Kendinde Millet ve Alt İktidar Sorunu

979

M.Mamaş

Kürtlerin ‘vatana ihanetten’  yargılanıp cezalandırılmış tek bir insanı yoktur, en azından ben bilmiyorum,  ama ‘partiye ihanetten’ cezalandırılmış binlerce insanı vardır. Yıllardır millet-devlet kavramlarını yadsıyan ve bununla ilgili taleplerini geri çekmeyi yeni yüzyılımızın gereği sayan tezleri işleyen azımsanmayacak miktardaki Kürtlerin, nedense 20.yüzyıla ait olan ‘parti’ yapılanmasını doğduğu haliyle korumaları dikkat çekicidir.

Bu durum bize iki şey anlatır; birincisi,’kendinde milletle’ milletleşmenin tamamlanamayacağını, bunun mutlaka ‘iradi talebinin’ olması gerektiğidir. İkincisi ise, politik yapılarımızın ‘milletleşme ufkunu’  kendi partileşme tapınaklarında ‘alt-iktidar’  ve ‘alt-kimlikleşmeye’ yedirdiği gerçeğidir.

Politik yapılar ilk ortaya çıktığında, eğer sınıfsal sorunu çözmek gayesi varsa son derece evrenseldirler. Büyüme ve iktidarlaşma dönemlerinde ise ulusal özellikler kazanırlar ve tümden devleti partileştirirler. Malum, sınıfın bir partisi olur! Sonra parti içinde ‘particikler’ oluşur. Yönetim, hizip diye bunları temizler ama sonunda iki tarafın da kaybettiği ‘son’, gecikmeli de olsa gelir. Sınıflar yerli yerinde duruyordur. Sonuçta,  toplum asla oraya dönmek istemez. Milyonlarca üyesi olan partiler ise erimiştir…

Sömürgelerde de partiler benzer süreçler yaşarlar. İlk doğduklarında ulusal kurtuluşçudurlar. Bütün milleti birleştirip kendi devletlerini kuracaklarını tutkuyla ifade ederler. Bunda başarılı olmadıkları zaman ‘alt-kimlik’ veya ‘alt iktidar’ alanı olan parti çıkarlarını her şeyin üstünde tutarlar. Varsa başka partiler, onları da dışlayıp tasfiye etmeyi varlıksal bir sorun olarak görürler. Bütün insan ve maddi kaynaklarını milletten aldıkları halde, parti çıkarları her şeyin üstündedir. Partili olmak layık olunması gereken bir ayrıcalıktır. Vatandaşlık ise henüz hukuksuzdur. Anayasa yoktur ama tüzük daha baştan hazırdır!  Bütün milleti partiye sahip çıkmaya çağırırız ama milletin taleplerini de parti belirler. Bertolt Brect demiş ya,”iki gözün varsa senin,binlerce gözü var partinin.”

Bu noktada anlaşılması gereken gerçek şu olsa gerek; millet, milli iktidar talebi ve bunun kurumsal ifadesi olan devletleşme olmadan millet olamaz. ‘Kendinde millettir’, ancak milletsel talebi geri veya yoksa millet olarak yaşamayacak demektir. Bu yüzden, uç bir ifadede de olsa, tek tek tüzel yapıları özgün olarak zikretmeden, günümüzde ‘parti yapısının’ milletleşme mücadelemizin kendi esaret zincirine dönüştüğünü belirtmekte sakınca görmüyorum.

‘Alt iktidar’ alanlarını aşacak yeni milli kurumlar oluşturmak zaruridir. Bunu da aynı parti yöneticilerini rotasyon yapar gibi o kurumdan bu kurumun başına oturtarak yapamayız. Partiler kontenjanına göre oluşturulacak bir ‘Ulusal Kongre’  de aynı şeyin astarı yüzüne çevrilmiş hali olacaktır.

Gerçekten tüm yurtseverlere açık ve gerektiğinde onların kolektif iradesi tarafından yönetilmeyi göze alan bir yaklaşım ve buna uygun bir milli kurum geliştiremez miyiz? Bu kurum, geniş katılımıyla Anayasa niteliğinde bir deklarasyon ilan ederse eğer, ‘kendinde millet’ olmaktan iradi anlamda gerçek millet kimliğine kavuşmuş olacağız.

Gelişmiş Batı dünyasında neler gelişir ayrıca tartışmak mümkün, fakat Yakındoğu’da şimdiden yeni bir milletleşme çağının başladığını görüyoruz. Onlarca yıl sürecek bir savaşın başladığını söylemek de mümkün. Bölgemizin bu yeni milletleşme süreci, yeni bir saflaşma ve iktidarlaşma alanı ile doldurulacaktır.

Biz Kürtler; gecikmiş milletleşme hakkımızı modern, laik, özgürlükçü temelde bu çağdışı, ‘laikçi’, dinci ve despot sömürgeci iktidarlardan kurtararak yalnızca bağımsızlıkla teminat altına alabiliriz. Hiçbir ‘alt kimlik ve iktidar’ talebi bize kalıcı özgürlük getirmez. Bu yüzlerce hatta binlerce yıllık diktatörlükler Kürtlere değil özgürlük alanı, park alanı bile vermezler. Bu cehennemde kendimize ‘oksijen çadırı’ kurmaktan vazgeçelim, bağımsızlığımızı ise her şart altında talep edelim. Sonu ne olursa olsun…

25.01.2015