KİBİRLİ ŞİDDET ÖZGÜRLÜĞE ÇULLANMIŞ!

1116

Ahmet Önal

Osmanlı imparatorluğu, 18. yüzyılın yarısından sonra Avrupa’nın gelişen kapitalist ekonomisi karşısında Doğu Avrupa’da çözülmeye ve gerilemeye başladı.

17.yüzyıla kadar devam eden İran-Osmanlı savaşları Kasrı Şirin Antlaşması’yla çözülmüş, aralarında tampon bölge olarak oluşturdukları muhtarî yönetimlerin varlığına ihtiyaç olmaz olmuştu.

Bu iki durum Osmanlı devletinin Âdemi Merkezi yapısını daraltarak merkezden yönetme politikasına yöneldi. Bunun sonucunda Kürt Beylikleri ortadan kaldırılmaya başlandı. Baban, Soran, Hakkari, Mûkûs, Botan beylikleri 19. yüzyılın ilk yarısında ortadan kaldırılması süreci tamamlandı.

Bu arada Osmanlı devletinin gayri Müslimlere dayattığı baskıya karşı, Batı Avrupa ekonomik yaptırımlarının yanısıra Tanzminat Fermanı (1839) ile Devletin laik davranması için yaptırımlar dayattı. Hıristiyan halklar bu fermanlar ile kısmen rahatladı. Bu durum, ticarete yatkın olan Hıristiyan halklar (Rum, Ermeni vd) daha rahat ticari dolaşıma girdi. 1851’e gelindiğinde Marks “Osmanlı yönetiminin gerçek yöneticilerinin Türkler olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Liman Kentlerini elinde bulunduran Hıristiyan halklardır. Bunlar Rum, Ermeni ve diğerleridir. Fakat Türkler kültürel ve idari bir imtiyaza sahip oldukları ile yetinmek durumundadır” der.

Daha önce Kürt Beylikleri’nin denetiminde olan Şeyh ulema kesimi, beylikler tasfiye edilince, 1870’lerde Kürt halkının önemli kesimine öncülük edecek düzeyde oldular. 1878-1880 Şeyh Ubeydullah direnişi ile aynı anda İran’ın denetiminde olan Doğu Kürdistan ile Batı Kürdistan sathına yayıldı. Ancak Şeyh Ubeydullah öncülüğündeki Kürt hareketi yenilgi aldı.

1.Mesruiyet’ten sonra, Avrupa’dan nasiplenen Şemseddin Sami, Namık Kemal, Ömer Seyfettin gibi yazarların Öncülüğünde bir Türkçü akım edebi alanda belirdi.

Bunlardan sonra, Yusuf Akçura ve yandaş kadrosu, Kırım’dan giriştikleri Türk milliyetçi hamleler karşılık bulmayınca, İstanbul’a grupça intikal ettiler ve kesintisiz Türk milliyetçisi siyasete yoğunlaştılar.

Prens Sebahattin ‘in İngiltere’den öğrendikleri ve Âdemi Merkezci siyaseti, Ahmet Rıza’nın Fransız üniter devlet modellerini İttihat ve Terakki içine alarak tartıştıklarına, Kırımlı Yusuf Akçura‘nın “Üç tarzı Siyaset” makalesi ile zihinleri tekçi bir ulus stratejisine çeker ve “Türk’ten ve Turan’dan başkası olmamalı, olamaz, olursa Türk Osmanlının çokluğu içinde ezilir, bükülür, var olamaz, erir, yok olur. Çünkü Türkler, az ve azınlıktır” der.

1905 İttihat ve Terakki bu doğrultuda yol alır. Türkleri millet yapacak düşünceler zorlama ve darmadağınıktır. Sistem konusunda Osmanlının nasıl var edileceği, nasıl sürdürülebileceği fikriyatı fludur. Bu hengâme içinde 1908 Meclisi Mebusan darbesi ile çoğunluğu dışarıdan gelen, hatta Türk bile olmayan Turancı eğilimliler, Avrupa’dan esinlendikleri, “hürriyet, eşitlik, demokrasi” sloganları ile iktidara gelirler. Bu aksesuar sloganların gerçekliği yoktu, ancak Osmanlı İmparatorluğundan aciz olan herkes, kendini bunların yardımına verdi. Birkaç yıl sonra topyekûn soykırıma tabii tutulacak, Ermeni halkının temsilcileri bile bu kandırıkçı İttihatçılara inanıp, “kutsal ittifaklarını” 1839’un büyük güveni ile sürdürdüler.
Ancak bu yabancıların (alaktonların), yabancı olduğu “Hürriyet, Eşitlik, Demokrasi” sloganları Türk ve Müslüman olmayan halklara, kan, kölelik ve soykırım olarak tatbik olunacaktı ve öyle de oldu.
Bugün yaşananlar, aynı kan, aynı kölelik ve soykırımın yüzyılı aşkındır tatbikinden başka bir şey mi?

Yapılan ve sürdürülen Yakın Doğu’nun Türkiyelileştirilmesi, Türkleştirilmesi icraatıdır.

Bunu anlamadan günü görmek, zahmetlidir.

Bu sistem üzerine şekillenen Türk-İslam iktidar ruhu; şiddetle devlet, şiddetle millet ve şiddetle Türkiyelileşip ülke olmayı hedeflemiştir.

