KÜRDİSTAN’I DEĞERLİ YAPAN PETROL MÜ, YOKSA BAŞKA BİRŞEYLER Mİ?

305

M.MAMAŞ

Küresel Güçlerin Kürdistan ilgisini salt ‘petrol ve doğal gaz ihtiyacına ve emperyal iştaha’ bağlı olarak okumak klasik algımıza uygun düşse de, konuya bu indirgemecilikle yaklaşmak her özgün durum ve şartta aynı doğrusal sonucu yaratmayabilir. Eğer sorun yalnızca ‘petrol ve doğal gaz iştahı’ olsaydı, bu kaynakları zaten her türlü alma olanakları olan bu güçler dün olduğu gibi bugün de alma kudretine sahipler ve onlardan başkası da zaten alma durumunda değildir.

Olay sanıldığı gibi bu kadar basit değil…

Her ne kadar bu klasik indirgemeci yaklaşımımız yadsınamayacak bir muhtevaya sahipse de, bunun yeni dünya şartlarında ve oluşan güç denklemleri bağlamında güncel irdelemelere ve konumlanmalara muhtaç olduğu da inkar edilemez. Zira her çelişki özünü korusa da, bu çelişkinin sarmalandığı maddi koşullar ve çözümünün araçları ve de biçimleri bizi dinamik davranmak zorunda bırakabilir. Bu nedenle olay gerçekten de o kadar basit değil ve kitabi doğrularımız hayatın gerçeğiyle karşılaşırken dimağımızda kekre bir tat oluşturabilir.

Ne yani, Küresel Güçler bağımsız bir Kürdistan devleti olmadan bu yeraltı zenginliğini alamazlar mı? Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki alırlar ve bu konuda bizim bonkörlüğümüzün pek de etkileyici bir tarafı yoktur. Üstelik onlara rağmen 100 yıldır çırpındığımız halde kalıcı tek bir mevzi elde edemediğimiz de ortadadır. Sömürgeci devletler herşeyimizi aldılar ve zırnık vermedikleri bir yana bize katliam, soykırım ve asimilasyon dışında birşey de vermediler.

Dünya güçleri şimdi bu denklemi Kürdistan üzerinden alabora etmek istiyorlar.

Bunun Küresel egemenlik ve hegemonya mücadelesiyle, dünya sisteminin güvenliğiyle, elbette iktisadi gerçeğiyle ve aynı zamanda bunun gerektirdiği belli değer yargıları ve kültürel bağla da ilişkisi var. Bu yönüyle bakıldığında tarih boyu jeopolitik değeri kritik olan Orta Doğu’nun günümüzde dünyanın bir numaralı güvenlik alanı haline geldiği açıkça teslim edilecektir. Petrol ve doğal gaz kaynakları ve kapitalist pazar değeri açısından da kritik değeri ortadadır. Dolayısı ile dünya düzeni açısından kaderine terkedilecek bir bölge değildir. Ancak yüzlerce yıldır kangrenleşmiş toplumsal yapısı ‘siyasal İslamcı’ akımlar örneğinde görüldüğü üzere büyük sorunlara yol açan, sınıfsallaşmakta direnen ve belki de bunun çözücü dinamiklerinin gelişmesini engelleyen arkaik yapısıyla, modern üretici güçlerin gelişme olanağı bulmadığı bir bölgedir de. Orta Doğu’nun küresel kapitalist düzenin gereklerine uygun düzenlenmesi bu nedenle yaşamsal bir zarurettir.

Kürdistan devleti bu jeopolitiğin ve toplumsal yapının düzenlenmesinin önemli bir dizayn aracı ve kalkış üssüdür. Çünkü Kürdistan bölgenin en güçlü dört devletinin statükosunu parçalama gerekçesine, potansiyeline ve dinamiklerine sahip özel bir konuma sahiptir. Bu özelliğinden dolayı Küresel Güçlerin ‘statüko bozumcu’ aracıdır. Kurulacak yeni düzenin ‘garantör bölge devleti’ potansiyeline de sahiptir. Bu statüko, her zamanki ‘böl-parçala-yönet’ yöntemi ve esası üzerinden yürütülecektir. Bunun kapitalizmin küresel çapta yeniden yapılandırılmasından tutun da İsrail’in güvenliği konusuna kadar bir dizi nedeni var. Bu ‘bölme ve çarpma’ işleminde meydana gelen her boşluğa dinamik toplumsal yapısı ve yüksek motivasyonu dolayısıyla Kürtler yerleşmektedirler. Seküler dinamik toplumsal yapısı ve İsrail ile ‘stratejik müttefiklik’ kurabilecek koşulları oluşacağından hareketle özel bir konumun da en önemli adayıdır.

Elbette bu denkleşme durumu bize herşeyin ‘istemesek de bahşedileceği’ anlamına gelmez. Bu yeni düzende kendimizi ne denli organize edip sisteme dayatabilirsek milli kazancımız o ölçüde genişleyecektir. Yani azmimiz, yeteneğimiz ve toplumsal dinamiklerimizin düzeyi Küresel Güçlerin programından yararlanma şartıyla doğru orantılıdır.

