Kürdistan Semalarında Türk Rus Krizi

1093

Bawer Zirek

TC’nin Rus uçağını düşürmesiyle başlayan süreç, Osmanlı dönemini bir tarafa bırakırsak, TC’nin kuruluşundan beri Rusya ile yaşanan en büyük krizdir sanırım. Hangi politikaların devamı olarak bu noktaya gelindiğini irdelemekten çok görünüşte işin teknik boyutuyla izah etmeye çalışıyorlar. Tıpkı savaşın hangi politikaların şiddet araçlarıyla sürdürülmesinden çok kim önce saldırdı noktasından izaha benziyor.

Uçak Türkiye sınırını “aştı” “aşmadı” teknik perdenin gerisindedir. Rusya’ya göre aşmadı Türkiye’ye göre aştı. Türkiye’nin dediğini kabul etsek bile 17 saniyelik bir zaman zarfında Türkiye ikazda bulunmadan uçak sınırı terk etmiştir. Uçak Suriye hava sahası içinde vurulmuştur. Rusya uçağının Türkiye için bir tehlike teşkil etmemektedir, çünkü Türkiye ile bir savaş hali yoktur. Tehlike teşkil etse bile kurala göre iki uçak refakat ederek sınır dışına çıkarır. Nihayetinde birbirine komşu olan birçok ülkede hava sahası aşılmaktadır. O zaman her gün sınırlarda birçok uçak düşürülürdü.

Demek ki sorun bu teknik boyutun ötesinde bölge üzerinde TC’nin Rusya ile örtüşmeyen politikasının devamı, Rusya uçağına savaş içindeki düşman muamelesi yapılması ve önceden planlanmasıdır. Farklı kamplarda yer almasına rağmen Rusya TC’den bunu beklemiyordu ki Putin “arkadan hançerlendiklerini” dile getirdi.

Türkiye uçağı vurur vurmaz “yaramaz bir çocuk” gibi Nato’nun “etekleri” altına sığındı. Yapılan açıklamalarda ikili bir tutum var. Bir taraftan Rusya’nın nasıl bir tutum takınacağını kestirmeye çalışırken havayı yumuşatmak için Rus uçağı olduğunu bilmeden, istemeden vurduklarını, ama alttan alta da biz uyardık, tehditvari bir hava da var. Tayip ” Rusya’nın bölgede ne işi var” derken Rusya’nın önünü kesmeye çalışıyor. Ama kendisinin derinlemesine daldığı Suriye krizinden boğulmadan çıkmaya çalışırken aynı soruyu kendisine sormuyor. Adeta bu bölge benden sorulur, kendisini buranın hakimi olarak görüyor.

Türkiye Rus uçağını neden düşürdü? “Yeni Türkiye”yi ve dış politikasını eski Türkiye’den farklı “yeni Osmanlı” olarak tasavvur etmek gerekiyor. Davutoğlu’nun “stratejik derinliği” Tayyip’in politik “ufku” ve yandaş medya’nın sıkça dile getirdiği “Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetmek istiyorlar” derken daha geniş bir coğrafyaya yayılma amacını ortaya koyuyorlar. TC’nin dünya aktörlerinin kurduğu oyunlar içinde güçlüye yaslanarak çıkar elde eden bir figüran değil, “oyun kurucu” rolüne soyunuyor. “Bizim onayımız olmadan kimse bu bölgede bir şey yapamaz” mesajını sıkça veriyorlar. Bölgede emperyalist emeller peşinde koşan Türkiye, Suriye politikasındaki temel hedefi Suriye’nin kuzeyinde (Batı Kürdistan) bir Kürd oluşumunun önüne geçmektir. Bu nedenle Suriye krizinde önemli bir rol oynadı, başından beri elinden ne geliyorsa yaptı. Ancak suriyedeki iktidarın kontrolünü kaybetmesiyle Kürdler toprakları üzerinde ortaya çıkınca islamcı faşist terör örgütleriyle Kürdlere karşı vekalet savaşını yürütmeye başladı. İstediklerini ne Amerika’ya ne de dünyanın diğer güçlerine kabul ettirebildi. Rusya’nın alana doğrudan müdahalesiyle İD ve benzeri terör örgütlerini vurmasıyla TC de rahatsızlık başladı. Bu süreçte Rusya ile birçok görüşme oldu. İstediklerini Rusya’ya kabul ettiremeyince, çatışma boyutuna yükseltti ve Rusya uçağını vurdu. Rusya’nın Ukrayna ile olan durumunu da hesaplayarak Nato’ya yaslanarak Rusya’ya geri adım attırmaya çalışıyor. Türkiye’nin burada bir diğer amacı İD ve benzeri islami faşist gruplara karşı Rusya’nın da içinde yer alacağı uluslararası bir koalisyon oluşumunu engellemek, Nato üyeliğini kullanarak Rusya ile Amerika’yı karşı karşı getirme provokatif bir oyuna başvurduğu da söylenebilir.

Suriye, Irak ve Güney ve Batı Kürdistan’da bir vekalet savaşı sürüyor. Araçların (örgütlerin ve milis güçlerin) yetersiz kaldığı noktada esas güçlerin kendisi devreye giriyor.

