KÜRDİSTAN’IN GÜNEYİ ve BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU

527

H.Hüseyin Yıldırım

Kürdistan Lozan Kölelik Anlaşmasıyla Avrupalı emperyalist güçlerce dört parçaya bölündü. Herbir parçası Türkiye, İran, Irak ve Suriye devlet sınırları içine alınarak sömürgeleştirildi. Kürd millet egemenliğine el konuldu. Kürdler buna başkaldırdı. O günden bugüne buna karşı silahlı direniş içinde oldu. Fakat bu direniş ağır bedele karşılık bir sonuç alamadı. Kürdler bir yana dünya –emperyalist ve sosyalist blok- bir yana idi. Kürdlerin tek başına dünyayı yenmesi mümkün olmadı ama mücadelesinin meşruluğunu daima sıcak tuttu.

1990’larda Sovyet Blok’u dağılınca ABD önderliğinde tek kutuplu bir dünya yaratma girişimi başlatıltı. Buna uygun politikalar oluşturuldu. Bu iş Doğu Avrupa ve Balkanlarda başarılı bir şekilde uygulandı. Sonra yaşadığımız coğrafyaya el atıldı. İlk müdahale Afganistan’a yapıldı. Sonra Irak işgali, derken Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Katar ile devam edildi. Sırada Fas’tan Pakistan’a kadar var olan 22 ülke sırasını bekliyor.

Bu politikaya ABD’nin 21.Yüzyıl politikası denildi. Önceleri BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) sonra GOP (Genişletilmiş Orta Doğu Projesi) olarak adlandırıldı.

Bu projeye göre 22 ülke yıkılacak, bölünecek, bünyesinde yeni devletler oluşacak ve yeni sınırlar konulacaktır. Proje buydu ve bu proje bugün bir adım ileri, bir adım geri olarak uygulanmaktadır. Eski statükolar parçalanmaktadır.

Bu projenin ruhu anlaşıldığında görünen şudur. Kürd millet düşmanı devletler tasfiye edilecek. Bunların bünyesinde millet ve mezhep temelinde yeni devletler kurulacak. Bu şu demektir. Kürdistan’ı sömürgeleştiren devletler parçalanırken Kürd devleti bağımsız olarak tarih sahnesine çıkacaktır. GOP’nin mantığı budur.

Şimdi Kürd siyasetinin bu proje karşısında aldığı pozisyona bakalım. Sahada güçlü olan siyasal güçlerin programlarında hedef olarak Kürdistan’ın bağımsızlığı yoktur. Fakat kime sorarsanız sorun “Bağımsızlık Kürdlerin hakkıdır“ cevabını alırsınız. Bu mantık uzun yıllardır Kürd siyasi dünyasında egemendir. Mustafa Barzani’nin Rusya’dan dönmesiyle Irak-KDP tarafından formülle edilen “Irak’a Demokrasi, Kürdistan’a otonomi“ savunuldu. Bu tespit giderek Kürdistan’ın diğer parçalarındanda ilgi gördü. Bu tutum 1974 sonrası Kürdistan’ın Kuzeyi’nde birçok hareket tarafından aşıldı. Önlerine hedef olarak bağımsız Kürdistan’ı koydular.

“Irak’a Demokrasi, Kürdistan’a otonomi,“ ve aynı tutumun Kürdistan’ın diğer parçalarındanda savunulur olması Kürd milli mücadelesine çok zaaflar yükledi. Kürd milli kurtuluşunu parçacı konuma sürükledi. Bir düşmana karşı savaşılırken öbür sömürgeci ile ilişkiler geliştirildi. Bu ilişkiler süreç içinde kirli bir aşamaya vardırıldı. Bu ilişki hem parça içinde hem de diğer Kürdistan parçaları arasında telafisi mümkün olmayan yaraların açılmasına yol açtı. Katliamlara varan suçlar işlendi.

İran Şahı ile anlaşan Irak-KDP, 1967-1968 yılları arasına İran-KDP’ye yönelerek tüm önder kadrolarını öldürdü. Cesetleri bir römorka konularak İran Şahı’na gönderildi. 1979 tarihinde bu kez Humeyni rejimi ile anlaştı. İran Pastaranlarıyla birlikte İran-KDP’ye karşı savaşıldı ve sayısız kadrosunu katletti.