Köhnemiş Orta Doğu düzeni yıkılıyorken, gelecekte kurulacak yeni statükoda kaplayacağınız alanı milli performansınız belirleyecektir. Bunu tayın eden de toplumsal dinamikleriniz, ittifaklarınız ve tüm bunların bileşkesi olan milli gücünüzdür. Ne olayların akıntısına kendimizi salıvermek rehaveti, ne de dünya güçlerinin bizden yana geliştirdiği rüzgara direnç göstermek imtinası! İkisi de ölüm-dirim ikileminde eşit ağırlık teşkil eder ki bunun uyumunu ihlal etme şansınız ve lüksünüz yok.

Orta Doğu’nun toplumsal yapısını kangrenleştiren en önemli şey ‘siyasal İslamcı düzen’ anlayışıdır. ‘Dinci şeriat/İslam Şeriatı’ olarak tarif edilen düzen İslam’ın ilk döneminden bugüne kadar sürüp gelmiştir. Günümüzde bu iddiasını halen de devam ettirmektedir. Ve yukarıda izah etmeye çalıştığım nedenlerden ötürü stratejik değerdeki jeopolitiği tehdit eden en ölümcül kuvvete dönüşmüştür. Bırakalım bu coğrafyada ‘sınıf hareketi, sosyalizm, demokrasi’ vb dinamiklerinin serpilmesinin zeminini; bir bütün anlamında insan popülasyonunu ve dünyeviliği ortadan kaldırma düzeyine ulaşmak üzere olan ve ‘Yeni Ortaçağ’ düzeni kurmaya aday karanlık bir dönem üzerinden tüm hayatı çölleştiren insanlığın bu başbelası güçlerinin ortadan kaldırılması günümüzde öncelikli bir soruna dönüşmüştür. Bu ‘kıyameti erkene aldırma’ anlayışı çözülmeden bu bölgeye ilişkin yapılan hiçbir bir program başarıya ulaşamaz.

Orta Doğu’nun bir ucundan diğer ucuna şöyle geniş bir yay çizin; ‘Siyasal İslamcı’ düzen anlayışının toplumsal dokusunu ele geçiremediği tek organizmanın Kürtler ve Kürdistan olduğunu kolaylıkla göreceksiniz. İran gibi otokton, binlerce yıllık kesintisiz bir devlet geleneği olan ve bizimle aynı kadim kültürden gelen bir millet bile buna direnmeyi başaramadı. Pakistan’dan Fas’a kadar, Fas’tan Suriye’ye kadar ve hatta Afrika, Malezya, Endonezya gibi uzak coğrafyalarda bile toplumsal yapının dokularına işleyen bu anlayış, nasıl değerlendirirseniz değerlendirin ama Kürdistanlıların dokularına hükmedemedi. Mental ve siyasal alanda Kürdistanlılar ‘dünyevi’ özelliklerini korudular ve toplumsal çölleşmeye yenilmediler. Bu yüzdendir ki seküler toplumsal yapısıyla dünya güçlerinin dikkatini çekmektedir. Kürtlerin ve ülkesi Kürdistan’ın bu özelliği petrolden ve doğal gazdan çok daha değerli bir zenginliktir.

Dünyanın Kürdistan ilgisi büyük oranda bu nedenlerden gelmektedir. Fosil enerji kaynakları bazlı bir Kürdistan yaklaşımını son derece yetersiz görmekteyim. Bizler aynı zamanda kurulacak yeni toplumsal yapının güzide bir model ülkesi olmaya adayız. Tüm bu ve benzeri sebeplerden dolayı ABD liderlikli Batı ittifakının özel bir çabayla koruduğu ve geliştirdiği bir ülke ve millet haline geliyoruz. Dinci gericilik ve kanlı ceninlerinin Kürtlere ezdirilmesinin en önemli nedeni de budur. Öyle dinamik ve cepheden cepheye dans eder gibi savaşa koşan gençliği ve yürekli halkıyla yükselen bir yıldıza dönüşmemiz dünyanın gözbebeklerini bize dikmiş durumdadır. Yuri Trifonov’un dediği gibi; “dünyanın gözbebeklerinin dikkatini çekmek zafer değil midir!”