Şimdi bu geleneğin kendini “terör sarmalında” tanımlaması ile inanan sefil bilgisizlik sarmalında yalanın peşine düştüklerini görmek acıdır, ama gerçektir.

Bu bilgisizlik ömür boyu bâki mi gidecek? Gidemeyeceği açıktır.

O halde… Akıl ile ziyansız bu şiddet sarmalından çıkmak mümkün mü? sorusunda yoğunlaşmak aciliyet arz ediyor.

Türkiye cephesinden bakıldığında daha zor, Ama Kürdî dünyadan bakıldığında bu biraz daha “ümit var” dedirtiyor.

Öldürmeye başta yeltelenen ölüm fermanına dolanır. Savaşı uzun zamana yatırıp hak, hukuk, eşitliği kendinden yana büküp sürdürenler tüm ölen bedenlerin müsebbibidir. Kirli çark döndükçe kirletir. Kirin, mikrobun, vebanın anasıdır. Kir kanla yıkanmaz, su ile yıkanır. Kirden çıkma zamanı geldi ve geçiyor. Artık dünya kafasını kaldırıp, sadece kara altını yanı petrolü değil, enerjinin nereden nakil edileceği de değil, insanlığın, milletlerin haklarını gasp edeni hizaya alıp hakemliğini icra ederse bu kanın akması durur veya azalır.

Barışı savaşa ve cellâda bırakmak olmaz. Zira celladın hâkim ve hakem olma kudreti yoktur.

Şiddet kullandıkça azar ve akıl şiddete hükmetmezse insanî değerleri hiç eder.

Şimdi yaşananlar bunlardır.

Ölüler ve öldürmeleri propagandanın aracı haline getirmek, insanlığın gafletidir.

Bugün Orta Doğu’da, Yakın Doğu’da ölüm yarışında sistemler kirli hesapların içindedir.

İslamcı, hatta mezhepçi devletler, geçen ya da daha önceki yüzyılın yüzkızartıcı suçu müstemleke siyasetini bugün Kürtler üzerinden sürdürerek insanlığı yerlerde süründürüyorlar. Bu insanlığın büyük kaybıdır.  Ancak bu insanlık kaybından diretip insanlığı kana atan bu çarkları besleyen insanlar, ne tarifsiz ve mini mikroplardır ki, tutundukları bin yıllık akıllarını başlarına alamıyorlar ve ders çıkaramıyorlar.

İspanya, Portekiz servet toplamak için giriştiği sömürgecilikten çekildi.

İngiltere ve Fransa Asya, Afrika’daki sömürgecilik siyasetinden çekildi. Almanya ve İtalya uyguladıkları faşizan tarihi lanetleyip kaba saba iktidar fetişizminden çekildi.

Amerika, savaş tarlalarına askerlerini göndermekten çekiliyor.
Rusya bürokratik iktidar hırsı ile ensesine yüklendiği Çarlığın sömürgeleri 100 yıl sonrasında devletler topluluğu oldu, şimdi bağımsız devletler olarak ortaya çıktı.

Zira bu büyük emperyal devletler, sömürüden vazgeçmedilerse de, pahalı sömürgecilik siyasetinden çekilmiş bulunuyorlar.

Amaaaa….

Halen İran ‘Şatul Arap’tan Körfeze açılmak yetmiyor, Akdeniz üzerinden nerede bir Şia varsa ‘vatanımdır” deyip silah kuşanıyor ve savaşta hareketli bir tarafgir.

Arap sistemleri nerede bir Müslüman varsa iktidarının ve Müslüman ümmetin bir parçası deyip kılıç kuşanıyor. Fakat Arap halkının Dünyaya açtığı elini, mülteciliğini açlıkla sürülmesini görmüyor.

Osmanlının, Selcukluların ve alemi “Altayiklerin atlarının geçtiği her yer benim vatanımdır! söz konusu vatan ise gerisi lafı güzaftır” hissi ile hareket edip, atlılar çağının ruhu ile dünyanın önüne diklenen Türkiye, hesabını sınırlarda kaybetmiş, nereye vuracağını ve varacağını, nerede duracağını bilmez bir şekilde kan golüne dadanmış, dualarla beşin altısı olmaya çalıştıkça şiddet ile kendini düşürerek, öldürerek tüketiyor.

Bütün bunlar yaşanırken, dünyanın umutla baktığı dünün “lanetli Kürtleri” ortak bir akıl ortaya çıkarma becerisini tıpkı millet ve ülkelerinin dağınıklığının yanı sıra, kafaları da dağınık ve karışık oldukları için kendi özgürlüğün hakimi olma şartları varken iç iktidar hesabı ile arafta duruyor ve şartları değerlendiremiyor.

Bizim için özgürlük ne kadar sefil duruyor!

Tüm yaşadıklarımız, özgürlüğümüzün sefaletinden ve kendi geleceğini bile düşünmeyen biz Kürtlerin, düşmanlarının akıl almaz aşağılık derinliğinden… akıl tutulmasından!

Bu çok çok kahredici….

Tarihsel ve kibirli şiddetin, tüm varlığı ile özgürlüğe çullandığı yetmedi mi?