KÜRT DRAMI

836

Mahmut Alınak

Şırnak halkının ıstırabı beni Kars’tan bir tsunami gibi önüne katıp Şırnak’a sürükledi. İçimde volkanlar gibi patlayan korkunç manzaralarla karşılaştım. Recep Tayyip Devleti elde silah şehirleri kuşatma altında tutuyor. Her adım başı silahların soğuk nefesini hissediyorsunuz üstünüzde. Kanun, kural yok; hukuk ayaklar altında. Kanunsuzluk kanun olmuş, KANUNSUZ BİR DEVLET HÜKÜM SÜRÜYOR. Cıvıl cıvıl insan kaynayan o renk cümbüşü Cizre, Nusaybin ve diğer şehirler şimdi yaslı bir sessizlik içinde, yaralı. Sokaklar kan ve gözyaşı kokuyor. Şırnak’ın kapıları yedi aydır halka kapalı. Tırlar şehirden havaya uçurulmuş binaların enkazını taşıyor gün boyu .
Tayyip Erdoğan padişahları bile geride bırakan fermanlarla kanlı bir yönetim sürdürürken, “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ!” diyenlerden eser yok burada. Halk kendi topraklarında sürgün hayatı yaşıyor. Yedi aydır Cudi Dağ’ı eteğindeki vadilerde kurdukları paçavra çadırlarda yaşam savaşı veriyorlar. Çadırı olmayanlar güneşten ve yağmurdan korunmak için -yapraklar kendilerini ne kadar koruyabilirse- ağaç dallarından yaptıkları kulübelerde barınıyorlar.
Yemek ihtiyaçlarını gidermek için elde avuçta ne varsa satmışlar; yaşadıkları sefalete şimdi bir de açlık eklenmiş. Şırnak belediyesinin verdiği kısıtlı pirinç, mercimek ve makarnadan başka kimseden bir dirhem yardım görmemişler. Yemeklerini sığındıkları çadır ve kulübelerin önünde yaktıkları ateşte pişiriyorlar. İçme suyu ihtiyaçlarını derelerden taşıdıkları suyla karşılıyorlar.

Gıdasızlık en çok çocukları vurmuş, bir deri bir kemik, iskelete dönmüşler, ayakları çıplak, üstlerinde doğru dürüst bir elbise yok. Büyükler gibi çocuklar da şaşkın, bize sitem dolu yabancı gözlerle bakıyorlar. Ne gelen var, ne de soran. Bir unutulmuşluk çemberi ile sarılmışlar.

Kış yaklaşıyor, Botan’ın kavurucu sıcakları buralara veda ederken, kış mevsiminin soğuk nefesi yalıyor çadırları. Çocuklar üşüyecek!
Çadırı rüzgârda uçmuş altmışlı yaşlarda bir kadının sarsıcı sözleri tüylerimizi diken diken ediyor. Açıkta kalmış yatakları ve yerdeki birkaç parça eşyayı göstererek, “Hendekler bahaneydi,”diyor. “Bize zulmetmek için bu hendek işini çıkardılar başımıza. Arabalar dolusu mayınlar gökten mi yağdı şehirlere? Mayınlar devletin insanları ve arabaları iğneden ipliğe aradığı yerlerden geçirilerek sokuldu şehirlere. Devletin bu işte parmağı vardı. Kameraların önünde sokaklara mayın döşenirken, devlet büyükleri seyretti. İsteseler engelleyebilirlerdi. Devlet istese firmaların hendek açan kepçelerini sokaklara sokmazdı. Hendek açan ve mayın döşeyen gençlerden bazıları da devletin paralı muhbirleriydi. Şimdi hendek mi kaldı, neden Şırnak’a dönmemize izin vermiyorlar? Sadece evleri değil, mahalleleri bile toprağa gömdüler. Getirin televizyonları bu halimizi çeksinler, dünya perişanlığımızı görsün. Kurban olduğumuz Allah bile unuttu bizi, ne yapacağımızı bilmiyoruz!”

Oğlunu keskin nişancıların kurşunlarıyla kaybettiğini sonradan öğrendiğimiz yaşlı kadının kulaklarımda çınlayan yanık sesiyle çadırlar arasında dolaşırken; uluslar arası birer şöhret olan Leyla Zana, Selahattin Demirtaş, Kemal Burkay, Figen Yüksekdağ, Pervin Buldan, Ertuğrul Kürkçü, Sezgin Tanrıkulu ve daha birçok siyasetçi ve aydını halkla aynı kaderi paylaşmak ve dünya kamuoyunu oluşturmak üzere yedi ay önce burada kurdukları çadırlarda hayal ediyorum. Böyle sivil bir tavır geliştirmiş olsalardı, elbette birçok şey şimdiki gibi olmayacaktı.

Yanımda götürdüğüm çadırı burada kurup bu insanlarla birlikte yaşamayı düşünürken, “Suriyeli göçmenler dünyada gündem oluyor, ama onlardan çok daha ağır şartlarda yaşayan Kürtler neden kimsenin dikkatini çekmiyor?”sorusu içimi alev alev yakıyor. Kürtler nasıl kara yazgılı bir halk ki, dünyanın tüm kapıları kapatılmış yüzlerine. İnsanlığın bu trajediye uyanması için acaba Kürtlerin de Suriyeli göçmenler gibi milyonlar halinde sınır kapılarına yürümeleri mi gerekiyor?

Sorular çığ dağları gibi kıskaca alıyor beni. Kendimi çarmıha vurulmuşçasına çaresiz ve güçsüz hissediyorum.

5 Ekim 2016