Artık ABD destekli Kürdistan savaşçılarını nerede karşısında görse dağılan ve direnemeyen IŞİD barbarlarının yenilgisi de göstermektedir ki yüzlerce yıllık karanlığın güçleri Kürdistan kayasına çarparak parçalanmaktadır. İşte bu, Orta Doğu tarihinde başlayan ‘Rönesans’ın Kürdistan yıldızıyla ilk aydınlığına kavuşmasıdır. Dünyaya sevgili bir zafer armağan ettik ve bunun unutulması mümkün değildir. Irak ve Suriye gibi koca devletlerin bile karşısında duramadığı bu barbarlığı durduran ve darmadağın eden Kürdistan halkı ve onun yiğit evlatlarının dünya güçlerinin himayesine kavuşmasının boşuna olmadığı ve sadece pragmatik çıkarlarla izah edilemeyeceği gün gibi ortadadır. Yüzlerce yıldır elde edemediğimiz bu şans, bu başarı ve kenetlenme hali bize ‘orantısız bir aşk’ gibi görünmektedir ve pek çoğumuz gayet tabii olarak ‘fakir kız zengin oğlan’ misali bu yeni aşkın sınıfsal çelişkisinin varacağı hazin sonucun kronik kuşkuculuğunu yinelemekteyiz. Sonuçta dünya devi ABD ve Batı ittifakının koruyucu kanatlarının altında öbeklenerek yükselen Kürdistan mücadelesi birçok insanı pimpiriklendirse de, bu orantısız denkleşmenin arkasında büyük hüsranların yaşanabileceği kaygıları taşınıyor olsa da, ‘Soğuk Savaş’ ikliminde şekillenmiş politik algımızın refleksif algoritması bizi ‘ideal olanla’ ‘reel olan’ arasında çalkalayıp dursa da, yaşanmakta olanların bizim ‘anti-emperyalist dürtülerimizi’ güncel anlamıyla haklı çıkarmadığını görmek lazım.

Evet, dün Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi bu emperyalist güçlerin onayı ve desteği ile gerçekleştirildi, fakat bu güçler bugün bu statükoyu parçalamaktadırlar. Sadece Kürdistan merkezli değil, tüm Orta Doğu’da parçalamaktadırlar. Dolayısıyla şimdi ‘anti-emperyalizm’ refleksi, Kürtler gibi ‘sömürgealtı’ bir milletin değil, bu milleti tahakküm altında tutan devletlerin ve bölge gericiliğinin sarıldığı bir kavrama dönüştü. Bu bölge gericiliğinin emperyalistlerden milyon kere daha gerici olduğu açıktır. Bizi millet olarak tarihten silmek isteyen bu gericiliğin ‘anti-emperyalizm’ dürtülerimizi kaşımalarına dahi izin verilmemelidir. Kürtler ABD ve Batı ittifakıyla ilişkilerini telaşa düşmeden milli kazanımları temelinde sonuna kadar ilerletmelidirler ve stratejik olarak kenetlenmelidirler. Aksi halde bu bölge gericiliği bize hiçbir yaşam şansı bırakmaz. Her devlet bu imkandan istifade ederken, Kürtlere ‘emperyalistlere güvenilmez’ denilerek bu tarihi fırsatı tepmemiz istenmektedir.

Sovyetler Birliği devasa bir güç olduğu halde Nazi faşizmine karşı ABD ve İngiltere ile ittifak kurmak zorunda kalmıştı ve kimseler de ‘anti-emperyalizmin’ gereklerinden bahsetme ihtiyacı duymamıştı. Nedense Kürtlere ‘emperyalistlere ne kadar güvenilir ki’ diyenler çok. Peki ne yapalım yoldaşlar? Dört tarafımız sömürgeci barbarlarla kuşatılmış sömürge afarası bir milletiz, tüm bölge gericiliği bize düşman, kırk parçaya bizi bölmüşler ve öz gücümüz bırakalım bunları yenmeye, bir tekini bile yenmeye yetmiyorken bize nasıl bir yol tavsiye edersiniz? ‘Emperyalislere güvenemezsiniz’ diyorsunuz ya, iyi hoş diyelim, peki dayanacak başka bir güç mü var? Bizi bu barbarlıktan koruyan ABD olmazsa şu konjonktürde bizi yaşatırlar mı gerçekten? Neden SSCB ve ABD mütefik olarak Alman kentlerini ağır bombardımana tabi tutarken bu endişelerden sözetmediniz de biz Kürtlere ‘aman emperyalistlere güvenilmez’ diyorsunuz?

Kürdistanlılar bu marazi ezberin propagandasından sıyrılmalıdırlar. Bizim ‘baş çelişkimiz’ milli çelişkidir. Yani sömürgecilikten kurtulma sorunudur. Bundan kurtulmak için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Ve elbette bugün müttefikimiz olan Batılı devletlerin demokratik değerleri de bizimdir. Orta Doğu’da statüko yeniden düzenlenirken kuşkusuz karşılıklı ihtiyaçlar ve denkleşmeler bağlamında şekillenecektir. Tüm dünya sistemi böyle çalışıyor. Herkese helal de Kürde mi haram?

Kürdistanlıların akılda tutması gereken en önemli şey, bu statükonun savaşla sürüyor ve kuruluyor olma gerçeğidir. Daha uzun yıllar alacağı, tüm devletlerin metamorfozdan geçirileceği bu uzun savaş sürecinde şu veya bu biçimde gel-gitler yaşanabilir. Ancak asla durmayacak bir süreçtir. ‘Bir adım ileri iki adım geri’ tarzı durumlar yaşansa da Kürdistan milleti kaybetmeyecektir. Çünkü bu sürecin önemli bir aktörü ve üssü olduk ki buradan geri adım atılması artık mümkün değildir. Bu noktadan geri adım atmak demek, 1991’den bu yana verilen emeğin ve yapılanların berhava edilmesi anlamına gelir ki dünya güçlerinin bu kadar mütevazı davranmasını şahsen beklemem…

17.05.2017