Küçük Saray Büyük Saraya Karşı!

569

M.MAMAŞ

Barışa mahcup savaş, savaşa endeksli barış; ya da barışla kolajlanmış savaş, savaşla kolajlanmış barış politikası Kürt siyasetinin önemli bir gerçeği ve paradoksudur. Savaş ve nedenselliği ile barışın sosyolojik ortamını kurmak istiyoruz. Bizler barışı daha çok ‘kan davası’ çözmek mantığıyla kurgulamış bulunmaktayız. Bu kurguyla barışı, savaşın susturucu olarak ele aldığımızdan geniş kitleleri etrafında biriktireceğimiz özgün bir ‘sivil direniş ’ programı geliştiremedik. Oylarını arttırıp meclisteki koltukları çoğaltınca, artık silahların susması gerektiği bu vesile ile ispat edilmişçesine mikrofonlardan, ekranlardan, akademik kürsülerden ve gazete köşelerinden günlük olarak beynimize boca edilmeye başlanıyor. Mecliste temsil olayı, var olan bütün sorunları çözecek anahtar olarak sunuluyor. Böylece, ‘sivil siyasetin’ merkezi tayin edilmiş olmaktadır: TBMM!

Yazık ki bizim Kürt siyasası da bu tiyatroyu pek de sevmişçesine, devletin egemenleri arasındaki hengâmeden istifadeyle o kanatla bu kanat arasında sürüklenerek sivil siyasetin böyle yapıldığına inanmaktadır.

Bu meclisin, kurulduğu günden beri Kürdistan halkına karşı işlenmiş tüm katliamların anayasal merkezi olması bir yana, hala 12 Eylül Cuntasının yürürlüğe süngüyle oturttuğu yasalarla işlediğini unuttuk mu?

Meseleye Kürdistanlılar ekseninde değil de emek cephesinden baksak bile; kurulduğu anda toprak ağalarının, komprador burjuvazinin, günümüzde ise liberal burjuvazinin ve AKP trampleniyle ona ortak olan ‘Anadolu burjuvazisinin’ güle-oynaya yönettiği bu mecliste sivil siyasetçilik mi geliştirilecek! Üstelik tepede MGK, sağ üstte MİT, sol üstte Yargıtay ve Anayasa mahkemesi, sağ üstün bir altında Emniyet ve nereden başlayıp nerede bittiği bilinmeyen JİTEM ve benzeri gayri resmi kıyımcı teşkilatlar vs… duruyorken, sivil siyaseti o mecliste yapabileceğine inanan varsa bizi de inandırsın bir zahmet.

Gerçek anlamda bir ‘sivil siyaset’ programı geliştirilmek isteniyorsa, ilk olarak bu meclis boykot edilerek başlanmalıdır. Zira bu meclis hiçbir dönem ‘sivil’ olmayı başaramamış bir yerdedir.

Yıllardır o mecliste koltukları eskitip duruyoruz, bırakalım bir virgül kadar orayı değiştirmeyi, en azından Koçgiri, Şêx Sait, Ağrı-Zilan, Dersim, 6-7 Eylül Yağmacılığı ve benzeri konularda bir arşiv açtırmayı dahi başarabildik mi?

Roboski Katliamının tek bir sorumlusunun adını açıklatabildik mi?

Tek bir katliamcı ve işkenceciyi yargılatabildik mi?

‘Sivil siyaset’ kurulu düzene adaptasyon arayışı olamaz, aksine bu köhne düzenin reddi ve alternatifinin oluşturulmasıdır. Katılarak rededemezsiniz, rededemiyorsanız alternatifini oluşturamazsınız.

Kitlelerin karşısına 1200 odalı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı koyarak onlar adına muhalefet yaptığımızı mı sanmaktayız! O saraya karşı çıkıyorsanız sizler gecekonduda mı oturmaktasınız! TBMM de saray değil mi?

Küçük saray büyük saraya karşı, harabeye çevrilen Kürdistan ve kondular ikisine karşı…Bu tezat nasıl giderilecek?

