KONDU TARİHTEN PLATONİK BARIŞ ÜRETMEK

835

M.MAMAŞ

Uluslar ve toplumlar, modern zamanlarının sorunları karşısında tıkanınca kendi tarihlerini bir sığınak gibi kullanırlar ve oraya çekilirler. Orayı tıpkı bir “cephe gerisi”, bir “karargah” olarak kullanarak bilinç ve ruh dünyalarını burada yenilerler ve böylelikle derin toplumsal travmaların açtığı yaraları onarırlar. Travma ne denli sarsıcı ve çare o oranda zor ise sığınılan tarihin geçmişi de o ölçüde uzaktır. Kimi toplumlar buradan daha da güçlenerek çıkarlar ama kimisi de kaybolup giderler bu uzaklıklarda. Kimileri için de bu alan tahrif edilerek kendi politik amaçlarına uydurulmaya çalışılır. Karartma yöntemleri kullanılarak istenilen noktaların öne çıkarılması sağlanır.

Örneğin, bu metodoloji kullanılarak “Çanakkale Zaferi”, “Kurtuluş Savaşı”, “Malazgirt Savaşı” bu karartma yöntemleri ile kutsatılan Türklüğün “kaynaşmış millet” tasavvurunun mucip sebebi olarak kurmaca tarihle donatılmış ve Kürt siyaset sınıfına da bolca emdirilmiştir. “Türkiyelileşme” politikalarıyla “dip sarhoşluğu” içinde bocalayan Türkiyeci Kürt siyaset akımı da bu kurmaca tarihe dayanarak “Türk-Kürt ittifakını” gerekçelendirme yanılgısı içindedir.

Aslında tarihte böyle bir ittifak hiçbir zaman olmadı. Onlar hep işgalci, Kürtler ise buna uygun tanzim edilen müştemilattı.

1071 ve sonrası, yüzyıllar boyu Kürtler Türk talancılığının metazori askerleri olarak o cephe bu cephe savaştırılmakla kalınmamış, Türk merkezi idaresinin vergi sistemine bağlanarak zenginlikleri ellerinden alınmış ve bütün itirazları katliamlarla bastırılmıştır. Yavuz Selim döneminde bu günkü adıyla Alavi/alevi Kürtlerin 40 bin civarının kılıçtan geçirilerek katledilmiş olması ve dönemin Kürt beyliklerinin İdrisi Bidlisi liderliğinde Osmanlı merkezi idaresine biat ettirilmesi dahi tarihi bir ittifakmış gibi sunulmakta ve bunu dayanak yaparak Newroz meydanlarında Kürtleri “İslam şemsiyesi” altında yaşanan ortak kaderi sürdürmeye davet etmek, biatın 21.yy versiyonuyla senetleştilmesini istemek değil midir? Yavuz Selim’in 40 bin Kürt insanını katledip daha sonra da bunun sonucu olarak Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla Kürdistan’ın ilk bölünmesini gerçekleştirdiği ortadayken Kürtleri “İslam Şemsiyesi” ulviyetiyle biatı sürdürmeye teşvik etmekle Yavuz’un kılıcındaki kanı temizlemiş olmuyor muyuz? Kasr-ı Şirin’in Şirin Yavuz’u Kürtlere ne zaman “şemsiyeci” oldu ki!

1071’le 2014 tarihi arasında ne Kasrlar ne Sultanlar geldi geçti ama hiç biri Kürt ve Kürtlükle alakalı değildi. Ama Kürt halkına yapılan katliam ve zulümlerin izi hiç silinemedi. Öyleyse ne menem bir ittifaktır bu!…

Sanki Kürtlerin 1071 Malazgirt Savaşı’ndan gayrı tarihleri yokmuş gibi. Sanki Türk Akıncıları Malazgirt’e umumi istek üzerine resmi davetiyeyle çağırıldılar. Sanki hiç Kürtlerin kanını dökmediler, ülkelerini yağmalamadılar ve işgal ordusu değil de “imdat timi” olarak gelmişlercesine meseleyi bir güzel sanatlar örneği gibi sunmak tahrifatların en başta gelenidir.

Türk ulusçusu bunu “Tek millet” olmanın tarihi göstergesi; “Türkiyelileşmeci Kürt siyaseti” de bunu ebedi ve ezeli bir akit gibi kutsar. “Türkiyeci Kürt İslamcısı” da Hıristiyan Bizans’a karşı Müslüman ordularının gazası olarak kutsar. Türk İslamcısı, modernisti ve hatta sosyalisti için önemli olan şey ise bu kabullendirmenin sonucu olan “ülkenin bölünmez bütünlüğüdür.” Bu bütünlük için “tarihin üniter yapısı” oluşturulmuş ve böylelikle bellek silme ve yerine “kondu tarih” yerleştirilmesi yöntemiyle bir kara delik yaratılmıştır.

Her kutsamada bir lain mevcuttur ve “kondu tarih” kutsamasında lanetlenen de Kürdistanlıların kendi bağımsız iradelerinin kurmaca mitoslarla yok edilmesidir.  “Devletin üniter yapısına” uygun “tarihin üniter yapısının” oluşturulması gerektiğinden 1071 Türk işgali Kürtlerin Miladi başlangıcı olarak sunulmuştur ve bu tarihten önceki varlığımız karartılmıştır.

Bundan sonraki hayatımızda yaşanan tüm varoluşsal Kurdistani direnişlerimiz karartılmış ve Çanakkale yenilgisi büyük bedelli bir zafer gibi sunularak  “ortak kader”  retoriğiyle yeniden tarih sahnesine çıkarılmışız. Derken Türklerin bile “hilkat garibesi” olarak karşıladıkları Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve yine tarihsel milli direnişlerimiz katliam ve soykırımla bastırılarak 1071’deki gibi bir işgalle “kaynaşmış bir millet” manzumesi tanzim edilmiştir. Ve Türkiyeci Kürt siyaseti, bu dönemi de tıpkı Çaldıran ve Malazgirt örneği gibi bir mitosa dönüştürerek “Kürt-Türk ittifakı” kurmacasıyla Kürdistan halkına empoze etmektedir.

