Kürdistanlı Yarasını Gösterir mi?

862

Necat Demirci

Kürdistanlılarda yaralarını göstermek, şayet kolektif bir hafıza oluşturmayacaksa, işkencecilerini anlatmak, bunun melodramını yazmak adet değildir. Çünkü 100 yıllık soykırım, işgal, ve sömürge kimsenin acısını, yarasını, bedelini, kaçışını, yenilişini, mücadelesini toplamda savaşını bir diğerinden farklı ve değerli kılmaz. Kürdistan’da ana anadır, baba babadır, kardeş kardeştir, çocuklarsa çocuk. Ortada paylaşılmış bir ülke ve sömürgeleştirilmiş bir ulus vardı, gerisi dayatılmış bir savaştan sırtına yüklenmiş yazgıdır.

Kürdistanlıya işkence edilmesi, öldürülmesi, sürülmesi, yargılanması, zındanlarda onurunun çiğnenmesi, soykırım, sürgün, tecavüz ve ölüm yeterli değildir. Çünkü sen hayatta kaldı isen, soykırımcının için senin acılarını emip sömüren ve bunu pazarlayanlar için yeterli bedeli ödememişsindir. Bir insan için korku ile uyanmak bile bir bedeldir. İşgal ve sömürge ülkesi Kürdistan’da 100 yıldır süren ve bizleri enkaza çeviren, yaralarımızın bile mülkünü elinde tutup, bunu balolarda, sinema şölenlerinde, şiir gecelerinde, barış fetişizminde pazarlayanlar yine ezen ulustur. Bize sadece hafıza kuyusuna attıklarımız kalır.

2000 yılında ismimi sorduklarında, Bursa terörle mücadelede ismimi söylemeyi, Türk devletinin bana vermiş olduğu kimliği ve o kimliğin benim üzerime giydirdiği her ne varsa, işte onu inkar ettim, susup cevap vermedim! Onlar için ben Necat Demirci idim. Ben bir Kürdistanlı ya da Sırbistanlı olabilirdim, ancak soyumu kıran, ülkemi işgal altında tutan devletin yurttaşı olamazdım.

Herhangi bir Kürdistanlı ne hissediyorsa, sömürgecisinin ve onun sorgu ”meleklerinin” yüzüne baktığı zaman gördüğü ne ise, ben de onu görüyordum, hepsi bu! Bir bavul ve bir bağlama ile yakalanmıştım. Bu parmaklarımı ezip, bir daha elime bağlamayı alamayacak duruma getirmeleri için yeterli idi. Yüksel Ayoğlu Halk Müziği araştırma eğitim merkezinde, konservatuar sınavlarına hazırlanan Necat Demirci’nin sınavının, herhangi bir Kürdistanlının parmaklarının da, müziğinin de kıymeti olmadığını zaten hayat öğretecekti. İşkencecilerim beni çırılçıplak dört ayak etti! Konuş, bu pasaportu sana kim verdi, yoksa götüne bu jopu sokacağız dedi. Dört ayak, götüm onların elinde olduğu halde, cevap vermedim. Soykırımcının işkencecilerinin, o göte o jopu sokup sokmadıklarını hiç bilemeyeceksiniz! Bir dahaki sefere Türkiye’ye geldiğim zaman, işkencecilerimle oturur, kayıt altına alır, ve canınız çektikçe izlersiniz. Bu anlatılanların Necat ile yani Nedja ile hiçbir alakası yoktur, bu; Kürdistan’lı herhangi bir sömürge çocuğunun Kürdistanlıların hafıza kuyusuna attığı bir taştan ibarettir, işte ezilen ulusun kolektif hafızasıdır, yeri gelmişken, pek de anlatmadığım bu iğrenç hikayeyi, sizlere değil, bu satırları okuyacak herhangi bir Kürdistanlıya ve yine bizlerin aynadaki yansımasına, fırlatıp atıyorum. Bir Kürdistanlının hayatta kalması, kaçması, savaşması, onlar için iğrenç bir pazardan ve dedikodudan ibarettir. 2000 yılında belki 15 gün önce yakalansam, Ulucanlar 11. koğuşta (PKK koğuşu) hayata dönüş operasyonuna denk gelip, belki de ölüp gitmiş de olabilirdim, o zaman bu katliamcılar, belki de benim resmimin de olduğu kolektif hafızamızın duvarının tam dibinde, iğrenç şiirlerini okuyup, analarımızın elini nasıl tuttuğunu, Kürdistan’da nasıl dolaştığını anlatıp, niye ölmediniz diye soramayacaktı!

Ve fakat başka bir Kürdistanlı bulup soracaklardı. Çünkü ezen ulus ahlaksızlığı ve namussuzluğu, Kürdistan’ın iliklerine kadar işlemiş, gözlerimizin içine bakacak kadar alçaklaşmıştır. Hayatta kalmanız, aslında yetmezdi, tam o sıralar, DGM 1 nolu mahkemece, O. K. adlı bir hakim ile gözgöze gelecektik. Açlık grevleri sürerken, beni koğuşa kabul eden, ve açlık grevine katılmamam yönünde çıkan koğuş kararını da bana ileten Orhan Doğan arkadaşımı, ağabeyimi yadedeceğim. Avukat görüşlerine bile yalnız gidilmez olduğunu öğrendik, çünkü düşmanların gardiyan olur, cezaevi savcısı olur, görevli asker olur, başka bir koğuşun mahkumu olur, ziyaretçin bile düşman tarafından sana yollanmış olabilir, avukat kılığına bile girmiş olabilir.

Sömürge ulusa kılıktan kılığa girerek sokulmak, Türk devletinin bir taktiğinden ibarettir, yaşadığın hayat, bunu sana mecburen öğretir Kürdistan’da. Ezilen ulusun, çırılçıplaklığını ve enkazını yine bir koğuş içerisinde, kolektif bir mücadele hattına çeviren, o güzel yoldaşlar, hayatta kalanlar, ve belki ölenler… Hiç biriniz bu onursuz, haysiyetsizlerin gözünde yeterli bedeli ödemediniz! Çünkü ölmeli idiniz ve sizden geriye bir şey kalmamalı idi…

Hiçbirimizin acısı, hiçbirimizinkinden kıymetli, az ya da çok değil! Kürdistan’da kimse acı yarıştırmaya yeltenmez, sömürgeciler, acılarımızı ahlaksızca sömürürken bile, bu böyledir.

Kürdistan’ın bir ülke olduğunu unutturmaya çalışan, adına ”büyük Kürdistan” diyerek bir ideoloji olduğunu savunan soykırımcıların türedileri, sizler Kürdistanlıların burnunun dibinde, kontra güçlerin, özel savaş uzmanlarının birer sözcüsü gibi, hem acılarımızı emiyor, hem analarımızın elini tutmak ile övünüyor, hem de analarımızın acılarını bizlere pazarlamaya yelteniyorsunuz! Yetmiyor ulus ülke gerçeğimizin faşist bir ideoloji olduğunu sayfalarınızda paylaşıyor, bunu tartışıyorsunuz, tarihsel gerçekliklerimizi, acılarımızı lime lime ediyorsunuz, akbabalar gibi. Bunu barış adına yapıyorsunuz bir de, hiç haya etmeden…

Allah’a inanıyorsanız Allah belanızı versin, inanmıyorsanız Allah belanız olsun!

Kürdistan kolektif hafızasına, bu enkaza dönmüş ulusal kuyumuza, bu taşı utanarak atarken, Kürdistan ülkesinin bir ideoloji, ulusunun ise onların sadık köleleri, acıklı hikayelerinin figüranları olduğunu sananların canı cehenneme!