere ilgili olmak zorundadırlar, onun her hareketini izlemek durumundadırlar. Ne var ki, aynı zamanda bütün Kürtler bilmek zorundadırlar; Türk devlet sistemi onlara ait değildir. Bu bakıma, kendisini onun dışında görürse şayet doğru bir bakışa sahip olabilir. Bütün vatanseverlerin bildiği gibi, Türk düşünce ve siyasi sistemi dışına çıkılmadan bağımsız düşünce ve bağımsız siyaset mümkün değildir. O halde nasıl oluyor da, Türk sömürgeci devlet sisteminin restorasyonu icraatlarında «Evet» ya da «Hayır» tartışmalarında müdahil olunuyor? Kürdistan davasının çıkarlarına ilişkin en ufak bir öneri ve değişiklik söz konusu mudur?

Bu durumda, önerilen anayasa maddelerindeki değişikliklere ilişkin referandumu «Boykot» etmek Kürtler için doğru olanıdır. Tekrarlamak gerekirse; Türk devlet sistemi, iktidar erki içindeki kliklerin çatışması sonucu bir çalkantı ve iktidar mücadelesi yaşamaktadır. Birçok sebepten dolayı Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi bu durumdan ne yazık ki yararlanamıyor. (Bu ayrı bir tartışmanın konusudur). Türk devleti ise, kendisini yeniden reorganize ederken kimsi «anayasa değişikliğini» gündeme getirmiştir. O halde şöyle bir soru sorulabilir, Türk devletinin bu söz konusu reorganizasyonunda Kürdün çıkarı nedir? Var mı böyle bir çıkarı? Eğer yoksa Kürt neden Türk devletinin bu toparlanmasının bir parçası olsun? «Evet» ya da «Hayır» tartışmasını yapan Kürtler, Türk devletinin faşist olduğunu, Kürdistan’da yok etme savaşı sürdürdüğünü unutuyorlar galiba! Burada bir başka soru da şudur, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketini bastırıp, Kürt halkını katliamlardan geçirecek olan devletin anayasa değişikliklerine nasıl oluyor da taraf olunabiliniyor?

O bakıma, «Evet» ya da «Hayır» tartışmalarını yürüten Kürtler daha çok, bilerek ya da bilmeyerek Türk düşünce ve siyasi sistemi içinde kendilerini görmektedirler ve bu durumda bağımsız düşünmeleri, bağımsız hareket etmeleri mümkün değildir. Gönüllü devşirmeler dışında kalanların öncelikle bundan kurtulmaları gerekiyor. Bu da, sahip olunan «aşağılık kompleksini» boşa çıkarmakla gerçekleşebilir. Bunun için ilk yapılması gereken icraat asimilasyona karşı çıkmaktır. Bilmek gerekiyor ki, asimilasyon sadece dil ve kültür alanıyla sınırlı kalmamaktadır, aynı zamanda siyasidir. Bu alanda, asimilasyon oldukça tehlikeli rol oynamaktadır; Kürtlerin, Türk siyasetine entegre olmalarının koşullarını yaratmaktadır. O halde, Kürtlük bilinci gereği, her türlü entegrasyona karşı çıkmak doğru ve zaruridir.

07.02.2016