Geleceğini özgürce belirleme hakkından mahrum edilmiş ve bütün mücadelelerine rağmen ontolojik varlıkları tehdit altında olan uluslar kendi tarihlerinin mültecisidirler. Oraya sığınırlar ve ruhlarını orada onarırlar. O yüzden bütün sömürgeciler gibi Türk sömürgecileri de Kürt milletinin tarihini yok etmeyi ve egemenliğine uygun tanzim etmeyi kendi uluslaşmalarının gereği olarak görmekteler. Kürtlerin bu sığınağının yok edilmesi için tarihin zehirlenmesi şart görülmüş ve mizansenle dolu bir tarih oluşturulmuştur.

Tüm bunlara rağmen, insanlığın 4-5 bin yıllık olarak bilinen yazılı tarihi ve 8-12 bin yıllık yaşayış tarihi, en son Urfa Göbeklitepe’de keşfedilen bulguların 20 bin yıllık geçmişe ait oldukları düşünüldüğünde Kürt halkının niçin asimile edilemediğinin ve aynı zamanda asimile edilmek istendiğinin de sebeplerini bize yeterince anlatmaktadır. İnsanlığın kadim toprakları üzerinde istikrarlı biçimde yaşamını bu güne taşımayı başarmış Kürt milletinin 1071’de “varedilmesi “ elbette bir Türk infaz şekli ve aynı zamanda tarihsel bir komedyadır. Türkiyeci Kürt siyaseti şimdi bu komedyadan “Türk-Kürt ittifakı” adına platonik barış programları geliştirerek 20 bin yıllık destansı tarihimizi Türklüğe mahkummuş gibi göstermektedir.

Türk tarih anlayışı, Kürtlerin kendi özgün tarihlerinin Türklerin eklentisi şeklinde sahneye çıktığı yargısını eğitim sistemi, iktisadi ve askeri zor yoluyla benimsetme mücadelesinde ısrarlıdır ve bunu 21.yy’da Kürdistan devletleşmesinin akamete uğratılması için güncellemektedir. Bu amaçla, Kürdistan’da “yeni misakı milli” ve “Türkiyelileşme” kavramlarıyla yeni entegrasyon yoluyla yeniden sömürgeleştirme iradesini tatbik etmektedir.Kondu tarih, bu anlamda bolca emdirilmektedir. Çarpıtılmış tarihten çarpıtılmış sömürge insanına uzanan bir bilinçaltı oluşturularak ve yüzyıllar boyu bu yanılsamayı kazıtarak Kürdistan’ın manzum direnişi Türk egemenlik sistemi sınırlarında sürükletilmekte ve millet olmaktan kaynaklı temel hakları ellerinden alınmaktadır. Türklerin bile benimsemediği ve kurulduğu günden bu güne değin rahat bir günü olmamış Türk cumhuriyeti, “demokratik cumhuriyet” restorasyonuyla Kürtlerin milli haklarından feragatleri namına kutsatılıyor ve buna “barış” deniliyor. Böyle masum bir kavramın ardında Türk sömürgeciliğinin suçlanması yerine adeta onu makulleştirme algısı yaratılıyor. Tıpkı Yavuz Sultan Selim’in kanlı kılıcının “İslam Şemsiyesi” olarak ulvileştirilmesi misali Mustafa Kemal Atatürk’ün kanlı Cumhuriyeti de “demokratik cumhuriyet” payesi ile kutsatılmaya çalışılıyor. Bunun, “barış” gibi ilk çırpıda insanın içini ısıtan bir söylemle talep edilmesi elbette acıklıdır.

Sömürge ülkelerde barışın tek bir biçimi vardır ki o da sömürgeciliğin tasfiyesidir. Aksi taktirde sömürge şartları aynen devam ettiği için zaten barış yoktur. Çünkü orada işgalcisiniz ve sömürge ülkenin kaynaklarını kendi lehinize kullanmak için oradasınız. Ayrıca Türk devleti gibi asimilasyoncu bir devlet iseniz oradaki halkı ve kadim kültürünü yok etmekle mükellefsiniz. Buna yapılan katliam ve soykırımlar da eklenince, böylesi bir sömürgeci devlete karşı “barış” kavramıyla yaklaşmak terminolojik olarak da ahlaken de sorunludur.

“Barış” olgusu, iki benzer hatadan dolayı birbiriyle savaşan güçlerin karşılıklı hatayı telafi etmesi bağlamında manidar olabilir yahut yenenlerin yenilenlerin onurunu fazla zedelememek için teslimiyet anlaşmasına “barış anlaşması” dediklerini biliyoruz.

Şimdi, Türk sömürgeciliğinin Kürdistan’daki varlığı ve buna karşı mücadele edilmesi karşılıklı iki hata olsa “barış” kavramı bir yere oturtulabilir belki. Türk devletini Kürdistan’dan söküp atmışsak ve kendisiyle bu durumu resmileştirmek istiyorsak yine “barış” kavramı doğru zeminindedir diyebiliriz. Bütün bunlar ortadayken “barış” kavramıyla Türk sömürgeciliğine masumiyet katarak onu makul duruma çekmeye çalışmak ne kadar masumdur?

Kürdistan’ın direnen yiğit halkı bilmeli ki, yanlış tanımlanmış ve kötü resmedilmiş bir “barış” adressizdir ve daha büyük savaşların da çağrısıdır.

05.12.2014