Ben, seçimlerden hemen önce ve sonra devletin tek barajının seçim barajı olmadığını, yüzde 13 oyla 80 vekil çıkarmanın bu yapıyı değişime zorlayamayacağını, çünkü çok daha aşılmaz barajlarının olduğunu yazdım durdum. Kürt siyasası, özellikle ‘eşraf ve mütegallibeyi’  bünyesine dahil ettiği günden beri muhalefet odağına R.T.Erdoğan ve başkanlığını yerleştirerek Kürdistanlıların asli sorunlarını tali plana itip kendisine ait olmayan bir alanda konumlanmaya başladı. Tıpkı daha aylar öncesine kadar bu sorunu Erdoğan çözecekmiş gibi bir yanılgıya düşmenin kefaretini öder gibi şimdi de tek sorunu O’nun başkan olup olmamasına, gidip gitmemesine bağlamaktayız. Sanki ortada bir kolonyalizm ve buna bağlı müesses nizam yokmuşçasına!

Bu yanlış denklem her halükarda bozulacaktı. Bozuldu da…

Şimdi faşist grupların sokaklarda Kürtlere saldırtılmasıyla, HDP’ye ait binaların yakılmasıyla ve Kürdistan kentlerinde ‘kapalı devre katliamlar’ gerçekleştirilmesiyle gördük ki 80 vekille o mecliste olmak meclis’in umurunda bile değil. Bu konumlanmayla bizi ‘kenar süsü’ olarak tutmaktalar. Dolayısıyla Türk bayrakları taşıyarak, Atatürk posterleri taşıyarak, ortak bayrak ve vatan diyerek, hatta en son Esat Canan’ın dediği gibi “Türk ordusu hepimizindir” söylemi kendimizi kurulu düzenin tüm taleplerine açık hale getirerek savunmasız bıraktığımızın nişanesidir, bunu kabul etmeliyiz.

Kavramlarımızı onların obur kavramlarına yedirerek ne elde ettik peki? Bütün bunları yaptıktan sonra geriye dönüp Kürt halkına hangi kavramlarla seslenilecek? Bunu bile yetersiz gören devlete hangi diyette bulunulacak?

Belli ki devlet tamamen bir itirafçılaştırma politikası peşindedir. Oylar emanet olmasa da legal siyaset alanının emanet olduğunu hatırlattılar bizlere. Kitlesel itirafçılaştırma politikası, kitlesel linç politikasıyla alenen dayatılmaktadır.

Artık “Türkiyelileşme” politikası çökmüştür. Bu çöküş Kobani’de başladı ve şimdi Kuzey’de de ilk çığlar kopmaya başladı. Kopan çığlara kayan yıldızlar misali hayatlarını feda edenlerin kanları karışmaktadır.

Cizîr’de, Farqîn’de, Gever’de ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde devletin işlediği katliamlar yaşanıyorken Ankara’da saltanatın devam etmesi mi gerekiyor! Küçük Saray’daki hayatın örtülmesi için Büyük Saray’daki yaşamı bütün sorunun kaynağı yapmak tekniğini nereye kadar geliştirebilirsiniz daha! Bu manipülatif muhalefet kaç Cizîr ister daha! Kaç Farqîn, kaç Gever… Dönüp buralarda katledilen insanlara “ortak vatan, bayrak, ordu” nun nelere kadir olduğunu anlatmak zahmetine girebilir misiniz?  Kürdün bilincini bulandıran bu söylemleri dökecek pazar kaldı mı?

Devletin Kürdistan kentlerinde gerçekleştirdiği bu katliamlar ve sivil faşistlerini Kürt halkına saldırtması hiç kuşkunuz olmasın Türk Devleti’nin ‘Milli Mutabakatla’ yürüttüğü bir savaştır. Olan biteni Tayyip Erdoğan ve sarayına bağlamak Devlet Nizamı’nı masum göstermeye hizmet eder. Aksini iddia eden varsa, bize devletin temel kurumlarından birinin itirazı var mı yok mu göstersin.

Bu savaş kararı Ekim 2014 MGK’nda alındı ve hazırlıkları tamamlanınca da icra edildi. Beklenmeyen şey AKP’nin tek başına hükümet olamamasıydı. Bu nedenle AKP-Ordu kaynaşması doyum çıtasını yakalamış oldu.

Kürt halkının sivil siyasetini Meclis’ten çekip alması ve kaynağına oturtması gerekir. Bu küçük sarayda kalmalar devam ettikçe, yakılıp yıkılan kentlerimizden ve yok edilen hayatlarımızdan yeni yalan düzenleri inşa edilecektir. Savaş politikası da artık bu yüzyıllık yıkım altında “panik odası” oluşturarak orada ‘barış ’ sağlamak mantığıyla sürdürülemez. Yeni bir yol ve yeni bir kurulum gerekmektedir. Kürdistan’ın merkez alındığı yeni bir siyasi program geliştirilmelidir.

12.09.2015