1971 yılında Türk devletinin siparişi ile Saitler ve arkadaşları karanlık bir komplo ile katledildi. Bugüne kadar cesetleri gizlendi.

YNK, Irak-KDP’den ayrıldıktan sonra dönem dönem aralarında katliamlara varan vahşetler yaşandı. Bugüne kadar Irak-KDP-YNK arasında süren savaşta 34 bin insan karşılıklı öldürüldü. 6 bin insan karşılıklı esir alındı. Şimdiye kadar bu insanların cesetleri bile bulunamadı.

Suriye Kürdlerini zaman zaman Esad diktatörlüğüne sattı.

Irak-KDP ve YNK ile PKK arasındaki savaşta keza karşılıklı olarak binlerce insan öldürüldü.

Kürd siyasal dünyasında bu vahşet yaşanırken sömürgecilerimiz el ovuşturdu. Bu vahşeti yaratanlar da sömürgecilerimize dayanarak diğer Kürd hareketlerine karşı kendini korudu. Kürd milli çıkarı bir yana itildi, bunun yerine parti çıkarları monte edildi. Bu mantık bugün de Kürd siyasi hareketlerinde egemen tutumdur. Bu nedenle milli bir siyaset ve milli birlik oluşamamaktadır. Fakat buna karşın sömürgecilerle “kardeş, dost ve stratejik müttefiklik“, “birlikte yaşam“ siyaseti geliştirilmektedir. Yanı sıra sömürgecilere işgal yolu açılmış bulunmaktadır. Sömürgecilerin egemenliğindeki parçalar bir yana şu an “kurtarılmış“ Kürdistan’ın Güneyi bile İran ve Türk işgaline açılmıştır. Sayısını bilmediğimiz karakolları mevcuttur. Her köşe başında bir MİT ve VAJA bürosu vardır. Irak güçleri orada kalsın. Kısa olarak geçtim. Manzara bu mudur, evet budur.

Bu durum Kürd milli dinamiklerini paramparça etmiştir. Parçalar ve politik güçler arasında derin düşmanlıklar yaratmıştır. Ortaklaşa ortak milli bir politika ve milli birlik kurmayı zorlaştırmıştır. Her ne kadar şu an aralarında kanlı bir çatışma yaşanmasa da bu tehlike sürekli vardır. Geçmişi bir yana bıraksak bile 1992 ve sonraki süreç ele alınırsa bunun nedeni net olrak ortaya çıkar. Yazıyı fazla uzatmadan kısa notlar halinde olan biteni izah etmeye çalışayım.

Kürdistan’ın Güneyi’nde 1992 yılından sonra “Irak’a demokrasi, Kürdistan’a otonomi“ tespiti aşıldı. Federasyon savunulmaya başlandı. Irak ile ortak bir Anayasa metni hazırlandı. Birçok sorunda anlaşıldı, birçoğu da sürece bırakıldı. Sürece bırakılanların hiçbiri yerine getirilmedi. Irak merkezi hükümeti buna yanaşmadı. Federasyon kağıt üstünde kaldı. Fakat Kürdistan’ın Güneyi de -facto olarak bağımsız bir statü kazandı. İşte sorun burada başlıyor. Güneyli güçler bunun kıymetini bilmedi. Bunu milli bir kazanım olarak görüp devleti devlet yapan kurumlar oluşturmaları gerekirken eskiden kalma düşmanlıklar baz alındı. Ortaklaşa bir planlamaya gidilmedi. İki başlılık o günden bugüne sürüp geldi. Bunu yaratanlar bu durumdan hiçte rahatsız değildirler. Onlar Kürd millet çıkarı yerine bireysel, ailesel, aşiretsel ve partisel çıkarlarını esas aldılar. Kendi aralarında anlaşıp Kürd millet servetini kardeş kardeş paylaştılar. Aralarındaki “sağlıklı“ bir ilişki varsa budur. Eğer bu değilse 1992 yılından bu yana ülkeyi fiilen yöneten bu güçler Kürdleri devletleşmeye götüren kurumları tekleştirirlerdi. İki peşmerge gücü, iki istihbarat bugüne kadar sürüp gelmezdi. Ortak bir dış siyaset oluştururlardı. Sistemin şeffaf bir ekonomik politikası olurdu. „Yeşil ve Sarı Zone“ arasına Dergele sınırını koymazlardı. Say ki say, bitmiyor ki.