Rusya yeniden “süper güç” rolünü kapmaya çalışıyor. Suriye’deki üsleri Akdeniz’deki varlık koşulu ve çıkarları açısından vazgeçilmezdir. Bunları yitirirse Akdeniz’de dayanacak noktası kalmaz. Çıkarlarını korumak için Karadeniz’de savaşmak istemiyorsa Akdeniz’de gücünü göstermek zorundadır. Bölgedeki dayanakları Esad ve İran’dır. Türkiye’nin fiili olarak desteklediği, besleyip büyüttüğü Sünni eksenli Arap islami faşist terörist gruplara karşı daha güçlü bir şekilde saldırıya geçmesinin önüne Türkiye dikilmiş, uçağını düşürerek geri adım atmaya zorlamaktadır. Ancak bu sürekli dağını, taşını, köyünü ve şehirlerini bombaladığı ve sürekli öldürdüğü mazlum Kürd halkına benzemeyeceği açıktır.
Rusya ilk sırada ekonomik yaptırımlara başvurmuştur. Kuşkusuz bu Türkiye’yi zor duruma düşürmek ve zarara uğratmakla birlikte ciddi bir sonuç almaktan da uzaktır. Bunun örneği yıllardır İran üzerinde süren ekonomik yaptırımlar istenilen sonucu elde etmediği görülmüştür. Türkiye bu sonuca razıdır. Uçağı vurmak sadece Rusya’ya kafa tutmak değil aynı zamanda bölgedeki bütün güçlere de tehdit anlamına gelmektedir.

Bugüne kadar Türk Rus ilişkileri ele alındığında aradaki büyük güç dengesizliğine rağmen, Rusya’ya en büyük düşman olarak yaklaşım gösteren Türkiye’ye karşı Rusya “taviz vererek yatıştırma” politikası güttüğünü görürüz.

Türkiye’de eğitim müfredatı da dahil tarihi kinle yoğurulan büyük bir Rus düşmanlığı vardır. Sovyetler döneminde bunu komünizm düşmanlığıyla örtüştürerek sürdürdü. Buna karşılık Sovyetler birliği dönemi ve sonrasında Türkiye’ye karşı dostluğun da ötesinde çıkarlarını savunan ve tavizkar bir rolde görürüz. Hatta bu öylesine bir hal aldı ki TC bugünkü varlığını Sovyetlere borçludur. Lenin’den başlamak üzere Kemalist harekete büyük bir maddi yardımda bulunmuştur. Bu yetmezmiş gibi onu uluslararasında meşrulaştırmış, değişik milletlere yönelik soykırım ve etnik temizlik hareketlerini “anti- emparyalist” diyerek savunma noktasına kadar savrulmuştur. TC’nin faşist devlet yapılanmasını “milli”, “ilerici” diye savunmuştur. İkinci dünya savaşında faşist cephe ile ittifak halindeki Ankara hükümeti dünyada faşizm çökerken bir “demokrasi maskesi” takma manevrasıyla varlığını sürdürmüş yine Rusya birçok alanda destek sunmuştur. Sosyalizm gibi yüce bir amaç peşinde olduğunu, ezilen dünya halklarını desteklediğini söyleyen Sovyetler Birliği döneminde bile burnunun dibinde TC’nin Kürd soykırımı karşısında sessiz kalmış ya da doğrudan TC’ye destek sunmuştur. Anlamakta zorluk çektiğim Rusya’nın önüne duvar gibi oluşturulan TC’yi neden sürekli tahkim ettiğidir. Rusya’nın burada nasıl bir çıkarı olabilir? Zayıf küçülen bir Türk devleti en az önüne barikat olarak dikilemez.
Rusya’nın savaşı göze alamayacağını hesaplayan TC buradan hareketle uçağı düşürmüştür. TC’nin en büyük kabusu Kürd meselesidir. Rusya’nın kullandığı dile baktığımda bu meseleyi gündeme getirmekten hala kaçınmaktadır. TC’nin Irak ve Suriye’deki tek amacı bir Kürd oluşumunu engellemek veya boşa çıkarmaktır. Rusya meşruiyeti kalmamış Esat’ı dayanak noktası yaparken, Önasya’da sömürgeci, İran gibi islamcı gerici devletlerle aynı cephede yer alırken daha önce emperyalistler tarafından çizilen bölgenin gerici statükosuna kendini mahkum etmektedir.

Sonuçta Rusya’nın Türkiye’ye taviz vererek yatıştırma, destekleyerek, komşuluk ilişkileri geliştirerek ekonomik çıkarlar sağlama, tarafsızlaştırma politikası iflas etmiştir. Türkiye eskiden beri Rusya’yı en büyük düşman bellemiş, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Türki cumhuriyetleri (Hazar denizinden Çin Seddi’ne kadar bölgeyi) nüfuz alanı içinde görmektedir.

Eğer Rusya bu yanlış politikasından çark ederek önüne “duvar” olarak dikilen Güney komşusundan gelen tehdidi etkisiz hale getirmek istiyorsa, meşru ve haklı olan Kürd halkının haklarını savunmak uluslararasında gündeme getirmek, Kürdistan’ın iradesini tanımakla doğru bir rotada ilerlemiş olacaktır. Bu Türk sömürgeciliğini dize getirecek sadece bir koz değil, bölge istikrarı için en uygun çözümdür.

Kürdler açısından meseleye bakıldığında, bu şerde bir hayır vardır.