Sonuç olarak baktığımızda Kürdistan’ın Güneyi’nde bölgesel mafia yönetimleri var.

Herbirinin silahlı güçleri var.

İstihbarat teşkilatları var.

İşkencehaneleri var.

Cezaevleri var.

Sokak ortasında muhalifleri kurşunlayan çeteleri var.

Dergele’de aralarına bir de sınır çekmişler.

Karşılıklı silahlı adamlar dikmişler.

Bu mafiatik yöntemlerle Hewler’de Kürd millet servetini hortumlamak için kendi aralarında bir de üst yapı kurumunu oluşturmuşlar.

İsmini IKBY (Irak Kürdistan Bölge Yönetimi) koymuşlar. Gerçekte ise tam bir hukuksuzluk ve soygun düzeni kurulmuş.

Başkanlık koltuğu hukuksuz olarak işgal altındadır. Düşünün ki adam Başkan ama Başkan olduğu iddia ettiği alanın üçte ikisinde meşru kabul edilmiyor. Kararları geçerli olmuyor. Oralara ayak bile basamıyor. Bu nedenle halk arasında “kaçak başkan“ sıfatı ile anılıyor.

Başbakan koltuğu hakeza hukuksuz olarak işgal edilmiş.

Hükümet meşruiyetini yitirmiş, işgalci, yasadışı, hukuksuz bir “ikili çıkar şebekesi“ kurulmuş. Muhalefetin Parlamento’ya sokulmaması buna yol açmış. Yol açanlar darbe yönetimi gibi iktidarını sürdürüyor.

Bir siyaset düşünün ki milletin meşru Parlamento’sunu yok saysın, milletin çıkarlarını kendi bireysel, ailesel, aşiretsel, partisel çıkarına kurban etsin. Hırsızlık, hukuksuzluk, rüşvet ve yolsuzluk, aleni adam öldürme soyadları olsun. Bazıları da bunları millete umut olarak satsın. Hırsızlara, soygunculara, katillere “sayın“ deyip dursun. Oysa bu sayın denilen zevat sömürgecilerimizin kontrol ettiği, onlar vasıtasıyla Kürdleri denetime aldığı işbirlikçilerdir. Kürd milletinin düştüğü hale bakın.

Hak yok, hukuk yok, adalet yok.

Tipik Orta Doğu aile diktatörlüklerinin benzeri hakimiyet var.

Kürd milletinin servetini har vurup harman savuruyorlar.

Bu diktatöryel, soygun sistemine itirazlar oldu.

Halk sokaklara indi.

Temsilcileri sorunları halkın tek meşru mercii olan Parlamento’ya taşıdı.

Soyguncular sokağa asker yığdı.

Parlamento Başkanı dahil muhalif Parlementerleri Hewler’e sokmama kararı alındı.

Parlamento muhalif güçlere yasaklandı.

Fakat iki çıkar grubu orada soygun sistemlerini sürdürmenin icraatını sürdürmektedir.

Halkın hiçbir sorunu çözülmez. Dert ettikleri de yok.

Öyle bir sistem kurmuşlar ki bir taraftan mantar gibi milyarder ve milyonerler türerken halk açlık sınırının altında yaşıyor. Temel ihtiyaçları su, elektrik gibi sorunları bile çözülmüş değildir. Ki bunlar devrime her şeyini verenlerdir.

Öyle bir soygun sistemi oluşmuş ki bunu artık gizlemenin olanağı kalmamıştır. Fakat bunu sürdürebilmeleri için halkın yükselen çığlığını bastırmak için işi yalana-dolana bindirmişler. Halkın eline bayrak verip bağımsızlığa gidiyoruz derken, onun eşliğinde verdikleri mesajlarla düşmana kaygılanmanıza gerek yoktur. “Evet çıksa da bu bağımsızlık ilan edilecek anlamına gelmiyor“ ikiyizlülüğü yapılıyor.

Halkın iradesi ile seçilen ve toplumun %30’nun iradesini temsil edenleri Parlamanto’ya girme yasağı getiren hukuksuz, adaletsiz, iki çıkar grubunun –Irak-KDP ve YNK’nin Merkez Kanadı- Parlamento kararı alınmadan aldıkları karar ve bunu halka sunmaları anti-demokratik bir uygulamadır.

Konu öyle hassas bir konu ki bunun boykotu da olmaz. Bu anti-demokratik yöntemle alınan karar halkın oyuna sunulduğunda kuşkusuz bağımsızlık için kalbi atan herkes buna ilgisiz kalmaz. Canı gönülden destekler. Bağımsızlık yönünde bir sonucun çıkması için elinden geleni yapar. Şu an muhalif olan güçler –GORRAN HAREKETİ, YNK’nin bir kanadı ve KOMEL- bu sıkıntıyı çekiyor. Anti-demokratik, meşru olmayan bir kararın hukuksuz olarak kendilerine dayatıldığını iddia ediyorlar. Bu kararı meşru görmüyorlar ama buna rağmen bağımsızlık referandumu olursa kitlesiyle bağımsızlıktan yana irade beyanında bulunacaklarını deklare ettiler.

Bağımsızlık Referandum kararı alanlar diyorlar ki, “Bağımsızlıktan yana mısın, yoksa karşı mısın?“ Kürdistan’ın Güneyi’nde şimdiye kadar hiçbir siyasal güç bağımsızlığa karşıyım dememiştir. Sorun bu da değil. Sorun iktidarı elinde bulunduran çıkar gruplarının kendi hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını gizlemek için bağımsızlık gibi kutsal bir hedefi hukuksuz olarak kendi çıkarına uyarlayıp kullanmasıdır. Muhalefetin karşı çıktığı budur.

Bağımsızlık, bir milletin çağa uygun olarak kendini örgütlemesi, her alanda gelişmesini sağlayacak kurumlaşmayı oluşturması, hukuk kuralı çerçevesi içinde işlemesi, milli ekonomi, konut, eğitim, sağlık, milletin güvenliğini sağlayacak milli bir ordu, milli istihbarat ve hepsinin önceli milli politika oluşturulmasıyla başlar. İçerde kendileri gibi düşünmeyen herkese baskı, zorbalık uygulayarak, dışarıda Kürd millet düşmanı sömürgecilerle gizli ve karanlık ilişkiler kurarak bir millet adına bağımsızlık oluşturulamaz. Yanı sıra Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürd kazanımlarına sömürgecilerle aynı parelelde düşmanlık yapılarak Kürd milleti adına bağımsızlık savunulamaz. Savunuluyorsa bu şu demektir. Kürd milletinin kutsalığını kendi kişisel, ailesel, aşiretsel, partisel, bölgesel çıkarları için kullanmak olur. Bu da, Kürd milletinin tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkmasına hizmet etmez.

Bağımsızlık bir milletin kendisini geleceğe taşıyan en temel ilkedir. Bu da millici güçlerin ortaklaşacılığı ile olur. Meşru merciî de Parlementodur. Dünyanın hiçbir yerinde Parlamento’nun kararı olmadan bir referandumun yapıldığı görülmemiştir. Fakat şu an bağımsızlık referandumunu topluma dayatan Irak-KDP ve YNK’nin Merkez Kanadı bunu dıştalamıştır. Hukuksuzluk yapmıştır. Buna mecbur kalmışlardır. Çünkü hırsızlıklarını, hukuksuzluklarını örtbas etmek için önlerinde başka bir yol kalmamıştır. Bu nedenle yan yana gelip böylesi bir emrivakiyi topluma dayatmışlardır.

Sorun sadece bu da değildir. Kuşkusuz içte halkın kendi üstlerinde korkunç bir baskısı var ama esas sorun bu her iki çıkar grubunun izledi politikanın ABD’ye güven vermediğidir. ABD bunlardan umudu kesince bu kez onları aşıp PYD/YPG üzerine hesap yapmaya başladı. Buradan Kürdler ordulaştırılarak bağımsızlığa gitme uygulamasına geçti. Irak-KDP ve yedeğine aldığı YNK’nin Merkez Kanadı bu durumdan müthiş derecede rahatsız oldu. Bu nedenle alelacele bağımsızlık referandumuna gitme kararını aldı. Ama şimdiye kadar hiçbir uluslararası güç bu karara destek vermedi. Buna rağmen bağımsızlık referandumu olur mu, olmaz mı bir yana evet çıkması halinde bağımsızlık ilan edilebilinir mi bu da açığa kavuşmuş değildir.

Tüm dünyanın onay vermediği Güneydeki bağımsızlık referandum kararına belki Türkiye destek verebilir. Türkiye, ABD’nin Kürd devlet projesini PYD/YPG üzerinde inşa etmeye çalıştığını tıpkı Irak-KDP gibi görmektedir. Türkiye-Irak-KDP şu an kendi deyişleriyle “stratejik müttefiktirler.“ ABD’nin Kürd devlet inşasını PYD/YPG üzerinde yürütmesi Irak-KDP’yi devredışı bırakır. Bu da Türkiye’nin işine gelmez. Fakat diğer yandan Türkiye’nin değişmez “Kürt Politikası“ var. Irak-KDP eliyle de olsa bağımsızlığı desteklemesi biraz zor. Bu konuda her ne kadar “kabullenilemez“ dese de Türkiye henüz kesin olarak bir politika belirlemiş değildir. Konuyu tartıştıkları yönünde bilgi var sadece.

Bu arada İran devreye girdi. Katar krizinden sonra İran Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geldi. Öğrendiğim kadarıyle Türkiye’ye iki öneride bulunmuş. İran, Türkiye’den kendileri ile Suudiler arasında arabulucu olun ricasında bulunmuş. İkincisi, Kürdistan’ın Güneyi’nde kararlaştırılan bağımsızlık referandumuna ortak karşı çıkılmasını, Irak-KDP üzerinde baskı yapıp referandumun yapılmamasını istemiş. Türkiye de buna karşı başta PKK olmak üzere Kürd örgütlere karşı ortak tutum almayı istemiş. Bu konularda nasıl bir seyir izlenilir bakacağız.

Bağımsızlık referandumu olur mu olmaz mı bu süreçte bölgemizde yaşanılacak gelişmelere de bağlıdır. Katar krizi ortadadır. Türkiye de hedeftedir. Suriye’deki gelişmeler ve her şeyden evvel İran’a karşı geliştirilecek uygulamalar birçok planı devredışı bırakabilir.

Ki şu an en çok bağımsızlık borazancılığı yapanların ABD’nin PYD/YPG’ye yatırım yapmasına kadar bağımsızlıktan yana olmadıkları da sır değildir. Daha evvel başta Mesud ve Neçirvan Barzani olmak üzere Irak-KDP ve başta Celal Talabani olmak üzere YNK sorumluları Irak’tan ayrılmak istemediklerini defalarca dile getirdiler. Dedikleri sadece şudur. “Bağımsızlık Kürdlerin hakkıdır.“ Ki bir yerde bir hak varsa bu hak alınmaya çalışılır. Fakat Irak-KDP ve YNK’nin bugüne kadar böyle bir dertleri olmadı. Ki “Bağımsızlık Referandumu“ kararının alındığı bir süreçte Hoşyar Zebari, 25 Eylül’de yapılacak bağımsızlık referandumunda ‘evet’ oyu vermenin Irak’tan ayrılmak anlamına gelmeyeceğini dile getirdi. Referandumda “İnsanların Irak’ın birliğinden, toprak bütünlüğünden yana olduğu yönündeki söylemlerini duyacaksınız. Biz Bağdat ve Erbil arasında diyalog istiyoruz. Tüm bunları anlıyoruz. Biz bağımsızlıktan bahsetmiyoruz, biz referandumdan bahsediyoruz.” Ve daha da ileri giderek, “Kerkük’ün ya da tartışmalı üç bölgenin Kürtler tarafından ilhak edileceği anlamına gelmeyeceğini“ ifade etti.

Bunlar bilinmesine karşın birçok güç koro halinde “bağımsızlık ilan edildi ha edilecek destekliyoruz“ deyip durdu. Buna dereyi görmeden paçayı sıvama denir.

Peki bundan sonra ne olacak?

Diyelim referandum oldu. Sonuç bağımsızlığa evet şeklinde çıktı. Bu kirli çıkar grupları bunu ilan edecekler mi? Halkın iradesini resmileştirecekler mi? Yoksa sömürgeci başkentleri yol geçen hanına çevirip onları ikna turlarına mı çıkacaklar? Bunu yapacaklar, dünden belli. Dostları Türkleri buna razı etmeye çalışacaklar. Nedeni PYD/YPG’nin önünü almak içindir.

Haziran 2017